PerÅŸembe, Temmuz 10, 2008

SEZGİ (INTUITION) 3. BÖLÜM

“Sezgi” adı altında anlatılmak istenenin neye iÅŸaret ettiÄŸini, nasıl bir mekanizma olduÄŸunu, moleküler boyutta anlamlandırmaya gayret edelim ve gelin, fetusun oluÅŸumundaki ilk safhalara doÄŸru bir seyre çıkalım…

Weill Cornell Medical College’da bir grup bilim insanı, nöronların sinir uyarılarını taşıyan nöron uzantısı olarak bilinen aksonların, hücre çekirdeÄŸindeki yazılımı nasıl etkilediÄŸini belirlemiÅŸler. Dr Jaffrey, bu durumu detaylı olarak ÅŸu ÅŸekilde anlamakta:

“GeliÅŸen fetus doÄŸumdan sonraki evreye göre çok daha fazla nöron taşımakta, ve bu yeni oluÅŸmakta olan nöronlar, uzun dallar ÅŸeklinde aksonları belirli bir hedefe mesela ayaÄŸa ya da göze yollarlar. Aksonlar-nöron uçları hedefe ulaÅŸtığında, (belki bu uzaklık hücre çekirdeÄŸinden santimetrelerce uzaÄŸa) hedef dokudan sinir büyüme faktörü (Nerve Growth Factor) diye bir sinyal alırlar. Pek çok akson ulaşılması gereken hedefe ulaÅŸamaz ve bu yüzden de nöronlar önceden belirlenmiÅŸ bir program dahilinde ölürler. Hedefe uygun olarak ulaÅŸan aksonlar ise sinir büyüme sinyalini alır -“hayır sen baÅŸardın, yaÅŸayacaksın” sinyalidir- ve yaÅŸaması için nörona iletilir. Burada önemli olan diÄŸer bir nokta da, aksonların ucunda büyüme konisinin tespit ettiÄŸi bu kritik bilginin tekrardan hücrenin kumanda merkezi olan çekirdeÄŸine geri nasıl iletildiÄŸidir.”
(Daha detaylı bilgi için; SEYR NO:11, http://ayliner.blogspot.com/ )

Nöron hücresinin “beden” adlı sistemde yaÅŸamını ve bu yaÅŸamda nasıl bir iÅŸlevi olacağını belirleyici unsurun, bir nöron için uzak(!) olarak kabul edilen bir noktadan OKU’nan bilginin bir okuyan tarafından (nöronlardaki aksonlarda bulunan bir “protein”adı ile) okunmasının bir örneÄŸini OKUduk. Nöronun içinde bulunduÄŸu sistemi deÅŸifresini, bu “OKU’yuÅŸ”unu “sezgi” adı altında ve nöronun uzantısı olan aksonların içerisindeki proteini de bu sistemi “okuyan”,“sezen” adı altında anlamlandırabiliriz düşüncesindeyim.

Bir diÄŸer örnek ise, bu noktadan daha da derine yöneltmekte bizi. “Telepatik genler” adı altında açıklanan bu araÅŸtırmadaki bilgiye bir göz atalım ÅŸimdi de…

“Yeni bir araÅŸtırmaya göre; genler, herhangi bir protein ya da iÅŸlem destekleyen biyolojik moleküller olmadan belirli bir mesafeden birbirlerindeki benzerlikleri fark edebilme becerisine sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Bu çalışma ile yüzlerce kimyasal baz çiflerine sahip olan daha uzun DNA dizilimlerinin, birbirini taşıdıkları tamamlayıcı elektrik ÅŸarj kalıpları ile tanımladıklarını herhangi bir protein katkısı olmadan birbirlerini tamamen tanıdıkları gözlemlenmiÅŸtir. Bu araÅŸtırmayı yapanlardan Imperial College London’da çalışan Prof. Alexei Kornyshev, ekibinin ulaÅŸtığı bu sonuç hakkındaki duygularını ÅŸu ÅŸekilde ifade etmekte: “Herhangi bir dış yardım olmaksızın kalabalıkta birbirlerini arayan benzer DNA moleküllerini görmek oldukça heyecan verici!. Bu, benzer genler için karmaşık birleÅŸtirim iÅŸlemine herhangi bir protein ya da diÄŸer biyolojik etkenler olmaksızın baÅŸlamasını saÄŸlayabilecek itici bir güç olabilir!.”
(Daha detaylı bilgi için; SEYR NO: 48, http://ayliner.blogspot.com/ )

Buradaki araÅŸtırma ile de, “sezgi” adlı mekanizmaya bakış açımız daha farklı bir boyut almakta… “Gen” adı altındaki yapının “protein” ya da herhangi bir biyolojik moleküler yardım olmaksızın, taşıdıkları elektrik ÅŸarj kalıpları yoluyla, “yaydıkları elektrik” ile birbirlerini OKU’yarak, tanımlayıp, BİR araya gelerek sistemdeki iÅŸlevlerini ortaya koymaktalar.

Sonuç olarak, bu iki bilimsel örnek belki bizlere biraz olsun “sezgi” konusunda farklı bir bakış açısı saÄŸlamıştır… Aslında bilimsel örneklerden de ortaya çıkan nokta; “quantum interconnectedness” adı ile bilim insanlarınn da anlatmak istediÄŸi, ayrı ayrı bir gözleyen ve bir gözlenenin olmadığı, kendinden kendine sistemi OKU’yuÅŸun olduÄŸu noktasıdır, ki bu da;TEK’in seyri!...


PerÅŸembe, Temmuz 03, 2008


SEZGİ (INTUITION) 2. BÖLÜM

“Sezgi”yi incelemeye, “sezgi” kelimesi ile anlatılmak istenenin ne olduÄŸunu anlamaya çalışarak baÅŸlayalım… Öncelikle, Türkçe’deki “sezgi”kelimesinin kullanımını inceleyelim: “Sezgi” kelimesini kullanırken “sezgi” ile birlikte “sezgi geldi”,“sezgi aldım” gibi kelimeler kullanmadığımızı belki de dikkat etmiÅŸizdir. O zaman, “sezgi” adı ile iÅŸaret edilenin “alınan” ve “verilen” bir ÅŸey olmadığını fark etmiÅŸ oluruz.”Sezgi alınmaz!”, ve “sezgi verilmez!”. Bir “alan”, bir de “veren” yoktur!. Yani, “sezgi” ile anlatılmak istenen iÅŸleyiÅŸin ortaya çıktığı BİR mahal, BİR bilinç vardır… Sezgi’nin Türkçe’deki kullanımını ÅŸimdilik burada bu noktada bırakıp, İngilizce’deki kullanımlarına bir de göz atalım:

“Sezgi” kelimesinin karşılığı olarak İngilizce’de kullanılan kelime ve eÅŸ anlamlarına geçmeden önce yabancı yayınlarda “sezgi” kelimesinin hangi anlamda kullanıldığı konusunda dikkatimi çeken bir noktayı sizlerle paylaÅŸmak istiyorum: “Sezgi” kelimesi yabancı kaynaklarda genellikle geleceÄŸe dönük olayların algılanması yani bir bakıma gelecekten haber alma ÅŸeklinde bir manada düşünülmekte ve incelenmektedir. Ancak, yaptığım araÅŸtırmalar sonucunda diyebilirim ki; bu çok dar görüşlü, 5 duyu çerçevesinde deÄŸerlendirilen bir bakış açısı olup, “sezgi” kelimesi ile ifade edilmek istenen mekanizmanın yakınına bile yaklaÅŸamamaktadır!...

Öyle ki, sadece en basit anlamda İngilizce’de “sezgi” için kullanılan kelimelerden bir tanesini bile dikkatle incelediÄŸimizde, bize iÅŸaret ettiÄŸi mananın ipuçlarını vermektedir bile!: İngilizce’de, “intuition” kelimesi Latince’deki “intueri” kelimesinden gelir ve “içe bakmak” anlamında ve sezgiyi ifade etmede en fazla bu kelime kullanılmaktadır. “Sezgi”nin neye iÅŸaret ettiÄŸine bizi götürebilecek olan “intuition” kelimesinin Latince karşılığı olan “intueri”’nin anlamı ve eÅŸ anlamlısı olan “insight (içgörü)” kelimesinin yapısını incelediÄŸimizde de karşımıza şöyle bir anlam çıkmakta; “in” öneki, “iç-içsel” ve “sight (görüş)” kelimesinden oluÅŸmakta. İçselin görülmesi!, İçe bakmak!... Ne demek acaba, içsel olanın görülmesi etimizin derine inip baktığımızda gördüklerimiz mi? yoksa onun ötesi bir görüş mü? BİRÅŸeyin görülmesi!... Ama O ÅŸey ne ve nasıl bir görüş?...

O zaman, sezgiyi anlamada “içe yönelik” bakmak belki de ÅŸu ÅŸekilde olabilir: “İçsel” diye adlandırdığımız, tasavvuftaki anlatım ile birimin “derunundaki hakikâti” ve o hakikât ile anlatılmak istenen manaların, “basîr” isminin iÅŸaret ettiÄŸi mana ile ortaya çıkması ki, bu “basîr” ismi ile anlatılmak istenen “görme”, beden gözü ile görme deÄŸil, derunundaki hakikâti algılama ve idrâk etme ÅŸeklindeki bir deÅŸifredir. Dolayısıyla, bu tür bir algılama, basit anlamda 5 duyu ile kayıtlı bir zaman ve mekân dilimi içinde bir görüş, bakış ve hissediÅŸ ÅŸeklinde olmayıp, 5 duyu ötesi bir bakış, bir OKU’yuÅŸ ÅŸeklinde olmalıdır…

Peki, o zaman bu OKU’yuÅŸ nasıl olmalıdır? “İnsan” adlı birimin kendindeki hakikâti algılaması ve dışında(!) olarak algıladığı sistemi, deÅŸifre etmesi yani sezmesi ne ÅŸekilde olabilir? Bana göre, fizik beden içinde yaÅŸamını sürdüren bilinç, kendindeki güçlerin-kuvvelerin farkında olarak ve onların nasıl birer iÅŸleve sahip olduklarını çözümleyerek iÅŸe baÅŸlamalıdır. Böylelikle de, “sezgi” ile anlatılmak istenen mekanizmanın anlamı deÅŸifre edilebilinir… O zaman, baÅŸlangıç noktamız “sezgi”nin “insan” adlı birimde nasıl ortaya çıkmakta olduÄŸunu incelemek olmalı. Ne dersiniz?...

(Devam edecek…)

Pazar, Mart 23, 2008

SEZGİ (INTUITION) I. BÖLÜM

“Büyük bir ormanın içerisinde kaybolmuÅŸ bir kör, saÄŸda solda dolaşıp dururken ayağı takılır ve düşer. Düştüğü yeri yokladığında bir kötürümün üstüne düştüğünü anlar. Sonra aralarında konuÅŸmaya baÅŸlarlar. Kör, günlerdir ormandan çıkmaya çalıştığını ama bir çıkış yolu bulamadığını söyler. Kötürüm de aynı durumda olduÄŸunu, kalkıp gidemediÄŸini belirtir. Daha sonra kötürümün aklına ÅŸu gelir: “Sen, beni sırtına al, ben de sana nereden gideceÄŸimizi söyleyeyim. Böylece ikimiz de rahatlıkla ormandan çıkabiliriz.”der.”(Dr.Zülfikar Özkan, Bilincin Gücü)

Bu eski hikâyede kör aklın, kötürüm ise sezginin simgesidir. Bilim insanlarınca gerçekleÅŸtirilen her deney, araÅŸtırma ya da düşüncede akıl ön planda tutulmuÅŸ, sezginin gücüne ve kudretine fazlaca önem verilmemiÅŸtir. Ancak, zamanla özellikle son on yıldır, bilimin ürünleri olan güncel bilimsel teoriler, (hologram tekniÄŸi, kuantum teorisi, string teorisi gibi..) sezginin, aklın yanı sıra bilinçlerden ortaya çıkmaya baÅŸladığının iÅŸaretleridir. Bu noktada, ünlü bilim insanı Albert Einstein’ın sezgiye dair sözü, düşünen ve hakikatinin ne olduÄŸunu bulmaya yönelen beyinler için “ilham” verici nitelik taşımaktadır: “Sezgisel Akıl (Intuitive Mind) kutsal bir armaÄŸan, Mantıksal Akıl (Rational Mind) ise sadık hizmetkârdır. Bizler hizmetkârı öven ve “kutsal armaÄŸanı” unutan toplumlar yaratıyoruz.”

Fizik-madde boyutunda baktığımızda, beyin ve beyinin akıl fonksiyonu, “insan” adlı birim için çok önemlidir. “Akıl-zihin” diye adlandırdığımız beyin fonksiyonunun eÅŸ anlamına baktığımızda, bizi “hafıza-bellek” kelimelerinin iÅŸaret ettiÄŸi anlamlara yöneltir. “Akıl” bir bakıma “hafıza” dediÄŸimiz; bilgileri toplama, depolama, anımsama diye adlandırdığımız sistem içerisinde çalışmaktadır. Bu bilgiler, veritabanımızda 5 duyu, genetik ve kozmik tesirler yoluyla kaydedilmekte, depolanmakta ve anımsanmaktadır. Bu ÅŸekildeki bir iÅŸleyiÅŸte beyne “yeni” olarak adlandırdığımız her fikir, bu süreçlerden geçerek, bizde mevcut olanlar ile kıyaslanıp (analiz-sentez), etiketlenir. İşte bizler, bu iÅŸlemi gerçekleÅŸtiren beyinleri de “akıl” fonksiyonunu kullanan birim olarak algılarız.

Bu konuda, “Mantıksal Akıl” hakkında Shakti Gawain, “Living in the Light” adlı kitabında bakın ne diyor: “Mantıksal akıl, bir bilgisayar gibidir. Bilgiyi iÅŸler ve bu bilgiye dayalı mantıksal sonuçlar çıkartır. Ancak mantıksal akıl sınırlıdır. O, sadece kendisine ulaÅŸan bilgi doÄŸrultusunda iÅŸlem yapabilir. Bir baÅŸka deyiÅŸle, mantıksal akıl tüm yaÅŸamımız boyunca edindiÄŸimiz tecrübelere dayalı olarak iÅŸlem görür.”

“İnsan” adlı birim için “akıl” yadsınmayacak kadar önemli bir fonksiyondur. Ancak, yazar Gawain’in de açıklamasında olduÄŸu gibi; “akıl” kiÅŸiyi bir bakıma da sınırlayan bir bilgi iÅŸletim sistemidir. Sadece edinilmiÅŸ bilgiyi en doÄŸru ÅŸekilde iÅŸleyen bir mekanizmadır. Sınırlıdır bu yüzden!!! Ötesine geçemez!!!... Tıpkı bilim insanlarının görünenden, bilinenden yola çıkarak,“insan”lık için keÅŸfettikleri ve yaptıkları tüm deney ve çalışmaların bir noktada sınırlı kalması gibi…

İşte bu noktada, belki Einstein’ın dediÄŸi gibi bizlere bahÅŸedilmiÅŸ, bu çok deÄŸerli armaÄŸanı,
“akıl ile sınırlı insan” olmanın ötesinde tüm bu keÅŸfedilmiÅŸliklerin, giz’li hazinelerin anahtarını belki de kullanmamızın vakti gelmiÅŸtir.

Bu anahtar, bu çok deÄŸerli armaÄŸanı anlamlaÅŸtırmada ilk önce yine Gawain’in tanımlamasını okuyarak baÅŸlayalım: “Sezgisel Akıl, sonsuz bilgi eriÅŸimine sahiptir. Sezgisel Akıl, Mutlak Akıl’ın iliminin ve hikmetinin yansıtma mekanizmasıdır. Ayrıca ne zaman, neye ihtiyacımız olsa, Sezgisel Akıl ile edinilen bilgi bizlere ışık tutar. EÄŸer bizler, Mutlak Akıl’dan bize yansıyan bu sonsuz bilgi ve hikmetin bizlere rehber olmasına izin verirsek, o zaman göreceÄŸiz ki; sonsuz sınırsız seyr etmekteyiz.”

Dr. Zülfikâr Özkân da “Bilincin Gücü” adlı kitabında “sezgi” hakkında ÅŸunları ifade etmektedir: “Sezgi, mantıklı adımlarla ilerlemez ve mantık yürütmez. Anında ve doÄŸru olarak bilgiye ulaşır. Sezgi yolu ile edindiÄŸimiz bilgiye beÅŸ duyu ile ulaÅŸamayız. Sezgi, deneye dayalı bir yöntemle bilgi toplamaz. Sezgi, insanın bilincini sınırsız bir ÅŸekilde yükseltir.”

Åžimdi de tasavvuf ehli İmam Gazali’nin sezgi hakkındaki fikirlerini okuyalım: “İnsan bilgi yolunda duygulardan da akıldan da yararlanabilir. Ancak, bu yetiler insana gerçek varlığın bilgisini vermez. Zira, gerçek ve kesin bilgi “sezgi”yoluyla elde edilir. Bu bilgi türü insanın gönlüne yüce ve manevi bir algı olarak iner.”

Buraya kadar ki bilgileri toparlarsak... 5 duyu çerçevesinde deÄŸerlendirme yapan “insan” adlı birimin akıl fonksiyonu, makro ve mikro kozmosta görünen ve algılanan bilindik evreni deÄŸerlendirmesi ile sınırlı kalırken, sezgi ile aklın geldiÄŸi noktadan yani birimsellik noktasından (madde beden ya da “ruh” adlı mikrodalga beden) ilerleyerek, madde ötesi ÅŸuursal deÄŸerlendirme ile sınırsız, özden gelen bir akışla seyr söz konusu olabilmektedir.

Bu noktada, bilim insanları “sezgi”yi daha iyi anlamlandırmak için yine akıldan yardım alırlar ve bir dizi deneyler yaparlar: Bunlardan bir tanesi; rahibelerle birlikte gerçekleÅŸtirdikleri deneyler sonucunda rahibelerin, tanrıyı düşündüklerinde ve hatırladıklarında beyinde 6 deÄŸiÅŸik bölgenin güçlendiÄŸini yani aktive olduÄŸunu görürler. Caudates çekirdeÄŸinde çoÄŸalan aktiviteler, aşık olma (koÅŸulsuz sevgi-ilâhi aÅŸk), öğrenme ve hafızada önemli bir role sahip olan beynin küçük merkezi kısmı, vücudun sezgi ve sosyal duyularını belirleyen beynin insula kısmı, bir tecrübenin hoÅŸnutluÄŸunu belirleyen medial orbitofrontal kortex, duygusal farkındalığı belirleyen medial prefrontal kortex ve orta temporal lop. (daha detaylı bilgi için Nöroteoloji-Neurotheology” adlı yazıyı okuyabilirsiniz) Bir diÄŸer deney ise, deneklere noktacıklardan oluÅŸan motiflerin gösterilmesi ve 40 milisaniye sonra hangisinin bir objeyi gösterdiÄŸini bulmalarının istenmesidir. Zaman kısıtlığından dolayı denekler, sezgilerinden hareket ederler ve 20-30 motiften sonra verilen yanıtlar genelde doÄŸrudur. Bu sezgisel hareketin beyin tomografisinin incelenmesi doÄŸrultusunda, nöronların en çok medial orbitofrontal kortekste etkin olduklarını gözlemlerler. Bu bölge göz boÅŸluÄŸunun üzerinde, alnın arkasında yer almaktadır.

Ancak, belki de farkına varılması gereken nokta; her ne kadar fiziki boyutta beyin, madde ötesi ÅŸuursal boyutu algılamamıza araç olsa da “sezgi”yi beynin belirli bölgelerinden yola çıkarak anlamlandırmak, “sezgi”yi anlamamızı sınırlamaktan öte gitmez. Bu düşünceden yola çıkarsak eÄŸer acaba hiç düşündük mü?: Bethoveen, duyma yetisine sahip deÄŸilken, nasıl bu kadar eÅŸsiz müzik parçaları besteleyebilmiÅŸtir? Görme yetisi olmayan ressam EÅŸref ArmaÄŸan, görmeden nasıl resim yapabilmektedir?? 5 duyunun ötesinde sınırlı bir frekans skalası içerisinde duyamayan ve göremeyen kiÅŸiler, nasıl bu kadar yaratıcı olabiliyorlar acaba? Bu gibi örnekler bizleri, akılın ötesi bir deÄŸerlendirmeye, sezgiye doÄŸru yönledirmiyor mu?

Bilim, hologram tekniÄŸi ile birlikte evrenin aslının bir hologramdan ibaret olduÄŸunu açıklamaktadır. Tıpkı tasavvuf ehillerinin de bin yıllar öncesinden bu gerçeÄŸi “Alemlerin Aslı Hayâldir” diye ifade etmeleri gibi. AraÅŸtırmacı-Yazar Ahmed Hulûsi de, İnsan ve Sırları kitabının “Alemlerin Orijini Hayâldir” kısmında tam bu noktada şöyle demektedir: “…Alemler tümüyle hayâlden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir!..” demiÅŸlerdir. Bunu kavrayabilmek, tamamıyla bir «zevk» iÅŸidir. Yani sezgi yoluyla, bu gerçeÄŸi algılayıp, bunu yaÅŸayabilme iÅŸidir…”

Sonuç olarak, insanın hakikatini tanımada aklın önemi büyük. Ancak, belki de akıl ile sınırlı birimler olmadığımızı da anlamanın zamanı gelmiştir.

PerÅŸembe, Åžubat 28, 2008


YERÇEKİMİ (GRAVITY)

Bütün hayatı boyunca yerçekimi, karadelikler üzerinde çalışan Stephen Hawking dahil pek çok insan son birkaç yıldır merkezi Florida’da bulunan uzay turizm ve eÄŸlence ÅŸirketi sıfır yerçekimi kuruluÅŸunun (Zero Gravity Corp) düzenlediÄŸi uçuÅŸlara katılıp, kısa bir süreliÄŸine de olsa yerçekimi kuvvetinden kurtulamanın dayanılmaz zevkini tadıyorlar… Peki ama yerçekimi nedir ve etkileri nelerdir ki, yerçekimi kuvvetinden kurtulmak bu kadar zevkli geliyor?

“Yerin çekimi” dediÄŸimizde “yer” bir anlamı ile bildiÄŸimiz dünya-madde alanı diÄŸer yandan “madde beden” yapımız, “çekim” ise bir “enerji-kuvvet” demektir. DiÄŸer yandan “yerçekimi” ingilizce olarak “gravity” kelimesi ile ifade edilmektedir. İngilizce kelimenin de incelenmesini yaptığımızda “grave” kelimesi ile karşılaşıyoruz. O da türkçeye çevirdiÄŸimizde “kabir-mezar” anlamına iÅŸaret etmektedir. Böylelikle, karşımıza “birimi madde dünya/bedene- ki bu beden mezar/kabir olarak da ifade edilmekte- çeken güç” bir anlamda!!!…

İlk kez bilim insanı Newton tarafından ortaya konulan “yerçekimi kuvveti” daha sonra Einstein ile farklı boyuta ulaÅŸarak günümüzdeki son bilimsel kuramlardan kuantum teorisi-sicim teorileri ile farklı bir boyut kazanmıştır. O zaman “yerçekimi” kelimesini Newton’un açtığı kapıdan geçerek, sicim teorisine uzanan yolda hem bilimsel, hem de felsefik olarak birlikte inceleyelim.

Newtona’a göre yerçekimi kuvveti, cisimleri dünyanın merkezine doÄŸru çeken kuvvettir. Bir cisme etki eden kuvvete o cismin “ağırlığı” denir. Hız verilmeden yüksekten bırakılan cisimler, ağırlıkları nedeniyle yere doÄŸru hareket ederler. Ağırlık, çekim kuvvetleri sonucu oluÅŸan bir büyüklüktür. Cisimleri harekete geçirebilmek için kuvvet uygulamak gerekir. Düşen bir cismin hızının artış hızı cisim düştüğü sürece her geçen saniyede aynı miktarda artar. Yeryüzü merkezinden uzaklaÅŸtıkça cisimlerin ağırlığı azalır.

Birimler kendinlerini sadece “madde beden” sanısı ile tanır ve kabul ettiklerinde, tüm yaÅŸam madde bedene yönelik olarak yaÅŸanmaktadır. Bu da birimden ortaya çıkan her fiil ve o fiili oluÅŸturan her bilgi- düşünce madde bedene dönük olarak ortaya çıkacaktır. “Maddeye dönük yaÅŸam” demek, maddenin çekim alanı içinde olmak demektir. Ne kadar çok maddeye dönük düşünce ve fiiller ortaya koyarsak ,o kadar çok madde bedenimiz ağırlaşır!!! Bu, veritabanımızdaki “madde beden” olduÄŸumuz sanısından kaynaklanan duygu ve düşüncelerin sürekli beslenerek çoÄŸalmasıdır ki, bu da bizim düşüncelerimizde ve duygularımızda ağırlık kazanacaktır. Ancak birimler, kendilerinin sadece madde bedenden meydana gelmediklerini “ruh” adlı hologramik dalga bedenlerinin de olduÄŸunu ve daha ötesi bir “bilinç” varlık olduÄŸunu fark etmeye baÅŸladıkları zaman, bu bilgiler doÄŸrultusunda ortaya konan her düşünce ve davranışla birlikte madde beden ve onun getirilerinin ağırlığından sıyrılmaya baÅŸlayacaklardır.

Birimler, düşünce gücünü ya da akıl denilen zihinsel fonksiyonlarını yeterince kullanmadıkları, aktive etmedikleri durumlarda, veritabanlarındaki şartlanma ve değer yargıları ve onların getirdiği duyguların oluşturduğu düşüncelerin ağırlığı, yoğunluğu ile hep bedensel çekim alanı içinde kalır ve o yönde hareket ederler. Bu bedensel çekim alanından kurturacak kuvvet, yine kendilerinden ortaya konulacak yepyeni bir düşüncenin oluşturacağı kuvvettir ki, bu kuvvet ile bedensel dürtülerin çekim kuvvetinden sıyrılabilinsin. Bu kuvvet, birimin hakikatini tanıma inancı ve isteği ve bu istek doğrultusunda ortaya koyacağı fiillerdir. Ancak, bu çok kolay bir aşama değildir ve unutmamak gereken bir nokta da, birimin madde dünyasının ve dolayısıyla madde bedenin her zaman, her an madde bedene yönelik fiiller ortaya koyabilme potansiyelin kendisini bekliyor olmasıdır. Eğer bir kere birim kendini madde dünyası ve madde bedenin istek ve arzularına kaptırdı mı, zaman içerisinde veritabanından kaynaklı aldanmalarla daha da çok bu düşünce ve durum batağına saplanır ve hızla da saplanmaya devam eder.

1998 yılında baÅŸrollerini Meg Ryan ve Nicholas Cage’in oynadığı “City of Angles” (Melekler Åžehri) adlı filmde bu yukarda anlatmak istediklerim, sembolik olarak bazı sahnelerde de anlatılmaktadır. Mesela, meleklerin yüksekte oturması ve yerin yani dünyanın çekim alanında olmadıklarının sembolik bir gösterimidir. Ayrıca içlerinden bir meleÄŸin, “insan” adlı bir birime aşık olması ile O’nunla birlikte yaÅŸama arzusu, O’nun yeryüzüne inmesi ile olmaktadır ki, bu da filmde meleÄŸin kendini yüksek bir yerden serbest düşüş ile yerçekimi kuvvetine kendini bırakması ÅŸeklinde ifade edilir. MeleÄŸin yeryüzüne inmesi- madde bir bedene sahip olması ile gerçekleÅŸir ve bu madde bedene sahip olduÄŸunu da, meleÄŸin yere düşmesinden sonra madde bedenin getirisi olarak, hemen kendisinden ortaya vücudunda bazı noktaların kanaması ve yere düşmenin verdiÄŸi aÄŸrılar ÅŸeklinde çıkar.

Ancak, maddeye yönelik çekim gücü, Einstein ile farklı bir boyut kazanmaktadır. Einstein, uzayın dokusuna bakmış ve insan vücudunun yapıtaÅŸlarıyla bir benzerlik olduÄŸunu düşünmüştür. O’na göre uzay, statik deÄŸildir ve eÄŸilmeler ve bükülmeler mevcuttur. Einstein, maddelerin sahip olduÄŸu enerji dalgalarının zaman-uzay ekseninde ele aldığında, yerçekimi denilen kuvvetinin dalgasal olarak, belirli dalgalanmalar, salınımlar yaparak, ışık hızı ile aynı hızıda bir noktadan diÄŸer noktaya seyahat edebildiÄŸini söylemektedir. Bu da kuantum teorisi ile baÅŸlayan ve günümüz biliminde ÅŸimdilik gelinen en son nokta olan sicim teorisi ile de çok rahat açıklanabilmektedir. “Yerçekimi kuvveti” denildiÄŸinde maddenin maddeye uyarlanan kuvvetinden bahsedilirken kuantum teorisi ile bilindik evrenin hem dalga hem de parçacıktan oluÅŸtuÄŸu ortaya atılmış ve sicim teorisi ile de evrenin titreÅŸimlerden meydan geldiÄŸi ortaya konmuÅŸtur. Bir baÅŸka deyiÅŸle, madde bakış açısından farklı olarak ortaya konulan teorilerle yerçekimi kuvveti de madde çekim gücünün ötesinde dalgasal enerji ve bu dalgasal enerjinin titreÅŸim frekansı ve çekim gücünden bahsedilmektedir.
http://www.youtube.com/watch?v=tpbGuuGosAY&feature=related

Tıpkı Einstein’ın Newton’un açtığı yoldan ilerlediÄŸi gibi bizler de madde beden yapısından “ruh” adlı hologramik mikrodalga beden yapısına ulaÅŸtığımızda, farkedeceÄŸiz ki, madde beden yapısı dünya boyutu içerisinde iÅŸlevini yerine getirirken, “ölüm” denilen olayla madde beden- yerçekimi kuvveti dünya boyutunda fonksiyonunu yitirip, “ruh” adlı mikrodalga bedenle yaÅŸamına devam edecektir. Ancak bu noktada ilginç bazı önemli unsurları da göz ardı etmemek lazım…

Evrende pozitif ve negatif enerji miktarı birbirine eşittir. Negatif enerji miktarı aynı zamanda kütleye eşittir. Çünkü kütle çekim gücü negatif enerjiyi oluşturmaktadır. Madde enerjiye enerji de maddeye dönüştüğünden pozitif negatife, negatif pozitife dönüşür.

Bu noktadan ilerlediÄŸimiz de, madde beden sanısı içersinde yaÅŸamını sürdüren ve tüm yaÅŸamı boyunca madde bedenin istek ve arzularına dönük yaÅŸayan ağırlaÅŸmış(!) birimler, bu yaÅŸantısını aynıyla “ruh” adlı hologramik mikrodalga bedene yüklerler, dolayısıyla dalga bedenleri de aynı düşünce ve duyguların oluÅŸturduÄŸu ağırlığa sahip olur. Bu da belki bilimsel olarak negatif enerji diyebileceÄŸimiz bir ÅŸeklide açıklanabilir. İşte bu dalga bedenin ağırlaÅŸması, tıpkı madde bedenin yerin çekim gücünden kurtulamaması gibi, ölüm ötesi boyutta da dünyanın çekim gücünden dalga bedenin bir katmanı olan antiçekim dalgasının birimden ortaya çıkamamasından dolayı otomatik olarak kurtulamayacaktır. Çünkü kendisinde bulunan enerji katmanı dahilinde, tüm hayatı boyunca bedene yönelik yaÅŸamın getirisi olarak negatif enerji üretmiÅŸ, pozitif enerji üretememiÅŸ ve hareket gücüne sahip olamamıştır. Bundan dolayı da çekim alanından kurtulamamış olacaktır. Bu çekim alanından kurtulamamak da birimin bir bakıma kabri-mezarı bu olacaktır.(Bu konuda daha detaylı bilgi için: http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/evrensel/evrensel10.htm )

Birim, kuantum teorisi ve sicim teorisinin anlatmak istediÄŸinden yola çıkarak, madde beden sanısını bir taraf bırakıp, hakikatinin bir “bilinç” varlık olduÄŸunu anlayıp, bu yönde yaÅŸamına yön verebilirse, bir nevi kuantsal bakış açısı ile yerçekimi kavramından sıyrılıp, var kabul ettiÄŸi bedensel varlığının hükmünün geçerli olmadığı bir bilinçsel seyre dalabilir.

Yine bu tarz bir yaklaşımı baÅŸrolünü Jodie Foster’ın oynadığı “Contact” adlı filmin en etkili sahnesinde görebiliyoruz. Bilim insanı bir uzay mekiÄŸine konuyor ve fırlatılıyor. Bilim insanı bedensel olarak dışardan gözleyenlere göre mekikte hiç bir yere gitmiyor ve mekik yerçekimi kuvveti ile çok kısa bir zaman içerisinde yere düşüyor. Ancak, kendisi bir bilinç seyri yaşıyor ve o bilinç seyrinde solucan deliklerinden geçip, karadeliklerden akdeliklere, galaksilerden galaksilere yolculuk yapıyor. Uzay-zaman bükülüyor, dünyanın yerçekimi kuvveti hükmünü yitiriyor.

İşte belki de yazının başında pek çok kiÅŸinin yerçekiminden arındırılmış bir mekanda bulunmak istemelerinin sırrı da burada yatmaktadır. Bedenin ağırlığından kurtulmak, beden ötesi bir varlık yani “bilinç” varlık olmanın dayanılmaz hafifliÄŸini tecrübe etmek!!!... Bunun ilk basamaklarından biri ise bir bakıma Matrix1’de Morpheus’un Neo’ya sesleniÅŸinde yatmakta: “FREE YOUR MIND!!!”

Çarşamba, Ocak 30, 2008


HAFIZA II. BÖLÜM

2004 yılında gösterilen “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, hafıza ve hafızanın silinmesine yönelik bilim insanlarının yaptığı pek çok deneyden etkilenerek yaratılmış bir film. Filmde birbirini unutmak isteyen iki sevgilinin hafızalarından birbirleri ile ilgili anılarını silmek istemeleri ve bunu bir çeÅŸit operasyonla gerçekleÅŸtirmeleri yer almaktadır. Filmde ilginç olan, iki sevgilinin hafızalarında birbirleri ile ilgili anılarını sildirmiÅŸ(!) olmalarına raÄŸmen, ilk tanıştıkları yere gelmeleri ve tekrar tanışmalarıdır. İşte filmdeki bu son belki de “hafıza”nın hakikatini çözmemizde bize ipucu olabilecek baÅŸlangıç noktalarından birisi olup, akla şöyle bir soru gelebilir: Kahramanlarımızın birbirleri ile ilgili olan anıları somut olarak adlandırdığımız beyinde belirli bir bölgede ise, sildirdiklerini düşündükleri bilgileri neden tekrar yaÅŸamaktadırlar? Onları aynı yere, aynı bilgileri tekrar yaÅŸamaya acaba RUHları mı sürüklemiÅŸtir???... Bu soruyu ÅŸimdilik bir kenara bırakıp, diÄŸer bir baÅŸlagıç noktası sayılabilecek bir deneye göz atalım…

Nöropsikolog Karl Lashley, fareleri bir labirent içinde koÅŸturmak gibi çeÅŸitli görevleri yerine getirmek üzere eÄŸitir. Daha sonra, farelerin beyinlerinin çeÅŸitli bölümlerini (o yöndeki anılarını kapsayan bölümleri) ameliyatla çıkartır. Ancak, farelerin beyinlerden hangi oranda parça alırsa alsın, Lashley farelerin anılarını ortadan kaldıramadığını ve hareket yetenekleri zayıflamış olmalarına raÄŸmen, farelerin eÄŸitildikleri görevleri eksiksiz bir ÅŸekilde yerine getirdiklerini gözlemler. Bu deneyde ortaya çıkan sonuç, nörocerrah Karl Pribram’a hatıraların beynin belirli bir bölümünde yerleÅŸmiÅŸ olmadığını ve tüm beynin içerisinde holonomik (holonomic model of brain function) olarak, tümüne yayılmış olarak dağılmış olabileceÄŸini düşündürmüştür. Bu da baÅŸta Karl Pribram ve fizikçi David Bohm olmak üzere günümüzdeki hemen hemen tüm bilim insanları tarafından benimsenen “beynin holografik olarak iÅŸleyiÅŸi teorisi”ni ortaya çıkarmıştır. http://www.ifi.unizh.ch/ailab/teaching/semi2005/presentations/WhereIsMemory_HandschinBeutler.pdf
Åžimdi yukardaki iki önemli noktadan (ruh ve hologram’dan) yola çıkarak “hafıza” bilmecesini çözmeye çalışalım….

Bilim insanlarının “hafıza” ile ilgili gerçekleÅŸtirdikleri tüm deneylere baktığımızda, onların madde olarak algılanan beyin ve beynin belirli bölgeleri üzerinde çalışmakta ve deneylerini çeÅŸitli hayvan türleri üzerinde gerçekleÅŸtirmekte olduklarını görürüz. Ancak somut olarak algılanan evren, Kuantum Teorisi ile yeni bir anlam kazanmış ve mikro evren beyinin de gerek dışardan(!) 5 duyu yardımı ile aldığı gerekse yaydığı dalgalardan ibaret olduÄŸu ortaya çıkmıştır. Öyle ki, bu bilgi içeren dalgaların oluÅŸturduÄŸu manyetik alan, mikrodalga hologramik bir bedendir de ayrıca…

İşte bu noktada bilim insanlarının belki de yapmaları gereken; baÅŸta hafıza fonksiyonu olmak üzere tüm zihinsel fonksiyonları incelerken, “somuttan” yola çıkıp, sadece somut olanla sınırlınmamalıdırlar. Çünkü “hayvan” adlı birimin beyni “insan” adlı birimin beynin ürettiÄŸi türden dalgalar üretememekte ve hafıza fonksiyonları “somut” olarak adlandırılan beyin çerçevesinde sınırlı bir ÅŸeklide faaliyet göstermektedir. Dolayısıyla, hafızanın hakikatine giden yol “somut” incelemelerden geçmeyip, “soyut” diye adlandırdığımız frekans-dalga boyutundaki incelemelerden geçmektedir kanısındayım. Aksi halde aÅŸağıdaki fıkrada hafızayı araÅŸtırmaya çalışan doktorun durumuna düşülebilir:

Üç yaşlı adam hafıza testindedirler. Doktor ilk yaşlı adama sorar:
-Üç kere üç kaç eder?
-274..?
yanıtını alınca doktor üzgün bir şekilde ikinci yaşlı adama döner:
-Şimdi sizin sıranız. Üç kere üç kaç eder?
-Salı..?
Doktor artık iyice ümitsiz şekilde üçüncü yaşlı adama döner:
-Evet, şimdi de sizin sıranız üç kere üç kaç eder?
-Dokuz..?
cevabını sevinçle karşılayan doktor :
-Bu harika, nasil buldunuz? der.
Üçüncü yaşlı adam sakince:
-Oh, çok kolaydı. Sadece “274” ten “Salı”yı çıkardım.?!!!

O zaman ÅŸimdi, HAFIZA I. BÖLÜM’de moleküler boyutta gerçekleÅŸtirdiÄŸimiz seyri bir de beynin hologramik olarak iÅŸleyiÅŸi düşünceleri ile aralanan kapıdan geçerek, dalga-frekans okyanusuna yelken açarak gerçekleÅŸtirmeye ne dersiniz?…

Nöron aktivitesi, moleküler boyutta biokimyasal tepkimler olarak göze çarparken, atomaltı dediÄŸimiz boyutta ise dalgasal yani salınımsal aktivite formatında algılanabilinir. Daha basit bir anlatımla; beyin hücrelerinin birbiri ile iletiÅŸimi yani bilgiyi alıp, kodlaması ve depolaması, o bilginin içeriÄŸine göre frekanssal titreÅŸimlerin meydana getirdiÄŸi “dalga”lardan oluÅŸmaktadır. Bu dalgasal aktivite bir manyetik alan oluÅŸturmaktadır. Bu manyetik alan mikrodalga ve bilginin açığa çıkması açısından da hologramik görüntüye sahip olan “RUH” adını verdiÄŸimiz bir yapıdır. (Bu manyetik alan hakkında daha geniÅŸ bilgiyi

Kuantum Teorisi’nin araladığı kapıdan geçen Profesör McFadden’in 2002 yılındaki “Senkronize AteÅŸlenme ve Beynin EM Alanı Üzerine Etkisi: EM Bilinç Alanı Teorisi Üzerine Bulgu” adlı makalesinde açıkladığı çalışması, bu konuda ilk defa 1972 yılında araÅŸtırmacı-yazar Ahmed Hulûsi tarafından kaleme alınan “Ruh” adlı mikrodalga yapılı hologramik bedenin hakikati konusuna destekler niteliktedir.

1972 yılında henüz Kuantum Teorisinin bilinçlerde anlamlaÅŸtırılmadığı bir noktada “hafızanın hakikati” Ahmed Hulûsi tarafından “Ruh-İnsan-Cin” adlı kitabında bakalım nasıl kaleme alınmış:

"…İnsan" ismiyle bilinen ölümsüz varlığın, ebedi yaÅŸamını sürdürdüğü "dalga bedendir"... Görüntüsü hologramiktir!.. Beynin ürettiÄŸi, YüklenmiÅŸ dalgalardan oluÅŸmuÅŸtur... Beyin tarafından üretilir ve ve beyin kendindeki tüm düşünsel verileri dalga olarak "RUH"a yükler.Enerjisini beyinden alan dalga beden (ruh), aynı zamanda beyinle karşılıklı alışveriÅŸ içindedir; ve beyni enerji yönünden takviye etmektedir... Aynı, bir otomobil motorunun aküden hem enerji temin etmesi, hem de aküyü ÅŸarj etmesi gibi... "Hafıza-bellek" esas olarak bu "dalga" bedendeki bilgi yüküdür... Beyin, ihtiyaç duyduÄŸu bilgileri buradan alır... EÄŸer, beyinde herhangi bir fonksiyon yetersizliÄŸi olursa, dalga bedendeki bilgileri geri alamadığı için "unutma" veya "hatırlayamama" dediÄŸimiz olay meydana gelir... "Ruh bedenin" dışarıdan görünüşü aynen bir hologram gibidir...”

Bu çok önemli bilgiyi biraz daha incelersek …

Nöronlarda iÅŸlenen, depolanan ve geri çaÄŸrılan bilgiler, bir yönü itibariyle elektriksel bir aktivite gösterirken, diÄŸer yönüyle dalgasal bir aktivite göstermektedir. Beynin ürettiÄŸi manyetik alana sahip olan “ruh” adını verdiÄŸimiz hologramik dalga beden, nöronda iÅŸlenen bilgileri hologramik olarak depolar. Her nöronun etkinliÄŸi (bilgiyi iÅŸleyiÅŸ, depolayışı) bir dalga boyu oluÅŸturur. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çaÄŸrışım yapar ve bu yol ile “geri çağırma-hatırlama” saÄŸlanır. Nöronların, hologramik olarak yarattığı dalga giriÅŸim ve kesiÅŸimlerinden oluÅŸan holografik model, beÅŸ duyuyla algılanan görüntüleri oluÅŸturur. “geri çağırma-hatırlama” dediÄŸimiz iÅŸlem de ise tam tersi olarak, görüntü, ses, koku gibi frekanslar belirli bir yoÄŸunluk alır.
Sonuç olarak, kendini madde beden zanneden birimin “ölüm” denilen madde bedenden hologramik dalga bedende yaÅŸamını sürmesinde hafıza fonksiyonunun iÅŸlevselliÄŸinin çok önemli bir yeri vardır. “Ölüm” denilen olaya kadar beyin ve hologramik dalga beden arasındaki bilgi alışveriÅŸi sürmekte ve her an, her iÅŸlenen ve depolanan bilgi geri çaÄŸrılıp, yaÅŸanmaktadır. “Ölüm” denilen olayla da mikrodalga bedene kodlanan, depolanan her bilgi hologramik görüntü ÅŸeklinde ortaya çıkmakta ve “boyuna geçirilmiÅŸ kitaplar, dürülmüş defterler okunacaktır” tarzındaki tasavvuftaki mecazi ifadeler “yaÅŸanılanlar yaÅŸanılacaktır” ÅŸeklinde bilinçte yerini bulmaktadır.






PerÅŸembe, Ocak 17, 2008


HAFIZA I.BÖLÜM

“Beyin” ve “ruh” çözümlenmesi, anlaşılması gereken en büyük, en muhteÅŸem bilmece (puzzle). Somut olarak algıladığımız beyinden yola çıkıp, ruhun sonsuz derinliklerinde yol almaya baÅŸladığımızda “hafıza” diye adlandırdığımız çözümlenmesi ve anlamlandırılması gereken bir baÅŸka kavramla karşılaşıyoruz.

“Hafıza” diye adlandırılan bu kavramı anlamada öncelikle moleküler boyutta bir yolculuÄŸa çıkmaya ne dersiniz?...

Beynimizde milyarlarca sinir hücreleri (nöronları) bilgiyi bioelektriksel ve biokimyasal olarak iÅŸlemektedir. Beynimize duyu organlarımız ile ulaÅŸan ya da veritabanımızda (database) mevcut olan her bilgi, somut olarak ele aldığımızda biokimyasal maddelerin oluÅŸturduÄŸu bir bioelektriksel akımdan ibarettir. Bu her bilginin nöronlara yüklenip “iÅŸlenmesi-kodlanması" (encoding) iÅŸlemine “öğrenme” adı verilmektedir. Bu kodlama sırasında bazı bilgiler “depo”lanır (storage). Depolanan bilginin bulunduÄŸu yerden çaÄŸrılmasına da “hatırlama” denilmektedir. İşte “Hafıza” diye adlandırdığımız kavramı bu üç safha ile anlamaya baÅŸlayabiliriz.

Bilgiler beyinde çeÅŸitli yollarla anlamlandırılıp, iÅŸlenir ve depolanır: Beyne ulaÅŸan bilgiler öncellikle duyu organları yoluyla algılanıp, depolanır ve belirli bir süreç içerisinde bu bilgilerden bazıları bir sonraki aÅŸamaya geçer, bazıları ise kullanılmamak üzere depolanmadan silinir. Bu aÅŸamada bilgiler anlık deÄŸerlendirmeye sokulur. Bu bilgi akışının (nöron aktivitesi), anlık deÄŸerlendirme ÅŸeklinde ortaya çıkışını “zekâ” diye adlandırabiliriz. Bu noktada bilgi, anlık deÄŸerlendirilme neticesinde “tepki” diye adlandırabileceÄŸimiz fiziksel bir reaksiyona dönüşebilir ya da daha sonra sürekli kullanılmak üzere kiÅŸinin veri tabanındaki bilgiler doÄŸrultusunda iÅŸlenir ve depolanır. Bilginin, kodlanma ve depolanma iÅŸlemlerini kolaylaÅŸtıran ve akışkanlığı saÄŸlayan serotonin, glutomat, dopamin, norepinefrin, asetil kolin gibi bazı kimyasallar ve protein molekülleri vardır. Bu kimyasal elementler sayesinde nöronlar arasındaki bioelektriksel ve biokimyasal akış ne kadar düzenli ve etkin olursa, depolanan bilginin geri çaÄŸrılması (hatırlama) da o kadar güçlü ve etkin olur. Ancak, bunun tersi bir durumda mesela, beyin stress hormonu salgıladığında, nöronlar arası bilgi-enerji transferini (bilgi aktarımı ve iÅŸleyiÅŸi) bozar ve hafıza fonksiyonu dediÄŸimiz o üç safhadaki iÅŸleyiÅŸ saÄŸlıklı bir ÅŸekilde gerçekleÅŸemez.

Hafızanın iÅŸleyiÅŸ mekanizmasına moleküler boyuttan bakmaya devam ederken, çözümlenmesi gereken baÅŸka bir bilmece daha ortaya çıkmakta. O da; hafızanın somut olarak adlandırdığımız beyindeki yerinin neresi olduÄŸu konusu. Bilimadamlarınca “hafıza” denildiÄŸi zaman beyinde öne çıkan “hipokampus” adlı bölge ve eski ve yeni bilgilerin depolandığı beynin en dış tabakası (korteks) olduÄŸu düşünülmektedir. http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0711/multimedia_hafiza2.aspx?Konu=1

Bu ÅŸekilde düşünmelerinin sebebi, öncellikle hipokampus bölgesinin, bilgileri ana depoda kalıcı olup olamayacağına karar veren bir role sahip olması olabilir. Bu karar verme iÅŸlemi pek çok kaynakta benzer olarak ÅŸu ÅŸekilde anlatılmaktadır; hipokampusa ulaÅŸan düşük frekanslı bioelektrik akışı zayıf sinaptik baÄŸlar oluÅŸturur ve bu zayıf elektrik akımı yüzünden de beyin korteksine hipokampustan etkin sinyal gelmediÄŸi için bazı bilgiler kayıt edilemez ya da hipokampustaki nöronlar arasındaki bilgileri aktaran sinaptik baÄŸların güçlü iletkenliÄŸe sahip olması, kortekse etkin sinyaller yollanmasına ve bilgilerin kalıcı bir hal almasına yol açar. İşte bu zayıf ya da güçlü akımlara neden olarak, “duygu” diye adlandırdığımız çeÅŸitli biokimyasal tepkimelerin zayıf ya da yoÄŸun sinyaller vermesi yol açmaktadır. ÖrneÄŸin, bunlar bizim dışardan bakış açısı ile baktığımızda “sıkıcı”, “ilgi uyandırmayan” veya “uyandıran” ya da “heyecan veren” diye nitelendirdiÄŸimiz duygusal etiketli tepkimelerdir. İşte “duygu”lar dediÄŸimiz bazı (heyecan, ilgi uyandıran…) biokimyasal tepkimelerin yoÄŸun aktivasyonu hipokampusta yoÄŸun nöron hareketi oluÅŸtururuken ve kortekse aktarılarak kaydedilirken, bazı zayıf biokimyasal tepkimeler, (sıkıcı bulmak, heyecanlanmamak, önemsememek…) zayıf nöron hareketi oluÅŸturup, bilgi aktarımını ve kalıcılığını engellemektedir.

Belki de bu yüzden bilimadamları hafızayı incelerken özellikle hipokampus üzerinde durmakta ve hafıza ile ilgili yaptıkları deneylerin hemen hemen hepsi hipokampus ile ilgili olmaktadır. Bu araÅŸtırmalar içerisinde en ilginç olanlarından birisi Kaliforniya Üniversitesi Los Angles Kampüsünde Ted Berger ve yardımcılarının 2007 yılında üretmeyi baÅŸardıkları dünya üzerindeki ilk hafıza implantının prototipi olan “silikon-yapay hipokampus”tur. Bu yaratılan çip, anı oluÅŸumu için önemli olan hipokampustaki beyin hücrelerinin bir bilgisayar donanımı (hardware) ÅŸeklindedir. Bu çipin beyinde hasar görmüş nöronların yerini alabileceÄŸi düşünülmektedir. Çip iki yönlüdür; hem bilgiyi üretebilmekte, hem de kendisine ulaÅŸan sinyalleri tıpkı canlı bir hücre gibi alabilmektedir. Ancak çip, kısıtlı sayıda nöron içermektedir. Bu nöronlar, canlı beyin dokularından ulaÅŸan benzer sinyalleri alıp, bunları dijital sinyallere çevirir ve daha sonra da bu sinyalleri tekrar benzer sinyallere dönüştürerek saÄŸlıklı nöronlara yollar.

Hafıza fonksiyonunda baÅŸrolü oynayan aktörü “hipokampus” olarak ilan eden bilimadamları, bir yandan “yapay hipokampus” yaratma noktasına kadar gelirken, diÄŸer yandan da hafızdaki anıların silinmesi konusunda aralıksız deneyler gerçekleÅŸtirmektediler. Bunlardan bir tanesi, New York Üniversitesi Nörobilimadamı Joseph Le Doux’un gerçekleÅŸtirdiÄŸi bir deneydir. Bu deneyde kendi ürettikleri bir kimyasalı fareler üzerinde kullanırlar. Bu kullanılan kimyasal, farelerin hafızasında önceden öğretilmiÅŸ “korku” içerikli bilginin, hücreler arasındaki geçiÅŸini-bilgi aktarımını bloke eder. Bu bloke edilen bilgi (silinen bilgi) bir baÅŸka deyiÅŸle “hafızada kodlanmış anının silinmesi” olarak ilan edilir. Ancak, bilimadamı ve ekibi, bu iÅŸlemin her ne kadar bir bilginin silinmesi ÅŸeklinde olduÄŸunu düşünseler de, ana hafızayı-anı bankasını silmeyeceklerini de açıklamaktadırlar.

İşte bu son cümle ve 2004 yılında “hafıza” ve “hafızanın silinmesi”ne yönelik yapılan “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” adlı filmin (http://www.youtube.com/watch?v=7UwJtDRQkoE&feature=related) sonunda gelinen nokta, “hafızanın hakikati”nin ne olduÄŸu konusundaki bilmecenin çözülmesine belki de katkıda bulunmaktadır. Öyle ki, bilimadamları “hafıza” fonksiyonunu beyinde tüm biokimyasal ve bioelektriksel iÅŸlemleri ile moleküler boyuttan anlamaya çalışsalar da, “hafıza” adlı fonksiyonun çözümlenmesi için daha derin boyutlarda, ruhun sonsuzluÄŸuna doÄŸru olan yolda seyr etmenin zamanı geldiÄŸinin belki de farkına varmaya baÅŸlamışlardır. İşte bu yolculuk, sonun baÅŸlagıcıdır…

Pazar, Aralık 23, 2007


AMİGDALA (AMYGDALA) 2. BÖLÜM

“En büyük korkunuz nedir?” diye sorulsa, pek çok korku ve fobi adı altında ortaya çıkanların kökeninde “Ölüm” korkusu olduÄŸunu göreceÄŸiz. Korkunun merkezi olarak bilinen amigdalanın da bu en önemli korkulan unsurla yani “ölüm” korkusu ile baÄŸlantısının olması gerektiÄŸi düşüncesinden yola çıkarsak eÄŸer, “Ölüme Yakın Tecrübelerde (Near Death Experiences-NEDs-)” ve “ölüm” denilen olayda hipokampus ve amigdalayı incelemeye devam etmenin gerekliliÄŸi tekrar ortaya çıkmaktadır.

Bilim adamları “Ölüme Yakın Tecrübeler (NEDs)”in neden kaynaklandığı konusunda çeÅŸitli fikirler üretmektedir. Bunlardan bir tanesi ve belki de en önemlisi, Kentucky Üniversitesinde nörofizyolojist olan Kevin Nelson’ın açıklamasıdır. Bu açıklamaya göre; oksijen seviyesinin düşmesi ile hipokampusta oluÅŸan bir çeÅŸit bioelektrik boÅŸalımın, hipokampusun duygusal hafızanın merkezi olması nedeniyle kiÅŸide “tüm yaÅŸantının göz önünden akıp gitmesi” denilen olayı yaratması ve amigdaladaki bir çeÅŸit kimyasal maddenin (endorfin) salgılanarak, “öfori (euphoria)” denilen bir his uyandırıp, bedenden kopukluk hissedilmesi ile geçici olarak yaÅŸanan tüm bu “göz önünden akıp giden hayatın”, “ruh” denilen mikrodalga bedende hologramik biçimde görselleÅŸmesidir.

“Ölüme Yakın Tecrübelerde (NDEs)” hipokampusun ve amigdalanın önemli rolü tartışılırken bir de isterseniz, “Ölüm” denilen olayda da hipokampusun ve amigdalanın nasıl bir rol oynadığına bakalım…

Nörofizyolojist Dr. Rhawn Joseph, “brainmind.com” adlı web sitesinde, “Ölüm” anında hipokampus ve amigdalanın aktiviteleri hakkındaki açıklamaları, Kevin Nelson’ın “Ölüme Yakın Deneyimler (NDEs)” hakkında yaptığı açıklamalara benzer bir paralellik teÅŸkil etmektedir. Joseph’ın açıklamasına göre de, hipokampusta kayıtlı olan ve amigdalada etiketlenen tüm anılar ve o anılara baÄŸlı suçluluk, üzüntü gibi tüm duygular “ölüm” adlı tecrübenin bir parçası olarak “ruh” adlı mikrodalga bedende hologramik olarak tekrar yaÅŸanır. “Ölüm”ü tadan kiÅŸi, vücudundan yukarı doÄŸru bir seyir, tüm yaÅŸantının bir film gibi tekrarlanması, bu tekrarlanışla birlikte kendini yargılama, sorgulama, bir çeÅŸit vicdan muhasebesi yapmaya baÅŸlar. Aslında bu aktivitelerin hepsi temporal loptaki ve hipokampus-amigdaladaki bioeleletrik akımının boÅŸalması ile meydana gelmektedir.

Bu iki nörofizyoloÄŸun hem “Ölüme Yakın Deneyimler” hem de “ölüm”ü tatma olayı hakkındaki aynı paralellikteki açıklamaları, Üstad Ahmed Hulûsi’nin 20 sene önce yazdığı “İnsan ve Sırları1” kitabında yaptığı ölüm anı açıklamalarını doÄŸrular niteliktedir:

“…Beynin yolladığı bioelektrik enerji, bedenin en uç noktasından beyne en yakın noktaya doÄŸru bir kesilme gösterdiÄŸi için de, bu kiÅŸide en uç noktasından yani ayaklarının ucundan Ruh yukarı çekiliyormuÅŸ gibi bir mânâ ÅŸeklinde yorumlanıyor.Oysa bu, hücrelerdeki elektriÄŸin kesilmesi sırasında, baÅŸa doÄŸru olan o bölümlerdeki hissizliÄŸi kiÅŸi farkediyor. Çünkü esasında, beyindeki bioelektrik kesilmesi sonucunda bedende de çekicilik kalkıyor!... Bedenden çekicilik kalktığı zaman, zaten otomatik olarak kiÅŸilik Ruhu bedenden ayrılıyor!..Bu olay bir anda oluyor! KiÅŸinin ayak ucundan çekiliyor diye hissettiÄŸi ÅŸey, beynin bedene yaydığı bioelektriÄŸin kesilmesinin, en uç noktadan itibaren farkedilmesi olayı…

Tüm hayatımız boyunca duygusal olarak yaÅŸadığımız her bilginin ve o bilgiye ait baÄŸlantılı tüm duyguların sadece beynimizdeki bilgisayarda deÄŸil de backup’ı yani bir çeÅŸit yedek bilgisayar olan “ruh” adlı hologramik mikrodalga bedene de aynı ÅŸekilde kaydedilmesi ve ölüm ötesi sonsuz yaÅŸamda bu kaydedilen her bilginin neticelerinin hologramik olarak tekrar yaÅŸanmasına etken olan hipokampusun ve amigdalanın rolü önemlidir. Ancak bu durum, Dr. Joseph’in yaptığı ek bir açıklama ile daha da ilginç bir hal almaktadır; Dr.Joseph, “ölüm” denilen olayın baÅŸlaması ile hipokampus ve amigdalanın, beyinde hem ilk etkilenen bölgeler, hem de ilk etkilenmesine raÄŸmen fonksiyonu duran en son iki bölge olduklarını açıklamaktadır.

Bu da bizleri şöyle bir düşünme noktasına getirebilir: EÄŸer bizler, tüm hayatımız boyunca hipokampusta depolanan ve amigdalada etiketlenen daha çok “korku” merkezli duyguların hükmü altında yaÅŸamışsak ve bu kaydedilmiÅŸ bilgiler aynı ÅŸekilde “ruh” adlı mikrodalga bedene de otomatik olarak kaydedilmiÅŸse, “ölüm” adlı olayı yaÅŸamaya baÅŸladığımız andan itibaren madde beden olarak algıladığımız bu bedenden hologramik mikrodalga bedenle ölüm ötesi yaÅŸantıya geçiÅŸteki en son anda yine hipokampus ve amigdalanın hükmündeyiz. “Gost (Hayalet)” adlı filmi hatırlayın. Filmde ölümü tadan ana karakterin öldüğünü anladığı ilk anları gözünüzün önüne getirin; tüm korku ve endiÅŸelerin ortaya çıktığı tüm duyguların en yoÄŸun ÅŸekilde yaÅŸandığı o anı… İşte o an, o hissediÅŸ, hipokampus ve amigdalanın etkin faaliyetinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil.

Tecrübe ettiÄŸimiz ve kaydettiÄŸimiz, amigdala sayesinde de birbirine zincirleme eklediÄŸimiz korku ağırlıklı duygularımızı sadece bu dünyada yaÅŸamakla kalmıyor “ölüm” adlı olayı yaÅŸamaya baÅŸladığımız ilk andan son ana kadar da bir film gibi tekrarlayarak ölüm ötesi yaÅŸama geçiyor ve ölümötesi yaÅŸantıda da neticeleri ile karşı karşıya kalıyoruz. O zaman, sadece bu dünyadayken deÄŸil, ölüm anı ve ölüm ötesi yaÅŸam için de hipokampus ve amigdalaya yüklediÄŸimiz özellikle tüm korkularımız ve vesveselerimiz bizler için önemli bir hal almaktadır. Peki, ne mi yapmalıyız? “Amigdala” adlı bir önceki yazının son kısımlarını okumanızı öneririm.

Salı, Aralık 04, 2007


AMİGDALA (AMYGDALA)

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor aslında yaÅŸamayı bilmediÄŸi için...”

William Shakespeare’in “korku” hakkındaki bu sözleri beni korkunun kaynağına yani beyne yöneltti. Gelin birlikte bu kaynağı-fabrikayı yani beyni gezelim ve özellikle “korku”nun ve ondan açığa çıkan diÄŸer duyguların bu fabrikada nasıl iÅŸlendiÄŸine bir göz atalım…

Fabrika yani üreten kaynak “beyin” ve bu fabrikadaki binlerce işçi (nöron), kendine ulaÅŸan bilgileri iÅŸlemekle, ortaya koymakla her an meÅŸguldür. Ortaya koydukları iÅŸin vasıflarına göre sınıflanmış nöronlar, gruplar halinde kendilerindeki bilgi doÄŸrultusunda gece ve gündüz, uyku hali ya da uyanıklık hali gibi durumlarla sınırlanmadan, yani bu durumlar onlar için bir ÅŸey ifade etmeden, “ölüm” denen tecrübeye kadar devamlı olarak çalışmaktadırlar. İşte bu nöron gruplarından biri olan ve özellikle korkuları, bu korkulardan doÄŸan vehim, vesveseleri gibi pek çok duyguları oluÅŸturan, “badem (amigdala-amygdala)” işçi grubu, beynin yani fabrikanın bir ucunda, limbik sistem denilen bölümde saÄŸ ve sol iki küçük gruptan oluÅŸmaktadır. Onlar için kısaca “duygusal beyin merkezi” denilebilir. Özellikle “korku”nun kaynağıdır, yaratıcısıdır. Limbik sistemdeki diÄŸer grup olan “hipokampusla (hippocampus)” -ki bu grup anıların deposudur- koordineli bir biçimde çalışmaktadırlar. Hipokampus depolanmış bilgileri, anıları sinapslara yani elçilere, basit anlamda bioelektriksel olarak yükleyerek amigdalaya gönderir. Burada bu bilgiler “duygusal” nitelik taşıyan etiketlerle etiketlenerek, ÅŸablonlar halini alır ve tabii bu duygusal davranışların tepkimeleri yani ortaya çıkmaları da genellikle baÅŸta “korku” olarak nitelendirebileceÄŸimiz davranışlar olarak fiile dökülür.

EÄŸer iÅŸin biraz daha derinine inersek…

Fabrikada deÄŸer yargıları ve ÅŸartlanmalarla programlanmış veri tabanı (data base) kaynaklı edinilen bilgiler ışığı altında amigdala, kendisine ulaÅŸan her bilgiye “bu bana zarar verir mi?”, “bundan nefret eder miyim?” gibi sorularla vücuttaki hormonların yani belirli bir grup hücrenin çalışmasına sebep olur, bu üretilen bilginin hormonlar aracılığı ile “kardiyovasküler sistem”, “kaslar”, “bağırsaklar” adı altındaki diÄŸer hücre gruplarını aktive ederken aynı anda da beyin köküne “daha hızlı nefes al, kan basıncı artsın!, hazım engellensin” gibi bilgileri geçerek çeÅŸitli reaksiyonları oluÅŸturur. Tabii bu gibi aktiviteleri yapmasının bir açıdan baÅŸlangıç diyebileceÄŸimiz noktası, kendisine ulaÅŸan bilgileri önceden kendisinde iÅŸlenmiÅŸ olan bilgilerle yani veri tabanındaki (data base) mevcut olan bilgilerle bir takım baÄŸlantılar kurarak ve her bilgiye “duygusal” bir etiket yapıştırarak gerçekleÅŸtirmiÅŸ olmasıdır.

Bize “göre” “geçmiÅŸ” diye adlandırdığımız bir noktada yaÅŸanmış “korku” etiketi altındaki bir bilgi, amigdalada mevcut olduÄŸu için bir bakıma “ayna” fonksiyonu ile yani yansıtma, bir nevi “ tekrar görüntüleme” ÅŸeklinde o bilginin tekrar yaÅŸanmasını ya da benzer bir deneyimin oluÅŸmasına sebep olabilir. ÖrneÄŸin, büyük bir gürültü duyduÄŸunuzda, amigdala hemen bu gürültü ile ilgili daha önceki bilgiden ortaya çıkmış duyguları aktive ederek, aynı duyguların benzer olayda tekrar yaÅŸanmasını saÄŸlar; eskiden oluÅŸmuÅŸ duygular, o yeni bilgiye- duruma aynı ÅŸekilde kopyalanıp, adapte edilir.

Görsel ya da duyuÅŸsal durum dışında, bizim dışımızdaki(!) kiÅŸilerin yaÅŸadığı duygusal durumlarda da aynı duygunun bizde de açığa çıkması, yansıması kaçınılmazdır. Prof. Dr Marcola Iacoboni bu durumu “ayna nöron”larla açıklamaktadır. Ona göre, karşımızdaki bir kiÅŸinin yaÅŸadığı duygusal bir durum, ayna nöronlar vasıtası ile bizim beynimizdeki amigdalada daha önce yaÅŸadığımız benzer duygusal durumlarla eÅŸleÅŸip, bizden de aynı ÅŸeklide açığa çıkabilmektedir.

Bu öylesine ilginç bir oluÅŸumdur ki, amigdala herhangi bir “korku” ya da “endiÅŸe” etiketli kendisindeki ya da dışında diye algıladığı baÅŸka(!) birisindeki mevcut bilgiyi “duygusal” olarak etiketleyip, depolarken, bir yandan da buna benzer yeni bilgileri de oluÅŸturduÄŸu ÅŸablonlarla etiketleyip “süregiden bir korku-endiÅŸe-vesvese bilgisi zinciri” oluÅŸturmaktadır.

Veri tabanımızdaki (data base) mevcut olan ve amigdalada “duygusal” olarak etiketlenen bilgiler ve bir de yeni bilgilerin de eski bilgilerle kıyaslanarak, iÅŸlenmesi bizleri tamamen “duygusal” bir girdaba sokmakta ve bu girdabın en kuvvetli elemanlarından olan “korku” ise tüm duygulara sanki hükmederek, zaman zaman akıl ve iradeyi devre dışı bırakmaktadır. Çünkü, beyinde yani bu fabrikada akılcıl olarak iÅŸlerin yürütülmesini saÄŸlayan ve koordine eden “neokorteks (neocortex)”, limbik sisteme ulaÅŸan bilgiyi amigdalanın tersine daha saÄŸlıklı deÄŸerlendirip, yorumlayarak iÅŸlemden geçirerek limbik sisteme geri yollarken, amigdala kortekse göre daha hızlı iÅŸlem yapar ve kendisine gelen bilgiyi önceki bilgilerden birisine benzerlik gösterdiÄŸi anda uygunluÄŸunu tespit edip, etiketleyip limbik sisteme geri yollaması ve ana iÅŸletim sistemde yerini almasını saÄŸlar. Bu da bizim dışardan çoÄŸu kere “duygusal” bazlı “fevri- önyargılı-vesveseli” davranış dediÄŸimiz çıktılara yani fiillere sebep verir.

İşte bu gibi duyguların aklın önüne geçip, ortaya çıkması, bilincin hakikatine yönelik yaÅŸamasını engelleyebilmektedir. Bundan dolayı, amigdalanın bu yöndeki duygusal etiketleme iÅŸleminin önüne geçmenin tek yolu, “iman” gücüdür. Bakın bu durumu Üstad Ahmed Hulûsi de 1996 yılında yazdığı“İslâm” adlı kitabının “Cehennemden Ne İle Çıkılır” bölümünde nasıl açıklamış:

“… insan, hayatını cehenneme çeviren vehim gücünün üstesinden akılla gelemez!. Vehim kuvveti yani “yoku var sanıp, varı yok sayma” özelliÄŸinin üstesinden gelecek olan insandaki güç akıl deÄŸil, imandır!. Vehim, akıl ve ona dayalı olan tefekkür mekanizması üzerinde rahatlıkla tasarruf ederken, fiilleri direkt yoldan etkileyen iman karşısında daima yenik düşer!. İşte bu yüzdendir ki “Dini” anlaması için akıllıya teklif yapılmış ve iman ederek yürümesi önerilmiÅŸtir!.
İnsanın, gerek dünya yaÅŸamındaki cehennemî sürec, ve gerekse de ölümötesi yaÅŸamındaki cehennemi, hep onda galip gelen vehim kuvvesinin sonucudur!. Bunun sona erdirilmesi ise yalnızca iman kuvvesi ile mümkündür!...”

Yukarıdaki bilgilere ek olarak, bir de Yunus Suresi’ni 62-63 de okuyalım:

Açın gözünüzü! Allah veliylerine (hiç birÅŸeyi kalmamış) korku yoktur” ve onlar mahzun da olmazlar. Onlar ki iman etmiÅŸlerdir hakikatlerine ve sünnetullah’ın gereÄŸi korunmayı gerçekleÅŸtirmiÅŸlerdir.”

Sonuç olarak, beynimizde yani fabrikada çalışan iki küçük badem büyüklüğündeki grubun beynimiz üzerindeki duygusal etiketli (korku-endiÅŸe-vesvese gibi…) etkilerinin hakikati anlamaya ve yaÅŸamaya doÄŸru yol alan beyinler için farkedilmesi gereklidir. Bu farkediÅŸle birlikte, atılacak adım, beynimizde mevcut olan sonsuz sayıdaki “Mutlak Bilinç”e ait özellikleri keÅŸfederek, bu yönde, bu inanç doÄŸrultusunda bilgilerin açığa çıkmasını saÄŸlamaya çalışmaktır. Buna inanmak öylesine bir güçtür ki, hakikatimize ulaÅŸmakta bize engel oluÅŸturacak duygusal etiketleri ve etkilerini silip, yok edebilir.

Perşembe, Kasım 22, 2007


ŞİFRE (PASSWORD)

YaÅŸadığımız çaÄŸ “ÅŸifre” çağı!!!... Hayatımızın her noktasında “ÅŸifre” kullandığımız çaÄŸ… Banka hesaplarımız, deÄŸerli mallarımızı sakladığımız kasalardan tutun cep telefonumuza ve bilgisayarlarımıza ve içerisindeki programlara giriÅŸ, vs… hepsi de “ÅŸifre”li. Kısacası “ÅŸifre” dolu bir yaÅŸam….

Nedir bu ÅŸifrelemenin altında yatan amaç? Amaç; bizzat yarattığımız harf ve rakamlardan oluÅŸan kodlar, ÅŸifreler ile özelimizi deÄŸerli(!)lerimizi; malımızdan tutun düşüncelerimizi, duygularımızı kısaca bize ait olanı “kendimizdekini korumak”. Öyle ki, kimse giremesin, kimse ulaÅŸamasın onlara!!! Yani, “bizim olan bizde kalsın!!!”.

Bir de şifrelemede dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır; o da oluşturacağınız şifrenin kısa ve akılda kalıcı olması, mümkünse ezberlenecek kadar da sade ve net olması ki, bu ezberlenen şifre hiçbir zaman unutulmasın değerli(!)ye ulaşmada...

Peki… Acaba farkında mıyız bu ÅŸifreleri oluÅŸtururken, ÅŸifre (kilit) altına aldıklarımızın hayatımıza ne gibi çözülmesi gerekli ÅŸifreler (kitlenmeler) de getirdiÄŸinin? Farkında mıyız ÅŸifre içinde ÅŸifre oluÅŸturduÄŸumuzun?! Farkında mıyız ÅŸifrenin gerekliliÄŸini düşünürken, kendimizden kendimize koyduÄŸumuz ÅŸifrelerin bilinç dünyamızı da ÅŸifreleyip, “girilmez” ve “kullanılmaz” yaptığımızın?

Åžimdi gelin bir düşünelim…

Malımız, sevdiklerimiz ya da düşüncelerimiz hepsi ama hepsi bizde “var” kabul ettiÄŸimiz potansiyellerimiz, birikimlerimiz deÄŸil midir?! Yani kısaca bilgidir, bilgi birikimidir. Bu noktadan baktığımızda farkedeceÄŸiz ki, bizdeki “bilgi”leri ÅŸifrelemekteyiz aslında. Bu ÅŸifreler, numaralardan ya da rakamlardan oluÅŸan kodlar olsa da, eÄŸer dikkatle düşünürsek farkına varacağız ki, bizim deÄŸerli olarak sahiplenip, ÅŸifrelediÄŸimiz her bilgi veri tabanımıza iÅŸlenmiÅŸ ÅŸartlanma ve deÄŸer yargıları ya da genetik kodlama ile varolan potansiyelimizden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Yani bizler deÄŸer yargı ve ÅŸartlanmalarımızdan doÄŸan duygu ve düşüncelerimizi “deÄŸerli” olarak benimsemiÅŸ ve onları koruma adı altında “ÅŸifre”lemiÅŸiz.

Bu arada ÅŸifreyi nasıl oluÅŸturduÄŸumuzu hatırlayalım… Ne demiÅŸtik? DeÄŸerlimizi korumada kısa hatırda kalıcı ve hatta rahatlıkla ezberlenecek ÅŸifreler oluÅŸturmalıydık. Peki, kaçımız acaba bizimle ilgili bir olayın; bizim için önemli ve deÄŸerli olduÄŸunu düşündüğümüz bir kiÅŸi-olayın rakamsal ve harfsel kodlamasını ÅŸifre olarak kullanıyoruz?... Aslında deÄŸerlimizi yine baÅŸka bir deÄŸerliyi kullanarak saklıyoruz, sakınıyoruz. Kendimizdekini koruma adına oluÅŸturduÄŸumuz ÅŸifreler yine kendimizdekilerden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil!!...

Bir başka nokta da kendimizdekini korumak adına oluşturduğumuz şifrenin geçerli ve etkili olması için hiç kimse ile paylaşmamamız gerekliliğidir. Yani oluşturduğumuz şifreyi biz hariç kimse bilmemeli; sahiplendiğimiz, bizim kabul ettiğimiz her bilgi birikimi, bizim korumamız altında olmalı ve kimsenin ulaşamayacağı bir şifre ile korunarak, kimseye giriş izni yani şifremiz verilmemelidir.

“Åžifre”yi bu kadar benimseyen bilinçlerimiz “deÄŸerli” etiketi yapıştırıp, “var” kabul ettiklerimizi koruma çabasındayken, bu çerçevede ÅŸifrelediklerimizin de aslında ÅŸartlanma ve deÄŸer yargılarımızın sınırladığı sahiplenilmiÅŸ ve sıkı sıkıya ÅŸifre ile korunmuÅŸ atıl ve bundan dolayı da sınırsızca kullanılmayan ve yenilenmeyen bilgi birikimleri olduÄŸununun farkında bile deÄŸiliz. Yani bizler, sahiplendiklerimizi ÅŸifreleyerek, bizdekini paylaÅŸmayarak aslında kendi kendimize ÅŸifreler koyuyor ve sınırsızlığı yaÅŸamayı bekleyen bilinçlerimize kilitleri bizzat kendi ellerimizle vuruyoruz. Bir baÅŸka deyiÅŸle, hakikate açılan kapıya ÅŸifre koyuyoruz ve daha sonra ya ÅŸifre koyduÄŸumuzu unutup, onu çözmeye çalışıyoruz ya da ÅŸifreyi hatırlamaya çalışıp duruyoruz.

1997 yılında “Küp (Cube)” adlı filmde, birbirlerini tanımayan, yedi kiÅŸi bilmedikleri bir biçimde kendilerini bir “küp” sisteminin içinde bulurlar. Onlar ne zaman ve nasıl oraya getirildiklerini bilmemektedirler. Kenarlarında yan bölümlere geçmek için birer kapı bulunan küp ÅŸeklindeki odalar içinde çıkış yolunu ararlar. Hepsi birbirinin aynı pek çok oda vardır ve kurtuluÅŸ için, doÄŸru odalardan geçerek çıkışı bulmak zorundadırlar. Ancak, bazı odalarda ölüm kapanları onları beklemektedir. Bu yedi kiÅŸi için çıkış yolu ancak ve ancak hangi odaların doÄŸru oda olduÄŸunu bulmaktan geçmektedir. Bu da önce küpün mantığını keÅŸfetmekten, yani doÄŸru odalar için belirlenmiÅŸ ÅŸifreyi ve sonra da bu ÅŸifreyi yani kodu çözmekten geçmektedir.

Bu yedi kiÅŸiden her biri farklı özelliklere sahiptir. DiÄŸerlerinden sakladıkları yani ÅŸifreledikleri kendileri ile ilgili olan özellikleri, bilgileri önceleri paylaÅŸmasalar da daha sonra kurtuluÅŸun yani küpün dışına çıkışın kendilerindeki bilgi ve gücü paylaÅŸarak ve kullanarak gerçekleÅŸebileceÄŸini kısa zamanda idrâk ederler, etmek zorunda kalırlar. Bu 7 kiÅŸiden biri olan üniversite öğrencisi ve matematik konusunda baÅŸarılı, sayısal zekâya sahip olan genç kız, kendindeki bu bilgi birikimi ile küp ÅŸeklindeki bir odanın diÄŸer bir küp ÅŸeklindeki odalara geçiÅŸindeki aralıkta bazı sayılar tespit eder ve bu sayıların bir ÅŸifre olduÄŸunu keÅŸfeder. Bu sayıların yani ÅŸifrenin çözümlenmesi için kullandığı matematik bilgisi ışığında öncellikle içinde bulundukları küpün 17576 tane odaya sahip olduÄŸunu bulur ve sıra kodu çözmeye geldiÄŸinde de yine matematik bilgileri ile ÅŸifreyi çözer ve doÄŸru odalardan küpün dışına doÄŸru seyahat baÅŸlar. Bu iÅŸlem, küpün sistemini çözmede yapılan analizler neticesinde her bilginin bir “hikmete” dayalı olduÄŸunu düşünerek, yani “niye”, “neden”, “nasıl”ları inceleyerek gerçekleÅŸmiÅŸtir. “Niye buradayız?”, “Nasıl geldik buraya?”… gibi pek çok soru ile iÅŸin hikmeti ( http://www.ahmedhulusi.org/yazi/noktandakikudret.htm ), oluÅŸ sistemi çözümlenmeye çalışılmıştır. Bu da küp içerisinde sınırlandırılmış, hapsolmuÅŸ 7 kiÅŸinin yedisinin de kendindekilerini yani bilgilerini-ilimlerini sırası geldikçe ortaya koyarak, bu kurtuluÅŸun oluÅŸumu için irade ve kuvvetlerini kullanarak oluÅŸacaktır.

Filmde gerçekleşen olayların altında yatan anlamlara bir göz atarsak:

Filmdeki birinci önemli nokta ve atılan adım, 7 kiÅŸinin içinde hapsoldukları “küpün sistemini anlamanın gerekliliÄŸi”ni idrâk etmeleriydi.Bu gerekliliÄŸi idrâk etmek onlar için küpün sisteminin çözülmesindeki en önemli adım olmuÅŸtur. Tıpkı filmdeki gibi hakikatimizin ne olduÄŸunu anlamak ve idrâk etmek istiyorsak, bizler de ilk olarak içinde yaÅŸadığımız sistemi anlamanın gerekliliÄŸini kabul etmeliyiz.

İkincisi, filmde küpün sisteminin çözümlenmesi yani deÅŸifre edilmesinin ne kadar önemli olduÄŸu 7 kiÅŸinin arasındaki kayıplar verilmeye baÅŸlandığında belli olmuÅŸtur. Onlar için “kurtuluÅŸ”a doÄŸru atılan çok büyük bir adım, küpün sisteminin çözülmesidir. Bu da aralarındaki matematik öğrencisinin matematik bilgilerini kullanarak odalara geçiÅŸlerdeki ÅŸifreleri çözme ve böylelikle sistemi anlamada önemli bir rolü olmuÅŸtur. Bizlerin de yaÅŸadığımız sistemin anlamının çözümlenmesi gerekliliÄŸini düşünmemiz yeterli deÄŸildir onun bir adım ötesi, onu çözmek için atılacak aktif adımlar ve çabalardır.Filmde olduÄŸu gibi bu çabalar dışardan bir güç tarafından yardım alınarak deÄŸil, ÅŸifrelediÄŸimiz kendimizdeki potansiyelin ortaya çıkması ile olacaktır.

Dolayısıyla üçüncü olarak, filmde kahramanlar kendilerinde mevcut olan potansiyelin kullanılmasının kendilerine koydukları ÅŸifrenin ortadan kalkması ile olacağını anlarlar. Yani öncellikle kendilerindeki mevcut olan bilginin, potansiyelin ortaya konarak, diÄŸerleri ile paylaşılmasının gerekliliÄŸini anlarlar ve böylelikle de her biri kendindeki özellikleri ÅŸartlanma ve deÄŸer yargılardan uzak olarak olabildiÄŸince ortaya çıkardıklarında, “kurtuluÅŸ”a doÄŸru ilerlemeye baÅŸladıklarını görürler. Ancak bilgi paylaşımında ÅŸartlanma ve deÄŸer yargılarından doÄŸan duyguları ön plana çıkaran her kiÅŸi küpün içinde hapsolmakta, ve bunun uzantısında da bir ÅŸeklide hayata veda etmektedir. Bizler de özümüzde mevcut olan ilmi- bilgiyi ÅŸartlanmalarımızdan ve deÄŸer yargılarımızdan arındırarak, akıl süzgecimizden geçirip, yeni bir bakış açısı ile ortaya koyup, bir yandan da samimi, olabildiÄŸince ÅŸartlanmasız ve deÄŸer yargısız bir paylaşıma geçtiÄŸimizde göreceÄŸiz ki, kurtuluÅŸa yani hakikate doÄŸru ilerlemekteyiz.

Bu da bizi dördüncü noktaya götürür; filmde kendilerindeki bilgileri ortaya koyarak ilerleyen kahramanlar, bir süre sonra farkederler ki her bilginin ortaya konması ve bu ortaya koyuÅŸla birlikteki oluÅŸumlar, irade edilenler bu irade ile kuvveye çıkar ve odadan odalara geçiÅŸlerle çıkışa doÄŸru yol alınır. Yani, her bilginin kullanılışı, yeni oluÅŸumlara kapı açmakta ve bu oluÅŸumlar da kendilerindeki kuvve ile açığa çıkmaktadır.(http://www.ahmedhulusi.org/yazi/ilimiradekudret.htm ) Ve bu öyle bir devinimdir ki, bilgiler doÄŸrultusunda atılan her adım bir sonraki adımı hazırlar. Bu adım ya kurtuluÅŸa doÄŸru ya da küpte esir kalmaya doÄŸru atılan bir adımdır. Yani “hasib” ismi gereÄŸi olarak bir önceki atılan adım bir sonrakini doÄŸurmaktadır küpün içerisinde olanlara “göre” ve kendilerindeki “fettâh” isminin manası onlardan ortaya çıkar. AÅŸama aÅŸama odalardan geçerek, kapalı oldukları odalardan ve küpten kurtuluÅŸa doÄŸru yol alırlar. Bizler de eÄŸer özümüzde olanın farkında olmaz, bilincimizden o bilgiyi ortaya çıkarmadığımız ve bunun neticesinde yaÅŸayamadığımız takdir de, bilincimizi belki bir küp belki bir labirent içinde ÅŸifrelemiÅŸ ve hapsetmiÅŸ olarak sınırlamaktan öteye gitmeyiz.

Sonuç olarak, “Küp” adlı filmden de yola çıkarsak, nasıl bir sistem içinde yaÅŸadığımızı öğrenmemiz, nasıl bir küpün içinde olduklarını keÅŸfeden filmdeki 7 kahraman gibi “ilim” ve “hikmet”in devreye girmesi neticesindeki akıl yollu keÅŸifle olmakta. Bununla birlikte de kendimize koyduÄŸumuz ÅŸifreleri yine kendimiz özümüzdekini açığa çıkarıp, tek tek çözerek, kapanıkları, kapalı kapıları açıp, küp ötesi yaÅŸama yani sonsuz-sınırsız yaÅŸama dair, hakikatimize doÄŸru adım adım ilerleyebiliriz. Ancak, bu tabii ki kolay bir yolculuk olmayacaktır. “Dosttan Dosta” adlı kitapta Üstad Ahmed Hulûsi de şöyle benzer bir ifade kullanmıştır “Ne var ki, her kozadan çıkış-her rahimden çıkış büyük zorluklarla olur! (1118)”. Åžifremizi kırıp, “küpten çıkış” bizlere nasip olmuÅŸ ve kolaylaÅŸtırılmış olsun…

Cumartesi, Kasım 10, 2007


SANAL

“Sanal”ımızı yaratma küçüklükte evcilik oyunları ile baÅŸlar. Evcilik oynarken,“sanal” yani gerçek olmayan(!) ama gerçekmiÅŸ gibi kurguladığımız kimliklere bürünmek ne kadar da zevk verir ve bizler büründüğümüz rollere kaptırırız kendimizi. Öyle ki bir süre sonra o “sanal” yani varsaydığımız kiÅŸilikle bütünleÅŸiriz bile... Günümüzdeki bilgisayar ortamındaki tüm sanal gerçeklik (virtual reality-VR) programlarının temelinde bana göre bir çeÅŸit “evcilik oyunu” mantığı yatmaktadır.

“Sanal gerçeklik” günlük yaÅŸantımıza öylesine girdi ki artık “gerçek içinde gerçek mi, hayâl içinde bir hayâlin mi yaÅŸantısını sürmekteyiz?”diye sorgulamadan edemez duruma geldik. Peki, bu sanal gerçeklik nasıl ortaya çıktı? Yani düşünen beyinler nasıl bir âlem yarattılar ve nerelerde yaygın olarak kullanılıyor ki hayatımızın içinde etkin bir rol oynamakta ve bizleri “sanal” ve “hakikât” arasında bir yolculuÄŸa sürüklemekte?...

Sanal gerçeklik, ilk olarak askeri amaçlı; uçuÅŸ similatörü yaratmada kullanılan ilk grafiksel, ÅŸemalı bir bilgisayar projesi olarak ortaya çıkmıştır. Sanal gerçeklik, pek çok alanda ama özellikle, askeri eÄŸitimlerde, saÄŸlık ve eÄŸlence alanlarında grafik ve dijital tekniklerle bilgisayar aracılığı ile kullanılmaktadır. Kafaya takılan güneÅŸ gözlüğü ÅŸeklindeki aletle baÄŸlantılı bir ekran ve siz elinizi hareket ettirdiÄŸinizde ekranda yansıyan dünyada etkisini, gözünüze takılan aletle takip edebiliyorsunuz. Bu daha da ileri teknikle yani 3 boyuta getirerek, sanal olanı tamamen gerçek algılamasına yönlendirilmiÅŸ; USATODAY gazetesindeki sanal gerçeklikle ilgili John Makulowich’in 2000 yılında yaptığı açıklamaya göre “3 boyutlu sanal gerçeklik oluÅŸturulduÄŸu ve adını da “maÄŸara” yani “cave” koydukları bir oda yarattıklarını açıklıyor. Öyle ki, odanın üç duvarına ve yere görüntüler yansıtılmış ve kiÅŸiler içeri özel yapılmış stereo gözlükler ile girdiklerinde süperbilgisayar imajları-görüntüleri, perspektifleri yani bir ÅŸekilde bakış açılarını yeniliyor.”

Yani 3 boyutlu sanal odaya girenler karşılaÅŸtıkları canlı ve deÄŸiÅŸken 3 boyutlu akışı yaÅŸadıklarında sanalı gerçeÄŸinden ayırmakta zorlanıyorlar. Belki de sanal alemin içindeki yolculuklarına yardımcı olan ve o alemi algılamada ek kapasite yaratan taktıkları gözlük olmasa, bu yaÅŸadıkları tecrübeyi beyinlerinin kendilerine yaptığı bir illüzyon olarak deÄŸerlendirecekler ya da bir rüya olduklarını düşünebilecekler… Bu sanal gerçekliÄŸin 3 boyutlu olarak bir odada sergilenmesine örnek olarak baÅŸrollerini Michael Douglas ve Demi Moore’un oynadığı “Disclosure” adlı filmdeki en etkili ve en heyecan verici sahnede de görebiliyoruz.

Sanal gerçeklik, saÄŸlık alanında pek çok konuda insanlara yardımcı olmakta; meselâ, fobileri yenme konusunda. Özellikle, uçuÅŸ, kapalı alan ve hatta yılan, fare, köpek ya da böceklere karşı olan korkuların yenilmesine yardımcı olmak için kullanılan bir teknik olarak göze çarpıyor. ÖrneÄŸin, sizi uçuÅŸla ilgili her türlü ortamın yaratıldığı sanal bir alemin içine sokup, oturduÄŸunuz koltuÄŸa verilen elektrik akımı ile yaratılan titreÅŸimlerle hissetirilmeye çalışılan sallanmalar ve buna benzer sanal gerçeklikle yani uçaÄŸa binmeden uçaktaymışsınız gibi beyninizin algılatılması, ya da yılanların, böceklerin içinde olduÄŸunuza inanmanızı saÄŸlayan 3 boyutlu sanal yılan ve böcek…vs görüntü veren bir odanın içerisinde korkularından kurtulma giriÅŸimlerine yardımcı olmakta.

Bunun da ötesinde özellikle engelli insanlara yaÅŸamını kolaylaÅŸtırmak ve yaÅŸamlarında karşılabilecekleri zor durumlara karşı nasıl davranacaklarına yardımcı olma amacı ile kullanılan bir metod sanal gerçeklik… Engellilere yardım amaçlı kullanılan sanal gerçekliÄŸi ve etkisini anlatan BBC’nin bir haber programında bahsedilen önemli noktaları paylaÅŸmak da yarar görüyorum:

“Uzuvlarını kaybeden hastaların halâ acı çekmekte oldukları tespit ediliyor ve bu acıların dindirilmesi ve hastaların günlük hayata uyum saÄŸlamaları için Manchester Üniversitesi “sanal gerçekliÄŸi” tedavi amaçlı kullanıyor. Haberde yer verilen hasta, bir kolunu seneler önce kaybetmesine raÄŸmen halâ aşırı aÄŸrı çektiÄŸini söyler. Sinir uçlarından gelen acıdan dolayı hasta halâ koluna sahip olduÄŸunu hissetmektedir. Ancak bu durum, Manchester Üniversitesi’nin “sanal gerçeklik bilgisayar programı” ile deÄŸiÅŸmeye baÅŸlamıştır. Bu programa göre hastaya kaybettiÄŸi kolunu oynatabildiÄŸini sanması saÄŸlanıyor. Hasta sanal olarak olmayan kolunu hareket ettirdiÄŸi bilgisayar ortamında aÄŸrısının gerçek anlamda azaldığını yani olmayan kolunu var kabul ediÅŸ ve onu sanal olarak hareket ettiriÅŸle birlikte sinir uçlarındaki baskının ve aÄŸrının azaldığını paylaşıyor.”
http://www.youtube.com/watch?v=hlQZmNlPdHQ

Bu örnekteki bilincin yaÅŸadığı “olmayanı var kabul ediÅŸin” açıklamasıdır. Tek kolunu kaybeden kiÅŸinin veri tabanında kendisine ait olan beden kabulü bilgisinin tek kolunu kaybetse de sinir hücrelerinde kodlu, iÅŸlenmiÅŸ önceki var kabul ediÅŸin bilinçte açığa çıkmaya devam etmesidir. Yani kolunun birini kaybeden kiÅŸi, o kolunu kaybetmeden önce nasıl kendini tam bir madde beden olarak algılıyorsa, sanal gerçeklik programı ile beyine yönlendirilen sinyallerle, veri tabanında kayıtlı “beden ve o bedenin bir bütün oluÅŸu” bilgisi aktive oluyor.

Sanal gerçeklik saÄŸlık alanı dışında en popüler olduÄŸu ortam tabii ki bilgisayar oyunlarıdır. Herhangi bir bilgisayar oyununu oynamaya baÅŸlayalım, hemen kendimizi kaptırdığımızı ve sanki o oyunun içinde gerçekten de yaÅŸadığımızı farkederiz. Sanki rüyâda olduÄŸumuzu bilmemize raÄŸmen kendimizi o gördüğümüz rüyânın etkisinden sıyırılıp kurtaramadığımız bir durum gibi. Daha da ötesi ve en önemlisi, bizlere de hakikâte ermiÅŸlerin “âlemlerin aslı hayâldir!” demelerine ve hattâ “hayâl içinde hayâl (sanal içinde sanal)” olduÄŸumuzu bildirmelerine raÄŸmen, bizler veri tabanımıza yüklemiÅŸ olduÄŸumuz sınırlı beÅŸ duyu kapasitemize dayanarak, bu yaÅŸadığımız âlemi ve bedenimizi somut ve gerçek olarak kabul etmeye devam ediyoruz.

Bilgisayar oyunlarına tekrar geri dönersek …

Bilgisayardaki bir oyun için yaratılması gereken önemli unsurlar, mutlâk zekânın ürünü olan bir yapay zekâ ve hologram tekniÄŸi ile “canlı(!)” kılınacak kiÅŸiler ve ortamlardır. Bu gibi simulasyona yani bilgisayar oyununa en güzel örnek belki de Al Pacino’nun baÅŸrolünü oynadığı film “SİMONE”; “Similasyon 1”in “S1one”olarak kısaca yazılmasıyla yaratılan bir isim ile tanıtılan, herkes tarafından “gerçek” olarak algılanan aslında tamamen bir yönetmenin bilgisayar similasyonu, bilgisayar programı olmaktan öteye gitmeyen “sanal” insanın (aktrisin) ve yönetmenin hikâyesi. Filmde yönetmen Victor rolüyle Al Pacino, sanal karakterini bilgisayar ortamında 3 boyutlu olarak boyundan tutun saçının rengine, karakterinden davranışlarına kadar her noktasını detaylı bir ÅŸekilde belirleyip, O’nu hologramik ÅŸekilde tüm dünyaya tanıtıyor ve çok ünlü, beÄŸenilen bir aktrist haline getiriyor. Yönetmen Victor ve yarattığı sanal aktrist Simone her ne kadar da diÄŸer kiÅŸiler tarafından iki ayrı karakter olarak algılansalar da aslında bu Victor’un “Victor” ile olan iliÅŸkisi; Kendisinden baÅŸkası deÄŸil! Simone’a yüklediÄŸi her mimik, her davranış ÅŸekli aslında kendisindekilerin Simone’dan yansımasıdır. Victor kendisindeki özellikleri bu sanal hologramik karakter ile ortaya koyarak, kendindeki farkında olmadığı bazı özellikleri bu sayede keÅŸfeder.

Åžimdi bu filme konu olan “sanal hologramik yaradılışı” “hakikât” noktasından açılan bilgilerle biraz daha derinden inceleyelim….

Düşünen bir beyine sahip olan Victor, hayâl ediyor; hakikâtte bizlere bildirilen de “âlemlerin vehim nurundan yaratıldığı ve varlıkların aslının hayâl olduÄŸu(www.ahmedhulusi.org/yazi/hologram.htm) deÄŸil midir?... İşte bu vehim nuru ile yani Victor’un hayâlinde kurmaya baÅŸladığı anda ortaya çıkan düşünce akışı enerjisi ile, o kudretle hayâl ettiÄŸi bu hayâlindeki sanal insana kendisinde mevcut olan özelliklerden özellikler yükleme iÅŸlemi de baÅŸlamış oluyor ve o vehmettiÄŸi aslında gerçekte olmayan sanal insanın her özelliÄŸini; boyundan karakterine, mimiÄŸinden duruÅŸuna kadar bilgisayara yüklüyor, “mürid” isminin manâsı ile “oluÅŸturuyor”. Kendindeki bilgilerin anlamları ile oluÅŸmuÅŸ bir yansıma, bir düşünce, bilgi sanal âlemde “ilmî bir suret” ortaya çıkartıyor. O’na kendi zekâsından bir zekâ yani “yapay” zekâ (artificial intelligence) veriyor ve hologram tekniÄŸini kullanarak yani kendindeki bilgileri hologramik olarak; bir mekanda ve zamanda yaÅŸamadığı halde, O’nu üç boyutlu hologram olarak bilgisayar yardımı ile arka fona çeÅŸitli mekânlarda zamanlar oluÅŸturarak diÄŸer insanların O’nu gerçek olarak algılamalarını saÄŸlıyor. Belki de tek yüklemediÄŸi program o sanal insana “gerçek bir insanmış gibi hissetme” programı!!!... Sonra baÅŸlıyor kendisiyle kendinden kendisini seyretmeye yani ilmiyle ilminden ilmini seyretmeye…. Böylece seyr devam ede gidiyor…

Yukardaki bir filmden (Simone) yola çıkarak mecazî anlamda anlatmak istediÄŸim seyri anlamada Kurân-ı Kerim Mü’min Suresi 64’ü sizlerle paylaÅŸmak istiyorum:

“Allahulleziy ceale lekümül’Arda kararen vesSemae binaen ve savvereküm feahsene suvereküm ve razekaküm minat tayyibat zâlikümullahu Rabbüküm fetebare Kâllahu Rabbül alemiyn.

Allah (O’dur) ki, arz’ı sizin için bir karar yeri, semayı da bina olarak oluÅŸturdu… Sizi tasvir etti (ÅŸeklillendirdi) de sizin (mana) suretlerinizi en güzel etti ve sizi tayyibattan (ilim ve ma’rifetlerden) rızıklandırdı. İşte size Allah, Rabbiniz!... Rabbül Alemiyn olan Allah ne yücedir!...”

Sanal hologramik yapay zekâlar, beynimizin çıktısı (print-out), yansıması olan bilgisayarlar yaratabilen bizler, aslında var kabul ettiÄŸimiz ve gerçek olarak algıladığımız bedenimizi ve madde olarak algıladığımız dünyamızı yaratan kozmik bilincin ilminde “sanal” olarak varolan aslında “yok” hükmündeyiz. Robot üretme ve iÅŸletme bilimi (Robotics) araÅŸtırmacısı Hans Moravec de bu paylaÅŸtığım düşünceyi destekler nitelikte ÅŸu açıklamada bulunmaktadır: “Sanal âlemde mi yoksa doÄŸal bir gerçeklikte mi yaÅŸadığımızı sorgularken, Tek bir yaratana inandığımız takdir de bizlerin büyük bir ihtimalle zaten Virtual Reality’de yani sanal gerçeklikte yaÅŸamakta olduÄŸumuzu kabul etmekten baÅŸka çaremiz kalmamaktadır.”

Çarşamba, Ekim 31, 2007


NÖROTEOLOJİ (NEUROTHEOLOGY)

Batılı bilimadamları özellikle son 13 senedir “din” adı altında geçen “ibadet” adlı çalışmaların beyindeki yerini, yani beyinin nasıl etkilendiÄŸini yoÄŸun bir ÅŸeklide araÅŸtırmaktadılar. Öyle ki, bu konu son yıllarda yeni bir bilimdalı “NEUROTHEOLOGY (NÖROTEOLOJİ)” yani nöron (sinir hücresi) ile dinbiliminin birleÅŸmesi olarak ortaya çıktı. Ancak batılı bilimadamlarınca oluÅŸturulan bu yeni bilimdalı ve bu bilimdalı altındaki tüm araÅŸtırmalar, 1400 küsür yıl önce beyine yönelik önerilen “ibadet” adı altındaki çalışmaların bilimsel açıklamaları olarak gözükmektedir.

Åžimdi isterseniz önce gelin batılı bilimadamlarının dinî konular sözkonusu olduÄŸunda beyinin nasıl çalıştığına dair yaptıkları araÅŸtırmalara bir göz atalım…

Belki de batılı bilimadamlarınca bu araÅŸtırmaların en önemli adımı Ocak 1994 yılında Scientific American dergisinde John Horgan “Dağınık İşlevler- Beyinde entegrasyonu saÄŸlayan beyin-üstü bir yapı mı var?” makalesinde bahsedilen deneyle baÅŸlamakta: Gönüllü deneklere bir isim listesi veriliyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle okuyup, her isme bir yüklem eklemeleri isteniyor. Bu deneyde pre-frontal ve cingulate kortex dahil olmak üzere beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron aktivitesinde artış gözlemleniyor. Aynı isimlerin sürekli olarak tekrarlanması ile nöron aktivitesi deÄŸiÅŸik bölgelere kayıyor. Bu deney, beynin bir bölgesinin sözcük türetmeyi gerektiren kısa süreli bellek görevi gördüğünü ancak iÅŸ otomatikleÅŸtikten sonra beynin baÅŸka bir bölümünün bu görevi devr aldığı ortaya çıkıyor.

14 Mayıs 2001 tarihli Newsweek dergisinde yayınlanan ‘’Religion and the Brain’’ isimli makaledeki Amerikalı nörolog Dr. James Austin’in kendi tecrübesine bir göz atalım. Austin, kalabalık bir yerde zihinsel meditasyonu deneyimlediÄŸinde, kendi birimsel varlığının, zaman ve mekân kavramlarının yok olduÄŸunu, ve sonsuzluÄŸu hissedebildiÄŸini belirtmiÅŸtir. Austin, bir nörolog olarak; gördüğümüz, duyduÄŸumuz ve hissettiÄŸimiz herÅŸeyin beyin tarafından oluÅŸturulup, yaratıldığını kabul etmiÅŸtir. Bu kabul ediÅŸle birlikte Austin, beynin hangi bölgesinde ne gibi aktivitler gerçekleÅŸtiÄŸini araÅŸtırmaya baÅŸlar. Ona göre bu sonsuzuluk hissine ulaşılması için, öncelikle beyinde tehditleri ve kaydedilmiÅŸ korkuları yöneten “amygdala” ve benliÄŸimizi farketmemizi ve zamanı tespit etmemizi saÄŸlayan “frontal” ve “temporal lob” akımları engellenmeli ve dış dünya ile kendimiz arasındaki ince keskin ayrımı oluÅŸturan “parietal lob” akımları sessiz kalmalıdır. Böylelikle, Austin’e göre bizim benliÄŸimize ait yüksek fonksiyonlar olarak düşündüğümüz ne varsa ÅŸuurdan ayrılır, çözülür veya silinir.

Austin gibi nöroteolojide psikologlar ve nörologlar; zaman ve mekân sınırı olmayan tecrübeler sırasında beyinde hangi bölgelerin açılıp hangi bölgelerin kapandığını tesbit etmek isteyen Pennsylvania Üniversitesinden Dr.Andrew Newberg ve onun çalışma arkadaşı Eugene d’Aguili “Tanrı Neden UzaklaÅŸmayacaktır” adlı makalelerinde yaptıkları araÅŸtırmada beynin ruhsal elektrik akımını (devresini) belirleyebilmek için beyin görüntüleme (brain-imaging) tekniÄŸini bir arkadaÅŸlarının Tibet Budist meditasyonu sırasında kullanırlar. Bu deneyde, meditasyonun en yoÄŸun devresinde dikkatin odağı olarak düşünülen “prefrontal korteks” aydınlanır ve beynin arka ve tepesine doÄŸru olan kısmı (burası zaman-mekân ve vücudun uzayda/ boÅŸlukta yön tayini ile ilgili bilgiler mevcuttur) karanlığa gömülür.

Newberg ve D’Aguili “Tanrı Niye Gitmeyecek (Why God Won’t Go Away)” adlı eserlerinde; eÄŸer duyulardan sol orientasyon bölgesine (fiziksel vücudun sınırsızlığı ile ilgili duyu yaratır) hiç bir bilgi gelmezse, beynin kendisi ve dünya arasında koyduÄŸu sınırlamalar engellenir ve bu durumda beynin sanki kendisini sonsuz ve en mahrem bir ÅŸekilde herkes ve herÅŸey ile sanki kumaÅŸ dokumasında olduÄŸu gibi birleÅŸmiÅŸ görmekten baÅŸka seçeneÄŸi kalmamıştır derken, aynı ÅŸekilde ÅŸayet duyusal verilerden yoksun kalan saÄŸ oryantasyon bölgesi (vücudun varolduÄŸu ve fiziksel mekân duyusu yaratır) ise bu defa beyin mecburen sonsuz bir mekân olduÄŸu hissine kapılacaktır diye de bir ekleme yaparlar.

Åžimdi de gelin bu makaleden tam 6 sene sonra 2007 Ekim ayı Scientific American Mind dergisindeki “Searching for God in the Brain” makalesinden Türkçeye çevirdiÄŸim bazı kısımları okuyalım…

1998 yılında, Kaliforniya Üniversitesi’nden Vilayanur S. Ramachandran epilepsi hastaları ile yaptığı çalışmaları “Phantoms in the Brain” adlı kitabında şöyle açıklamakta; Bir grup epilepsi hastalarına dini, cinsel ve sıradan kelimeler dinlettirilir ve temporal lop epilepsisi olan hastalarda en fazla duygusal reaksiyon “God-Tanrı” kelimesi söylendiÄŸinde oluÅŸmuÅŸtur.
Ramachandran, bunun sebebinin duyguları ve duygusal hafızayı yöneten beynin iç kısmındaki limbik sistemin; amygdala ve hipotalamusun anahtar bir rol oynayabileceğini ve temporal lop ile bu duygusal merkezin arasındaki bağı güçlendirerek, epileptik elektrik aktivitesinin dini duyguları canlandırabileceğini düşünmektedir.

Bu fikri daha somut bir hale Laurentian Universitesi’nden Michael Persinger, elektrik akımlarını beyindeki geniÅŸ bir nöron ağına yayarak sanal dinî duyguları yaratabilecek bir “God Helmet (Tanrı MiÄŸferi-kaskı)” icât eder. Persinger ve ekibi, bu aleti yüzlerce kiÅŸinin temporal lopları üzerinde denerler. Bu denemeler sonucunda elde ettikleri bu kiÅŸilerin bu alet ile bir varlığın varolduÄŸu hissine veya evrensel gerçekliÄŸi hissetiren kozmik bir mutluluÄŸa kapıldıklarıdır…
Ayrıca bilimadamlarının rahibelerle birlikte gerçekleştirdikleri deneyler sonucunda; Tanrıyı düşündüklerinde ve hatırladıklarında beyinde 6 değişik bölgenin güçlendiğini yani aktive olduğunu görürler. Caudates çekirdeğinde çoğalan aktiviteler, aşık olma (koşulsuz sevgi-ilâhi aşk), öğrenme ve hafızada önemli bir role sahip olan beynin küçük merkezi kısmı, vücudun sezgi ve sosyal duyularını belirleyen beynin insula kısmı, bir tecrübenin hoşnutluğunu belirleyen medial orbitofrontal kortex, duygusal farkındalığı belirleyen medial prefrontal kortex ve orta temporal lop.

Rahibelerin, dinsel deneyimler sırasındaki beynin deÄŸiÅŸik sayıdaki bölgelerinin aktive olması, dinî olgunun karmaşıklığını göstermektedir. Bunun üzerine Beauregard şöyle bir ekleme yapar: “İnsan beyninin temporal lobunda lokalize olmuÅŸ tek bir Tanrı noktası olamaz. Bu durum, beyinde her yerde tüm nöron aÄŸları vasıtası ile yaygındır.”

Yukarıda çeÅŸitli tarihlerde gerçekleÅŸtirilen deneyleri ve varılan sonuçları topluca düşündüğümüzde, bu deneylerde ortak olan bazı noktalar göze batmaktadır. Bu da; yapılan her deneyin konusu “din” adı altındaki “ibadet” çalışmaları sırasında gerçekleÅŸtirildikleri, bu çalışmanın da beyinde pek çok farklı bölgede yoÄŸun ve etkin bir aktivitenin gözlemlendiÄŸidir. Ancak belki de bana göre en dikkat çekici olan ise Bilimadamı Beauregard’ın tüm bu deneyler sonucunda vardığı genel ama bir o kadar da kiÅŸiye çok özel verdiÄŸi mesajdır: Beynimizde tek bir tanrı(!) noktasının olamayacağı ve beynimizdeki 100 milyar nöron hücresinin beynin her kısmında dua ile gerçekleÅŸen bioelektriksel beyinsel aktiviteden etkilenebileceÄŸi…

Bu açıklama ile aslında ortaya atılan bir gerçek de, gerçekten de “tanrı” kavramının böyle muazzam bir beyin ve iÅŸleyiÅŸinde yerinin olamayacağı. Yani, bu sonsuz gibi gözüken milyarlarca nöron ve nöron aÄŸlarını düşünürsek, “tanrı” kelimesi ile sınırlanmak, sonsuz-sınırsız enerjinin hücreler arasındaki seyrinde “ironik” bir durum yaratmaktan öteye götürmez bizleri. Dolayısıyla, batı bilimi beyinlerdeki “tanrı” kavramını silerek, aslında sınırsız ve sonsuz TEK’e doÄŸru adımlarını atmaktadırlar…

Üstad Ahmed Hulûsi’nin bilimadamlarının “beyin-din” ile ilgili önemli adımı atmalarından yaklaşık 8 sene önce 1984’de “İnsan ve Sırları” kitabında ilk defa detaylı bahsettiÄŸi ve daha sonra 1991 yılında ilk yayınlanan “Dua ve Zikir” adlı kitaplarındaki “beyin” ve “dua” baÄŸlantısı sadece batılı bilimadamlarına deÄŸil tüm insanlığa bu önemli adımda ışık tutacak niteliktedir. Meselâ John Horgan’ın 1994 yılındaki yukarıda kısaca paylaÅŸtığım deneyin konusu tamamen “dua ve zikir” mekanizmasının iÅŸleyiÅŸine açıklık getirici niteliktedir. Bu da şöyle açıklanmıştır:

Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibariyle bioelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan manâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.

Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaşam türü geçirir... Bildiğimiz herkes gibi...
Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!..
Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.
ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grupları arasında üretilen bioelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilâve ederek devreye sokar.
ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet geliÅŸir.”

Bilimadamlarının yukarıda aktardığım deneylerde gözlemlemiÅŸ oldukları bir baÅŸka nokta da; yoÄŸun meditasyon sırasındaki beyindeki dış dünya ve iç dünya ayrımı ya da zaman-mekân olgusunun oluÅŸtuÄŸu beyindeki bölgenin karanlığa gömüldüğü yani oraya akımın gitmediÄŸi ve dolayısıyla da deneklerin kendilerini zaman-mekân kavramından, dış dünya olgusundan soyutlanmış ve sınırsızlığı ve sonsuzluÄŸu hissetmeleri. Bu da yine 1400 küsür sene önce Hz. Muhammed (s.a.v)’nin “namaz mü’minin mirâcıdır” diyerek “namaz” adı altında anlatılmak istenen dua ve zikir çalışmasının, tamamen zihinsel ve ÅŸuursal bir yöneliÅŸin neticesinde sonsuz-sınırsız TEK’te kiÅŸinin izâfi benliÄŸinin, bedenselliÄŸinin “yok”luÄŸunu hissetmesidir. Bu konuda Üstad Ahmed Hulûsi de 1986 yılında yazmış olduÄŸu “İnsan ve Sırları” kitabının “Dünyada en önemli çalışma: Zikir” baÅŸlıklı kısmında bunu detaylı bir ÅŸeklide anlatmış ve şöyle ifade etmiÅŸtir:
Namazda okunan bütün âyetler, duâlar ve tesbihler hep zikir cümlesindendir.
Namaz ise mümkün olduğunca dış dünyadan soyutlanarak tam bir konsantrasyon içinde okunan manâları ruha yükleme yöntemidir.
Namazı bir jimnastik gibi anlamak, tümüyle cahillikten ve meselenin içyüzünü görememekten kaynaklanan ilkel bir görüştür!..
Namaz, esasen, tamamıyla öze; özünde mevcut olan Allah'a yönelme olayıdır!.. Bundan mahrum olanlar ise, bu çalışma neticesinde kendilerinde ortaya çıkabilecek o kadar değerli şeylerden
kendilerini yoksun bırakmaktadırlar ki bunun dille anlatılması asla yeterli olamaz!..”

Görünen o ki, bilimadamlarının sadece yaptıkları deneyler deÄŸil, ayrıca yazdıkları makalelerin baÅŸlıklarında (“Tanrı Neden UzaklaÅŸmayacaktır”, “Tanrı niye Gitmeyecektir”, “Beyinde Tanrı’yı Aramak”…) da hep O sınırsız-sonsuz TEK’e yöneliÅŸin izlerini görmek mümkün. Bilimadamlarınca bu yolda atılacak adımlar, tüm insanlığa 1400 küsür sene öncesinden bu zamana ve sonsuza kadar kalıcığını devam ettirecek Hz.Muhammed’in ilminin yaydığı ışığın yardımı ile olacaktır.

Çarşamba, Ekim 24, 2007


SOMUT-SOYUT

Ressam soyut bir resim yaptığında sınırsızlığı hissederek çizer. Somut olarak bir aÄŸaç, bir kuÅŸ vs. çizmez. BeklediÄŸi de resmine bakanların o çizdiÄŸi resimdeki sonsuzluÄŸu hissetmesi ve ona belirli bir anlam yüklememesidir. Ancak, biz o resmi incelemeye baÅŸladığımızda kendimize, kendi iç dünyamıza “göre” ÅŸekiller vermeye ya da o resimdeki renklerden ve renklerin akışından bir ÅŸekil, bir anlam çıkarmaya çalışırız. Elbette bu çıkarım bizim kendimizdeki duygu ve düşüncelerimiz doÄŸrultusunda olacaktır. Öyle ki, 10 kiÅŸi bu soyut olarak çizilmiÅŸ resme baksa, muhtemelen 10 farklı somut benzetmeler ve yorumlar almak mümkün olacaktır. Ancak ressama dönüp sorsak, kendisi ne hiç birine “yanlış”, ne de hepsine “doÄŸru” der. Yorum yapmaz. Sadece dinler ve seyreder yorumları, yorumcuları…

İşte bu soyut resme baktığımız gibi dünya yaÅŸamı içerisinde bazen farkında olarak, bazen de farkında olmadan yaptığımız somutlaÅŸtırma çabaları bizleri ressamın sonsuzluk ve sınırsızlığa davet için çizdiÄŸi resme bir sınır koymaktan öteye geçirmez. Çünkü bizler, yaÅŸantımızın her noktasını “anlamlı(!)” kılmak için sürekli bir somutlaÅŸtırma gayreti içerisindeyiz. “Soyut” mânâlardan oluÅŸmuÅŸ ama bakanın bakış açısına göre “somut”laÅŸan bir dünya yaratırız. Her bilgi bizde somutlaÅŸma tezgâhına girer ve gerçek anlamından uzaklaşıp gider. Öyle ki, bize ulaÅŸan her bilgiyi biz beynimizde canlandırma yani bir ÅŸekle sokmak için çalışırız. Ne kadar bir ÅŸekle bürünürse o bilginin o kadar anlamlı olacağını düşünürüz. Bu ÅŸekle sokma ise 5 duyu ile sınırlı olmamızdan dolayı görecelidir, genellemelere dayalıdır. Benzetme ve mecazlar ile pekiÅŸtirilmeye çalışılır ve mecaz ve benzetmeler esas alınarak orijinal bilgi somutlaşır, hakiki anlamından çok farklı anlamalara bürünür. Bir örnek vermek gerekirse, "cennet" ve "cehennem" kavramları hepimizin bilicinde somut bir yer, bir mekân olarak anlamlaÅŸan iki kavram olmuÅŸtur. Biz “cehennem”i kaynar kazanlar içerisinde ateÅŸler içerisinde bir mekân ve “cenneti” de insan için hoÅŸ gözüken baÅŸka bir mekân olarak somutlaÅŸtırıp, soyutluktan yani gerçek anlamından uzaklaÅŸmışız. Hakikâtte ise bu iki isim, bilincimizin yaÅŸamakta olduÄŸu iki farklı deneyimi iÅŸaret etmektedir. Bir tanesi hakikâte yani sistemin gereÄŸine göre yaÅŸamanın ve diÄŸeri ise yaÅŸamamanın bilincimizde oluÅŸturdukları anlamındadır.

Yazının başında verdiğim resim örneğinde de olduğu gibi her an somut bir şeyler oluşturma ve görme ve onu beynimize kaydetme çabasındayken nasıl soyutu algılayıp, değerlendirebiliriz ki?...

O zaman ÅŸimdi gelin “somut” ve “soyut”u felsefik ve bilimsel irdelemeye devam edelim ve bu inceleme sonucunda “somut” ve “soyut” ile ilgili farklı bir bakış açısı yakalamaya çalışıp, bunun yaÅŸamımıza nasıl olumlu bir katkıda bulunabileceÄŸini düşünelim...

Felsefik anlatımda, birÅŸeyin “somut” denilmesi için dokunulması, görülmesi ve “soyut” olabilmesi için de dile gelmesi ya da yazılması gerekmektedir. Yani “somut” olan nesnenin kendisi olurken, bu nesneyi temsil eden söz ya da yazım “soyut”tur. Buna bir örnek vermek gerekirse; gördüğümüz “çiçek” yani çiçeÄŸin kendisi somuttur. Ancak, “çiçek” ismini söylediÄŸimiz ya da onun hakkında düşündüğümüz, yazdığımız anda soyutlaşır. “Çiçek” sözcüğünün kendisi soyuttur. “Çiçek” bir kavramdır yani "çiçek" kelimesi ile ifade edilmek istenen anlam önemlidir ve kavramların da nesnel olarak birebir karşılığı bulunmaz. Yani benim bildiÄŸim ve dokunduÄŸum, gördüğüm çiçek gibi bilemediÄŸim pek çok “çiçek” olabilir. O zaman ben, bende mevcut olan bilgi çerçevesinde çiçeÄŸi algılayıp, deÄŸerlendirebilirim. Bu da çiçeÄŸin gerçek, orjinal yapısını deÄŸerlendirebildiÄŸim anlamına gelmez. İster çiçek olsun ister baÅŸka bir nesne, bir nesneye ait olan özellikleri saymak, o nesneyi tam olarak tarif etmek demek deÄŸildir. Çünkü her tarif, tarif edenin bakış açısına göre ÅŸekil alır ve somutlaşır. Felsefik açıklamadan da anlaşılacağı gibi kavramlarla somutluk arasında çok büyük bir fark vardır. Kavramlar ve o kavramların anlatmak istedikleri ile gördüğümüz ve deneyimlediÄŸimiz nasıl aynı, birebir olabilir ki???...

Bilim ise, kuantum teorisine kadar hep maddeyi “somut” yönden incelemiÅŸ, hattâ her teorinin kabulu olabildiÄŸince somut deneylerle gerçekleÅŸmiÅŸtir. Taa ki kuantum mekaniÄŸi bilimin felsefeye yönelen bir kolu gibi doÄŸmasına kadar. Kuantum teorisi ile bilim, “somut” dünyadan “soyut” dünyaya geçerek hakikâtin, gerçekliÄŸin algılanmasında büyük adım atmıştır.

Kuantum teorisinde her parçacık aynı zamanda dalgadır. (Bu arada parçacık ve dalgacık isimlerini okuduÄŸunuz anda beyninizdeki bilgiler doÄŸrultusunda bir ÅŸekle sokmaya baÅŸladığınızı ve “somut”laÅŸtırma gayretinizi fark ediyor musunuz?...) Bu fizikçileri ÅŸaşırtan bir durumdur. Çünkü bu bakış açısına kadar ki bakış açıları onları maddeyi “somut” olarak incelemeye yöneltmekteydi. Ancak ÅŸimdi kuantum teorisiyle mikro evrende atomik boyutlarda, maddenin ve ışığın dual yani ikili karakteri kabul edilmektedir. Kuantum teorisi ile “somut!!” olarak bilinen madde bazen dalga karakterine bazen de tanecik karakterine bürünmektedir ve aynı ikili karakter ışık için de gözlemlenmiÅŸ ve ışık bazen tanecik yani foton gibi bazen de dalga gibi davrandığı anlaşılmıştır.

Fizikçi Nick Rubert, dünyayı sadece baktığımız zaman madde görüntüsü veren, aslında durmaksızın akan bir dalga çorbası olarak tanımlarken, Karl Pribram ise tüm duyu organlarının mercek sistemine göre çalıştığını belirtmiş ve bu mercek şeklindeki çalışma sisteminin ise "dalga çorbası" diye tanımlanan evreni o boyutu ile algılanmasının hayli güç olduğu bildirmiştir.
Yani Karl Pribram'ın ifade etmek istediÄŸi ve bizleri Rubert'in açıklamasına yönlendirdiÄŸi nokta ÅŸudur ki; bizim algılama sistemimiz 5 duyu ile kayıtlı olmasından dolayı algıladığımız evren bize somut madde görüntüsü vermekte ve biz de bunun ötesini algılayamamaktayız. Ancak bu kayıtlılıktan çıktığımız da göreceÄŸiz ki, evren somut maddeden ibaret deÄŸil. Bu ÅŸekilde düşünmekle de bizler için “somut” olarak kabul edilen madde kavramı hükmünü yitirmeye baÅŸlayacaktır.

Kuantum teorisinin anlatmak istediÄŸini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken beyinler, yeni bir teori ile tanıştılar. O da “string” yani “sicim” teorisidir. Sicim teorisi kuantum teorisini bir adım daha geliÅŸtirerek, bildiÄŸimiz evrenin bir frekanstan yani bir titreÅŸim okyanusundan oluÅŸtuÄŸunu açılayıp, dalga-parçacık ikilemesinin ötesine geçer. Maddeyi hem dalga hem de parçaçık olarak açıklayan kuantum teorisi, sicim teorisine göre “somut” kalırken, sicim teorisi ile “soyut”a yani sonsuz anlam âlemine doÄŸru emin adımlarla ilerlenmektedir.

Bu noktada da artık kafamızdaki “somut”tan bahsetmek ne kadar gerçekçi olur, onu da bilemem. Ancak ressamın çizdiÄŸi sınırsız ve sonsuz anlamları içeren bir resimde hiç şüphesiz sicim teorisi de yine bir ÅŸekilde “somut” bir anlamlandırma olarak kalacaktır. Yani “soyut” ve “somut” içinde olduÄŸu boyuta göre isimlenir ve bilinçli olarak farkedilen “somut” olarak nitelendirilebilir. Bu bakışla “soyut” olan da bilincimizde anlamlandıramadığımız, farkedemediÄŸimiz olacaktır.

Bu bilgiler doÄŸrultusunda kendimizi ve karşımızdakilerini nasıl somutlaÅŸtırldığımıza bir bakalım ÅŸimdi…

Karşımızdaki kiÅŸileri madde beden olarak gördüğümüz sürece o kiÅŸiyi “somut” olarak algılarız. Ancak o kiÅŸiyi tasvir etmemiz de bilindik özelliklerden yola çıkarak olacağından yine “somut” bir gözlem olacaktır. Bizlerin o kiÅŸinin tüm özelliklerini bilmemize ve o kiÅŸiyi tam anlamı ile deÄŸerlendirmemize imkân yoktur. Ne kadar çok isimlerle ve o isimlerin anlamları ile deÄŸerlendirme yaparsak yapalım, isimlerin mânâlarını bilindik anlamlarla düşündüğümüz için yine belirli bir somutlaÅŸtırma sözkonusu olacaktır. Ne zaman ki karşımızdakini belirli özelliklerle sınırlamadan algılamaya çalışırız, o zaman “soyut” bakış açısına geçmiÅŸ oluruz.

Karşımızdaki kiÅŸileri ya da kendimizin beden olduÄŸu kabulü, bizi tamamen “somut” bakış açısı içersinde hapseder. Ancak madde beden ötesinde bir “ruh” beden (mikrodalga hologramik yapı) de olduÄŸumuzu düşünmek ve kabul etmek “soyut”a doÄŸru bir seyirin baÅŸlangıcıdır. Aslında “ruh” bedenin de ötesinde bir “bilinç” varlık olduÄŸumuzun kabulü ve bu yöndeki düşünce ve yaÅŸayış, “soyut” dünyasındaki seyri daha da anlamlı kılmaktadır. Bu bilinç varlık bakışı ile bakıldığında da ruh beden bakış açısı “somut” hükmündedir. Yani, ruh beden kabulü bile bilinç beden kabulüne göre “somut” bir anlam içermektedir. Åžimdi, “bilinç” varlığımızı biraz düşünelim ve hayâl etmeye çalışalım… Oldukça zorlandığımızı ve bir ÅŸekle sokamadığımızı görebiliriz. İşte, “soyut” denilen kavram için açıklayıcı en önemli unsur da “belirli bir ÅŸekli olmadığı”dır.

İşte bizim tüm yaÅŸantımız boyunca yaptığımız somutlaÅŸtırma çabaları bilmeliyiz ki bizleri hakikâti anlamaya deÄŸil tam tersi hakikâtten uzaklaÅŸtırmaya iter. EÅŸyanın yani herÅŸeyin hakikâtini anlamada en önemli adımlardan birisi “soyut bakış açısını” hayatımıza oturtmamızdır. Yani somut maddeden arınma ve bir “hiç” olduÄŸumuzu anlama çabası içinde olmalıyız. 5 duyu ile kayıtlı olan beynimizi beÅŸ duyu ötesinde bir bakış açısına yönlendirmemiz yani “soyut” olarak adlandırılan bilinç fonksiyonunun önemini fark edip, “akıl” yönlü yaÅŸamalıyız. Bir “beyin varlık” deÄŸil, “bilinç varlık” olarak bize ulaÅŸan bilgileri bilinçli, koÅŸulsuz, önyargısız, evrensel bir bakış açısı ile deÅŸifre etmeliyiz.

Son olarak, yazımı bitirmeden önce sizlerle iki ayrı şiirin birer mısrasını paylaşmak istiyorum. Bu her iki şiirde de somut dünya ile soyut dünya ile ilgili bilgiler mevcut, ama tıpkı yazımın başındaki soyut bir resmi inceleyenlerin bakış açısına bırakıldığı gibi bu iki şiiri de somutluk ve soyutluk açısından sizin bakış açınıza ve değerlendirmenize bırakıyorum.

"Senin içine girdiğim zaman
Dışımda kalıyorsun
Senin dışından bakınca
İçime sığamıyorsun."
(Özdemir Asaf)

"Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpâre geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında."
(Ahmet Hamdi Tanpınar)

Pazar, Ekim 07, 2007


YAPAY KROMOZOM (ARTIFICIAL CHROMOSOME)

Yapay zekâ tartışmaları üzerine yapılan filmlerle de güncelliÄŸini korumaya devam ederken, 7 Ekim 2007 tarihli hemen hemen tüm gazetelerde yeni bir yapay araÅŸtırma gündeme oturdu: “Yapay Kromozom”un elde edilmesi… Önce gelin bundan tam 10 yıl önce yapay kromozom çalışmaları ile ilgili fikirlerini paylaÅŸan Craig Venter’a yapay kromozomu elde ediÅŸin baÅŸlangıç hikâyesini, Eylül/Ekim 1997 yılında Scientific Watch’a verdiÄŸi röportajdan Türkçeye çevirdiÄŸim bazı önemli kısımları okuyalım:

J. Craig Venter DNA uzmanının baÅŸkanlığındaki Genom AraÅŸtırma Enstitüsü (TIGR), yapay kromozom elde ettiler. Bu konuda Venter’la yapılan Eylül/Ekim 1997 yılında Scientific Watch’a verdiÄŸi röportajdan Türkçeye çevirdiÄŸim bazı kısımları sizlerle paylaÅŸmak istiyorum:

Fikir esas olarak koromozomları sıralamaya çalışmada ve sıralamada ve daha sonra da datayı yorumlamada ortaya çıktı. Esas olarak, henüz bu sıralamayı yorumlayacak ya da çözebilecek yeterli bir software program veya bilgisayarlı bir yaklaşım yoktu. Çünkü koromozomlarımızda sadece DNA’nın %3’ü kadarı genleri çözümler….

…. Sadece basit olarak farkedilen ÅŸey: Vücudumuzdaki her hücre bilgiyi nasıl iÅŸleyeceÄŸini bilmekte. Kalp geni, tüm genetik kodu gözden geçirip, sadece hangi genler deÄŸil hangi genlerin kesin olarak kalbe özgün olduklarını bilmekte; beyin hücrelerimiz, bunu beyin için nasıl gerçekleÅŸtireceklerini bilmekte. Belki de fizyoloji altyapısına sahip olduÄŸumdandır, fikir bende çok net ortaya çıktı: “Neden hücreleri bir süperbilgisayar gibi kullanmayalım?”…

… Tüm genomu inceliyorduk ve resmin bütününden yaÅŸam hakkında bir görüş, anlayış kazanmaya çalışıyorduk. Bunu anlayışı bütünü incelemekle deÄŸil bir de en küçük genomla(mikoplazma genitalyum) -sadece 470 gendir- ele aldık… ve gördük ki; eÄŸer bu 470 genin yaÅŸamı oluÅŸturmada nasıl birlikte çalıştığını daha anlamayamıyorsak, insan genomundaki 60.000 geni nasıl anlayabileceÄŸiz?..

Oluşturduğumuz takımla mikoplazma genitalyum (mycoplasma genitalium) genlerinden her biri üzerinde hangisinin yaşam için özellikle gerekli olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Belki bu genlerden 100 tanesini göz ardı ettik ve ulaştığımız şey halâ bir yaşayan organizmaya sahip olduğumuz. Bunu denemek için, geri kalan 370 genle yapay kromozom elde ederek gerçekten de yaşam oluşturup oluşturmadığımızı göreceğiz. Eğer bunu minimalist boyutta gerçekleştirebilirsek, daha da ilerleyip, meselâ 2.000 gene sahip olan Haemophilus gribini anlayabiliriz
….”

Tarih 7 Ekim 2007… Tam 10 yıl sonra Craig Venter, genetik ÅŸifrenin okumaktan yazılmaya doÄŸru gidildiÄŸini belirterek, yapay kromozomun kimyasal malzemelerle 580 bin çift genetik ÅŸifre içeren 381 geni birbirine ekleyerek elde ettiÄŸini ilân eder. “Mycoplasma laboratorium” adı verilen sentetik kromozom daha sonra yaÅŸayan bir bakteri hücresine yerleÅŸtirilmiÅŸ ve hücrenin kontrolüyle yeni yaÅŸam biçiminin etkilerinin gözlenmesi sürecine geçirilmiÅŸtir.

Yapay kromozomu anlatırken Craig Venter’ın söylediÄŸi çok önemli bir cümle var; “genetik ÅŸifremizi okumaktan yazmaya doÄŸru gidiyoruz.” Gelin ÅŸimdi bu cümlenin anlamını düşünelim…

Önce kromozom kelimesi bize ne ifade etmekte ona bir bakalım… Bir sitoplazma ve çekirdekten oluÅŸan hücrelerden meydana geldiÄŸimizi biliyoruz. ÇekirdeÄŸin içinde ise ipliksi parçalar “kromozom” adı almaktadır.Kromozomlar da DNA zinciri ile ‘‘histon’’ denilen protein zincirinden oluÅŸur. DNA zincirleri de proteinleri sentezlemekle görevli ‘‘gen’’ adı verilen birimlerden oluÅŸur.

Bedeni makro evren kabul edip, bir zumlama (zoom in) ile içsel bir seyre dalarsak, kromozonun yerini farkedebiliyor muyuz? Beden, bedeni meydan getiren hücre grupları ve hücreler, hücreyi meydan getiren sitoplazma ve bir çekirdek, çekirdeÄŸin içindeki kromozom ve kromozomun oluÅŸumundaki DNA zinciri ve protein zinciri…ve daha da ötesi…

İşte belki de bu seyri farkediÅŸ bizler için bir OKUmadır. OKU’nup, anlaşılarsa da özümsenerek yazılabilir. Venter ve ekibi belli ki kromozomları OKU’muÅŸ, yani hücre ve kromozomun yapısına vakıf olarak, “hayy” isminin anlamını yapay kromozomu gerçekleÅŸtirerek ortaya koymuÅŸ… Ancak baÅŸka bir açıdan da baktığımızda, bir hücredeki genlerin saysız bilgiler içerdiÄŸini düşünürsek eÄŸer, yazılanlar OKU’nulacakların yanında tıpkı bir kromozomun sonsuzluk seyrindeki noktalardan bir tanesi gibi gözükmektedir. OKU’nacak ve yazılacak sonsuz oluÅŸumlar ve manâlar içinde önemli bir anlamı olan mikron boyutundaki kromozom hakkındaki bu çalışma, şüphesiz sistemi anlamada ve anlamlandırmada atılan dikkat çekici adımlardan bir tanesi.

Pazar, Eylül 30, 2007


SORGULAMA

Bir bilgeye sormuÅŸlar:
“Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?
“Terzimi severim,”diye cevap vermiÅŸ.
Soruyu soranlar şaşırmışlar:
“Aman efendim, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor?
O da nereden çıktı? Neden terzi?”
Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:
“Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü, ona her gittiÄŸimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle deÄŸildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler.”

Yukarıdaki durumda da bahsedildiÄŸi üzere kiÅŸi herhangi bir konu hakkında fikir sahibi olduÄŸunu düşündüğü zaman, o noktada bırakır “sorgulamayı”!!.. Karar verilmiÅŸtir ve beyinde o konudaki çalışma belki geçici bir süre ama büyük bir ihtimalle tamamen devre dışı bırakılmıştır. Artık beyindeki o bilgiye ait kısım, kapısı açılmayacak bir odadır…

Biz, aslında sorgulamayı belki de çok küçük yaÅŸlarda bıraktık farkında deÄŸiliz. Küçük yaÅŸlarda sorgulamaya baÅŸlayan çocuÄŸa, sorguladığı kavramlar yakın çevresi tarafından, sorguladığı herÅŸeyin kendi dışında olduÄŸu düşündürülerek, ÅŸartlandırılarak anlatılmaktıdır. Bu yakın çevrenin de aynı ÅŸekilde edindiÄŸi bilgiden kaynaklanmaktadır. Böylece bir nesil diÄŸer nesile göreceli ve ÅŸartlanmalar ışığı altında bilgi aktarımı yapar durur. Sanki “sorgulama geni” diye bir ÅŸey var ise o, aktarılamaz olmuÅŸtur… Ta ki bir düşünen beyin çıkıp da edinilen bilginin sorgulamasını yapana kadar da bu durum devam eder gider…

“Sorgulama” düşünüldüğü kadar kolay bir beyin iÅŸlevi deÄŸildir. KiÅŸide gerekli düşünce becerisi ortaya konmadan sorgulama yapması çok zordur. Hele hele dışa dönük, yani dışarıya göre yaÅŸayan bir toplumda doÄŸmuÅŸ ve yaÅŸayamaktaysak bu daha da zorlaÅŸacaktır. Çünkü, dışa dönük toplumlar (burada dışa dönük derken popüler anlamında deÄŸil, dışarı merkezli demek istiyorum) sorgulamaz. Dışında varlık algılayan, dışındakiyle ilgilenen bir toplum içinde yaÅŸayan kiÅŸi de, kolay kolay dışındakileri bırakıp da özüne yönelmeye, hakikâtini sorgulamaya ve ulaÅŸmaya çalışmaz, çalışamaz…

Bu dışarı odaklı toplumlarda yazıldığı üzere “sorgulaMA!!” yani olumsuz bir anlam olarak ortaya çıkmıştır. Hattâ sorgulayanlar toplumda kabul görmeyen, rahatsızlık verenlerdir. Çünkü, sorgulanan herÅŸey, sorgulayıcı tarafından tatmin olunana kadar devam eder. Yani iÅŸin hakikâti öğrenilene kadar. Bu aÅŸamada, çoÄŸunluk hiç düşünmedikleri, hattâ düşenemediklerinin sorgulanmasından doÄŸal olarak rahatsız olurlar. Aslında bu sorgulama, onların da özünde mevcut olan bir biliÅŸsel özelliktir. Ama hatırlatılması hoÅŸlarına gitmez. Çünkü, onlar sorgulamayıp ve onun neticesi ortaya çıkacakları bilmeden yaÅŸamanın daha kolay ve huzurlu bir yaÅŸam olduÄŸunu, “sorgulama”nın da iç huzuru bozduÄŸunu düşünerek, hakikâtlerinden uzaklaşırlar. Bu tarz yaÅŸamı seçenlerin bilinç boyutu, tasavvufta “nefs-i emmare” diye anlatılır.Yani, madde dünyası içinde sınırlanan ve beden arzu ve istekleri için yaÅŸayan ve hakikâtlerini sorgulamaktan uzak beyinler, “sorgulama” ile özlerine doÄŸru yapacakları yolculuÄŸu reddederek, hakikî, mutlak huzuru kaçırırılar.

“Sorgulama” becerisi yani mekanizması hepimizde mevcuttur. Zaten sorgulama, derinine düşünme olmasaydı, kiÅŸi kendi özüne ve hakikâtine nasıl ulaÅŸabilirdi ki?!... “Beceri” dediÄŸimiz özellik de bu biliÅŸsel mekanizmayı çalıştırmak, yani ortaya çıkarmaktır. Bu çalıştırma yollarını kullananlar da, tıpkı bir bilgisayar programı olan “google” arama motoru gibi, beyindeki o arama motorunu (sorgulama,düşünme mekanizması) kullanarak kaynaÄŸa ulaÅŸma imkânı bulabilmektedirler.Bu sorgulama kullanma kılavuzu herkesin elindedir. Yeter ki kullanmasını bilelim...

Bir ÅŸeyi sorgulamak için ilk gerekli adım, “düşünmeye” baÅŸlamaktır. Düşünme iÅŸlemi biliÅŸsel bir iÅŸlem yani “bilinçli” yapılan bir durumdur. Düşünme olmadan sorgulama olamaz. Düşünme iÅŸleminde konuya odaklanma vardır. Meselâ, size “hangi rengi seversiniz?” diye sorulduÄŸunda hemen cevap verebilirsiniz… Peki o rengi neden sevdiÄŸiniz sorulduÄŸunda? Hemen cevap verebiliyor musunuz?... İster hemen cevap verin, isterseniz biraz düşünün… aslında hep düşünme iÅŸlemi üzerindedir beyin… Tabii, burada önemli olan verdiÄŸiniz cevabın hızından çok buna bir cevap verip, verememeniz…Yani bunu bilinçli olarak düşünebiliyor musunuz, yoksa “aman canım bu ne biçim soru, ne bileyim ben, ya da bilmem seviyorum iÅŸte…” gibi mi cevapları mı tercih edersiniz?

O zaman, farkına varabiliyoruz ki, hayattaki belki de en basit hatta saçma diye adlandırdığımız sorular aslında bizler için önemlidir. Çünkü, düşünmemize, sorgulamamıza yardımcı olurlar. Düşünmeye baÅŸladığımız anda da, beyin o kelime ya da o konu hakkında ne kadar veri varsa tıpkı google arama motoruna yazdığınız bir konu gibi, bioelektrik sinyaller ile sizde mevcut bulunan tüm bilgileri tarar ve size cevapları yollar… Siz de, bilgi birikiminize (veri tabanı) göre bu TÜM bilgiyi kendinize göre deÄŸerlendirirsiniz ya da deÄŸerlendirmezsiniz. O da sizin kapasiteniz kadarı ile mümkündür.

Burada dikkat çekici olan bir baÅŸka nokta da “bilgi”dir. Yani düşünmenin baÅŸlangıç noktası olan “bilgi”. Aslında belki de sorgulamanın basit açıklaması da “bilgi”ye dayalı olmasıdır. Yani sorgulama, sizdeki bilgi birikimine göre anlamlandırdığınız dünyanızdan tatmin olmayıp, sonsuz anlamlar içeren salt bilgi kaynağına (DATA) ulaÅŸma çabasıdır. Sorgulama, bir bakıma da sınırlı kaldığımız dünyamızdan sonsuz anlamlar içeren hakikâte yolculuktur. Bu, Kurân-ı Kerîm Kıyamet Suresi 2’de de şöyle ifade edilmiÅŸ:

“Ve la uksimu BinNefsiLevvameh.
Ve (Bi-) nefs-i Levvameye (sonsuz –sınısızlığa, evrenseliÄŸe, hakikâte yönelmek ve kendini tanımak için ilk baÅŸlangıç bilinç hali; kendini levm eden sorgulayan nefs’e) kasem (yemin) ederim.”

Sorgulamak dolayısıyla düşünmek konusunda Kurân-ı Kerîmde pek çok ayet vardır ve hepsi de “düşünmeye, idrâk etmeye, anlamaya” yöneltmektedir bilinçleri…

Düşünüp, sorgulamak ve bunun neticesinde ulaşılan bilgiyi sentez yapmak ve idrâk etmek beyinde bilincimizde yepyeni açılımlara yani manalara açılmamıza, ulaşmamıza vesile olan çok etkili bilişsel bir faaliyet olduğuna göre, acaba sonsuz manalar okyanusunda Esmâ-ül Hüsnâ diye adlandırdığımız isimlerin işaret ettiği manalardan hangileri bilincimizde daha aktif hale gelmektedir?

Gelin, ÅŸimdi bazı isimleri ve manaları, “sorgulama” sürecini baÅŸlattığımızda, bilincimizde nasıl anlamlarla ortaya çıktıklarına bir göz atalım:

Sorgulama edinilmiÅŸ bilginin düşünülmeden kabul edilmeyiÅŸine iÅŸarettir, yani bir nokta koymamaktır. KiÅŸi düşünerek, araÅŸtırarak hakikâtine ulaÅŸmaya çalışır. Hakikâtine dair ulaÅŸtığı her nokta onda bir idrâk oluÅŸturur. İşte bilinçli olarak idrâk etmek ve kabul etmek “sorgulama”dan geçer. Mümin (Gaybın sonsuz sırlarına açık idrâkı oluÅŸturan)

Sonsuz manaların düşünce dünyamızda anlam kazanılır olması, bir şeklide şekillenmesi için bizde açığa çıkmış her bilginin sorgulanıp üzerinde düşünülmesi, tasavvur edilmesi gerekmektedir. Tabii bu düşünülüp,sorgulanılan bilgi ve bizde oluşmuş manâsı ile sonsuz manâlar karşısında asla kayıtlıyamayız kendimizi. Musavvir (manaları şeklillendiren)

Her derinine düşünme ve dolayısıyla sorgulama bilinçteki anlamların, daha farklı boyutlarda manalar olarak ortaya çıkmasına da vesiledir. Yani tetikleme (trigger) görevi yapar. Siz bir şeyi sorgularken ve düşünürken o düşündüğünüzden başka noktalara, anlamlara da geçişler olacaktır. Bir anlam sizde başka bir manayı besleyip, geliştirecektir. Rezzak (Sonsuz manaları besleyen)

Sorgulama, derinine düşünme ile gerçekleştirdiğimiz bu beyin çalışması sayesinde beynimizin kısıtlı kullanım kapasitesi artacaktır. Bu sorgulama ve düşünme neticesinde, öğrendiğimiz ve algıladığımız hakikâte ait her yeni bilgi, bizdeki bir kısım değer yargısı ve şartlanmaları da ortadan kaldıracaktır. Fettah (sürekli aşama kapılarını açan tüm kapanıklıkları geçirten) Kısıtlı manâ dünyamız sınırsız manâlara doğru genişleyen bir şekilde açılmaya başlayacaktır. Basît (açan yayan genişlik veren)

Sorgulama, analiz ve sentezi de içinde barındırır. Sorguladıkça, ulaşılan bilgi ile içinde bulunduğumuz ortam ve getirdikleri, yani sistem daha farklı değerlendirilebilinir. Bir başka değişle sorgulama ile ulaştığımız her bilginin sahip olduğu manâların hakikâti (yani edinilmiş bilgi-knowledge- ötesini görme) anlaşılıp, algılanıp, değerlendirme imkânı bulabiliriz. Semî (yarattıklarının her halini algılayan) ve Basîr (yarattıklarının her halini değerlendiren)

Sorgulamak, derinine araÅŸtırmayı gerektirir. AraÅŸtırdıkça sorgularsın ve düşünürsün. Bu süreç içerisinde ulaşılan bilgi ve içerdiÄŸi anlamlar, bize “göre” pek çok farklı boyutlarda, yine bize “göre” farklı kompozisyonlar ÅŸeklinde karşımıza da çıkarlar. Ancak KaynaÄŸa doÄŸru ilerledikçe, farkederiz ki,TEK ve SALT bilgi yani hakikât bilgisi bize “göre” boyutsal anlamları olan ama aslında TEK KARE RESİM’dir. Alîm (manaların oluÅŸturduÄŸu tüm kompozisyonların her halini bilen)

Sorgulama ve derinine düşünme ile beynimizde açığa çıkan bir bilişsel enerji akışı mevcuttur.Bu bioelektrik enerji akışının oluşması ve diğer hücre gruplarına geçiş yapaması bir düşüncenin belki de sorgulanarak cevap olarak anlamlanması ile daha da etkili olacak ve diğer hücre gruplarına bu enerji akışı sağlanacak ve diğer hücre gruplarının aktive olması neticesinde de hangi konu üzerinde derinine düşünülüp, sorgulanılmışsa o yönde bambaşka bir idrâk oluşacabilecektir. Nûr (açığa çıkartan idrâk ettiren, kendisiyle irşad olunan)

Sorgulamamak ve bize ulaşan bilgileri düşünmeden kabul etmek ya da reddetmek bizi hiç şüphesiz ki gerçeğe yönelmekten alıkoyacaktır. Bunun tersi yani sorgulayıp, derinine düşünmek ise, bize hakikâti anlamada yardımcı olacak anahtarlardan sadece bir tanesidir. Hâdi (Gerçeğe yönlendiren, gerçeği görmeyi sağlayan)

Sürekli sorgulamak ve derinine düşünmek, bizi bir önceki halimizden daha ileri bir noktaya getirebilecek ve eğer yaratılış programımızda da yazılmış ise bizi hedefe götürmeye yardımcı olacaktır. Reşîd (varlıkları var ediş gayesine göre hedefine ulaştıran, olgunlaştıran)
Sorgulama yaptığımızda hakikâti anlamaya, idrâka doğru bir yönelim vardır. Eğer sorgulamamız özümüze yönelik samimi ve devam eden bir sorgulama ise mutlaka bir cevaba ulaşacağızdır. Mucîb (Tüm yönelenlerin dileklerine cevap veren)

Son olarak, “Allah’a ermek isteyen beyin sorgular” demiÅŸ, Üstad Ahmed Hulûsi. O’nun bu sözünden yola çıkarak, sonsuz manâlar içerisinde 99 ismin manâlarının da içerisindeki bazı isimleri ve iÅŸaret ettikleri manâları “sorgulama ve derinine düşünme” çerçevesinde düşünüp, bu noktada anlamlandırdıklarımı paylaÅŸmak istedim. Bu yazıyı okuyan sizler de sorgulayıp, düşündüğünüz anlam dünyanızı “yorumlar” kısmında paylaşırsanız, sorgulama ve derinine düşünme sürecini noktalamayıp (.), virgül (,) ile devam etmiÅŸ oluruz.

Pazartesi, Eylül 24, 2007


KARA MADDE (DARK MATTER)

Yakamozlu bir gecede denize hiç girdiniz mi? Karanlık suda elinizi her atışınızda etrafa parlak simler saçarak yüzmenin keyfini hiç tattınız mı? Tüm vücudunuzu saran karanlığın içinde “yok” gözüken ama sizin bir el hareketinizle bir anda beliren ışıl ışıl simler… İşte “yakamoz” ve onu keÅŸfetmenin keyfi… Peki, nedir bu sim gibi, florasan ışığı gibi parlayan ve “yakamoz” adını alan karanlıkta “giz”li; ama bir el hareketi ile açığa çıkan?

Yaygın olarak bilinen yanlış bilginin (Ay ışığının suya, denize vuran yansıması) aksine, “yakamoz” bir biçimde ateÅŸ böceÄŸinin denizde yaÅŸayan versiyonu ÅŸeklindeki bir canlıdır. “Luminisens” maddesini vücudunda barındıran bu canlıya, dokunulduÄŸunda bir ışık saçar (phosphorescence in the sea). Bu canlı bir planktondur, milimetrik boyutlarda bir canlıdır. İşte bu milimetrik canlı kendisinde bulunan bir madde sayesinde karanlıkta “yok”!! gözükmekle birlikte aslında “var” ve hattâ bu ışık saçma özelliÄŸini de sadece ve sadece karanlığa borçludurlar.

Biraz daha geniÅŸ (makro) anlamda baktığımızda, bizim evrenimizdeki karanlık!! maddeler (dark matter) ve karanlık!!enerjilerin varlığı neden bizi çok ÅŸaşırtmakta???Belki de karanlık sudaki seyrimizi yeryüzüde yapabildiÄŸimiz ve gökyüzüne dokunamadığımız içindir!!!.... Gelin ÅŸimdi çıplak elle dokunamadığımız ama bilincimizin ulaÅŸabileceÄŸi bir seyahate çıkıp kara madde ile tanışalım…

Kara madde (Dark matter), evrenin bilinmeyen yönü yani karanlıkta kalan tarafı diye adlandırılmakta, ama aslında varolup, bizler tarafından algılanamayan taraf olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimadamlarına göre, bildiÄŸimiz bu evren, %70’i kara enerji (dark energy) ve %25’i kara madde (dark matter) ve %5’i adlandırabildiÄŸimiz maddelerden oluÅŸmaktadır. Kara madde, evrendeki tüm boÅŸ!!luÄŸu kaplayan, gözle görülmeyen ve atomlar arasından geçecek kadar inanılmaz küçüklükteki zerreciklere sahip olan bir toz bulutu olduÄŸu tahmin edilirken, hem ışığı vurgulayan, hem de nerede olduÄŸunu bilinememekten dolayı gizemli bir hâl almıştır.

O zaman, elle dokunamadığımız, gözümüzün algılayamadığı frekansları yok saymak ne kadar gerçekçi? Åžimdi biz yakomozu, dokunmadan ışık saçmadığı için “yok” mu saymamız lâzım?!,ya da bildiÄŸimiz maddeler dışında bilmediÄŸimiz, henüz algılayamadığımız tüm evreni belki de bir zar??? gibi kaplayan maddeyi sırf algılayamamaktan dolayı önce “yok” sayıp sonra da sanki “yok”u sembolize etsin diye de “kara” adını verip, “gizemli” etiketiyle bir tarafa mı bırakacağız??
Bakın Üstad Ahmed Hulûsi, konuyu daha da ileriye götürerek sadece “kara” olmasını deÄŸil, “madde” diye adlandırılmasını nasıl bir dille sorgulamış:

Beş duyu ile önünü görmeye çalışan insanlık, sanki, yerden göğe uzanan metrelerce uzunlukta bir çelik duvarın önünde durmakta; jilet kalınlığı kadar bir alandan, duvarın arkasını görmeye çalışmaktadır!.
Bilimin algı kaynağı gözün görme sınırları, santimetrenin on binde dördü ile yedisi arasıdır. Santimetrenin üssü -35’lerden baÅŸlayan dalga boylarından kilometrelerce uzunluktaki dalga okyanusu içinde gözden beyne giden dalga boyları okyanustan bir zerre bile deÄŸildir.

İnsanlığın evrenden algıladıklarının tamamı yüzde 4’tür günümüz bilimine göre… Geri kalan yüzde 96 bize karanlıktır. Hesaplamalara göre bunun yüzde 60 küsuru dark (karanlık) enerji ve 30 küsuru da dark (karanlık) madde… Uyarayım; burada kullanılan “madde” kelimesini, beÅŸ duyu ile algıladığınız “madde” ile karıştırmayın… İsim benzerliÄŸi olaydaki… Gerçekte, sizin algıladığınızı sandığınız gibi bir “madde”, hiçbir zaman varolmadı!
Evet, tüm bilimsel tespitler, bu göz kökenli algılanan verilere göredir…”
http://www.ahmedhulusi.org/yazi/kuranveyenicag.htm

Bilim “kara madde”nin varlığından bahsederken, yukarıda okuduÄŸumuz üzere algıladığımız ÅŸekilde bir maddenin “kara madde" olarak adlandırılan yapıyı anlatmadığını duymakla düşünce sınırlarımız zorlanmaktadır. Sınırsız, ÅŸartlanmasız düşünme becerisine sahip olamadan da bu gibi bilgileri anlayabilmek oldukça zor gözükmektedir. Biz ÅŸimdilik makro incelemeyi bir tarafa bırakıp, mikro bir incelemeye dönelim. Yani bir baÅŸka deyiÅŸle, makro evrenden mikro evrene yani beyine dönelim ve biraz da bizdeki “kara madde” ne olabilir? Bunu inceleyelim…

Size bir kağıt alın ve kendinizi tanımlayın desem, ne kadar özelliklerinizin farkında olarak kendinizi tanımlayabilirsiniz? Ya da sizin dışınızda bir kiÅŸi ne kadarını tanımlayabilir? Hattâ bu iki sorudan daha da varyasyonlu sorular oluÅŸabilir; sizin bildiÄŸiniz ama baÅŸkalarının bilmedikleri özellikleriniz, ya da sizin bilmediÄŸiniz ve diÄŸerlerinin bildikleri özellikleriniz… Bu dörtlü varyasyon, insan iliÅŸkilerinde kendimizi ve diÄŸerlerini tanımaya yardım olması açısından kullanılan “Johari Penceresi TekniÄŸi” diye bilinen bir tekniÄŸin de adıdır.

Åžimdi soruların ortak noktasına bakalım; Bilmek, tanımlamak ya da bilmemek, tanımlayamamak… Bildiklerimizi ÅŸimdilik bir tarafa bırakırsak, bilmediklerimizi “Johari Penceresi TekniÄŸi”, “Karanlık Bölge (KiÅŸinin iliÅŸkiye yansımayan, durum ve ÅŸartlara göre ortaya çıkardığı özellikleri)” ve “Yarıkaranlık Bölge (Sadece kiÅŸinin kendisinin bildiÄŸi ve baÅŸkalarının bilmediÄŸi)” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu arada dikkat çekici olan makrodaki yani evrendeki karanlık maddeyi sorgularken, kendimizin “karanlık” özelliklerine ulaÅŸmış olmamız…

Evrende keÅŸfedilmeyi bekleyen binlerce durum mevcutken kendimizi keÅŸfetmenin ve “kara” olarak bilinmeyeni keÅŸfedip ve bilinmeyeni "kara" olarak nitelendirmemenin zamanı geldi de geçiyor. Öncellikle, “kara,karanlık” gibi kelimelerin bizde oluÅŸturduÄŸu anlamın deÄŸiÅŸmesi yönünde çalışmamız lazım. Çünkü, her bilinmeyene takılan bu “kara, karanlık” sıfatı bizi daha çok bilinmeyene doÄŸru sürüklemektedir. EÄŸer, amacımız kendimizi tanımak, sınırsızlığa doÄŸru yolculuksa, o zaman ilk önce günlük hayatta bizi bilinmeze doÄŸru sürüklemesi muhtemel kavramları beynimize verdiÄŸimiz yeni bakış açısı komutlarıyla deÄŸiÅŸtirmeliyiz ve çok daha farklı bakış açıları oluÅŸturarak, anlam dünyamızı geliÅŸtirmeliyiz. Yoksa bakın aÅŸağıdaki gibi komik durumlara düşmek kaçınılmaz olur!!:

“İki kör” oturmuÅŸlar sofraya; artık “üzüm” mü, “dolma” mı, yoksa “köfte” mi yerlerken, biri diÄŸerine; “Utanmıyor musun ikiÅŸer ikiÅŸer yemeye?” demiÅŸ...
DiÄŸeri, “Allah’tan kork be adam” demiÅŸ; “Sen kör ben kör!.. Nereden çıkardın ikiÅŸer ikiÅŸer yediÄŸimi?
Cevap vermiÅŸ birincisi:“Ben, hep ikiÅŸer ikiÅŸer yiyorum da!”

Dolayısıyla, bakış açısının deÄŸiÅŸmesi için, içinde bulunduÄŸumuz önyargı, ÅŸartlanmaların ve deÄŸer yargıların sınırlamasından kendimizi kurtarmamız gerekmektedir. Çünkü her ÅŸartlanma ve deÄŸer yargısı bizi sınırsız bakıştan alıkoymakta ve hattâ sizi gözünüzün önündekini bile “gör”mekten uzaklaÅŸtırmaktadır. EÄŸer ÅŸartlanma ve deÄŸer yargılarımızdan kendimizi biraz olsun sıyırırsak, aslında bizim için “karanlık” diye adlandırılan, sonsuz özellikleri de keÅŸfetmeye baÅŸlayacağız. Sonra da göreceÄŸiz ki, evrendeki %5 bilindik madde olduÄŸu gibi, biz de sadece %5 bilindik (algılanabilir) özelliklerden mevcud deÄŸil, sonsuz özelliklerle mevcuduz. Üstad Ahmed Hulûsi de, “Kurân-ı Neden Anlamıyoruz” adlı yazısında bu özellikler hakkında çok net ÅŸu açıklamayı yapmıştır:

“…Esmâ mertebesi” olarak tanımlanan ve “Allah’ın isimlerinin iÅŸaret ettiÄŸi özellikler olarak belirtilenler, insana hitap etmesi itibariyle, insan algılama boyutuna hitap eden isimlerdir.!
İnsan ötesi, “nokta” içi projeksiyonda yer alan karanlık (mahiyeti netleÅŸmemiÅŸ) enerji, “karanlık madde” (dark matter) olarak varlığını düşündüğümüz ama algılayamadığımız yüzde doksan altılık bölümdeki sayısız varlığı oluÅŸturan nîce sayısız isimlerin iÅŸaret ettiÄŸi özellikler vardır ki, insan türü bu Allah isimlerini bilmez!...”
http://ahmedhulusi.org/yazi/kuranianlamiyoruz.htm

Sonuçta, kâh “yakamoz”, kâh “kara madde”, kâh da “alt bilinç” olmuÅŸ… Algılayanın sınırlı bakışına göre kolay kolay algılanamayan, ama hep aÅŸikâr, hep “var”!..

Son olarak, belki ÅŸunu hatırlamak lâzım:“Kör”lük beyinde görme bölgesine ulaÅŸan frekansların çözümlenememesinden doÄŸan bir durumdur. Ancak “algılayamamak” bambaÅŸka bir durum. Meselâ, seyredenler hatırlayacakladır… “Matrix” filminde Neo yeÅŸil akan kodlardan tüm sanal alemi görebiliyor, çözebiliyordu ve “Matrix 3”de de gözleri kör olsa da ana bilgisayara doÄŸru ilerlerken etrafındaki herÅŸeyi algılayabiliyor yani gerçek manâda görebiliyordu.

Bu sonsuz özellikleri ile sonsuz sayıda frekans okyanusunu Neo gibi acaba kaçımız, ne kadarını değerlendirip görebiliyoruz?

Neo kendindeki sınırsız özellikleri keÅŸfettiÄŸi anda görmenin ötesine geçti ve sistemi algılaması bambaÅŸka oldu.Dolayısıyla, biz de kendimizi keÅŸfetttikçe yani kendimizdeki sonsuz özelliklerin farkına vardıkça asıl “körlük” o zaman kalkacak ve “basit” anlamda görmek deÄŸil, “BASÃŽR” ismi ile iÅŸaret edilen yaÅŸanır hale gelecek, yani gerçek anlamda maddenin ötesindeki hakikât algılanıp, deÄŸerlendirilecek ve tüm “karanlık” ve “kara” diye bahsedilen hükmünü yitirecektir.

Salı, Eylül 18, 2007


BİR DOST'UN SOHBETİNDEN...


Bugün burada bir dost ile yaptığım sohbeti Sizlerle paylaşmak istiyorum ve aşağıdaki metin orijinal olarak O'nun kaleminden yansıyanlardır...:


"NAMAZIN KAZASI OLMAZ!..

Sanki bu cümle, suça karşı verilen iyi olmayan bir ceza imiş gibi algılanılıyor.
Yani sen bunu yapmadın, artık bir daha da yapamazsın...
Bir sonlandırma,bir moralsizlik, bir yıkım gibi algılanılıyor..

Medine’ye gidiyorsunuz, adam elinde bir kağıda hesaplamış, 15-16 yaşından beri namaz kılmadığı kaç gün geçirmiÅŸ, onları 5’le çarpmış ve sayısını bulmuÅŸ...
O sayıyı belli sikluslarla rekatlara bölmüş ve her fırsatta bunu tamamlamak için azimli bir şekilde namaz kılıyor...

OYSA, DİN olan İSLÂM’da, SÜNNETULLAH gereÄŸi geçmiÅŸin TELÂFİSİ yoktur, realitesinden perdelenmiÅŸ...

Bu düşüncesinin altında yatan ise yukarıdaki TANRININ kendisini bu rekatları tamamlarken göreceÄŸi ve “AFERİN yaHU!” diyebileceÄŸi.

Neden kazası yoktur namazın!...
Aslında soru ÅŸu, AN’ı geldiÄŸinde yapılması gerekeni bir AN! sonrasına bırakınca acaba o geçmiÅŸ AN! daki deÄŸerlendirmeye hiç bir zaman aynı ile vakıf olabilecek misiniz?

Nehir-Irmak akar köprünün altından, her bir debisi bir diğer debisi ile aynı değildir ,benzerse de .... AN!. larda öyledir, birbirlerine benzerler ancak AYNI değildirler...

Namazın kazası var sananlar, geçMİŞlerine yananlardır.
GeçMİŞiNe yanan ise, bırakın gelecekten şimdiden bile perdelenmiş demektir.
“Åžeytan onlara arkalarından yaklaşır...”

Bu kazası yoktur sözü intikam amaçlı deÄŸil, size yepyeni bir baÅŸlangıç kazandırmak içindir.Duymadın mı “DİNE girenin” , tüm geçmiÅŸ günahları silinir, anadan doÄŸmuÅŸ gibi olur...İşte kazası ile geçmiÅŸini önüne getirme, gir DİNE de yepyeni taze bir baÅŸlangıç ile algılar olayları demektir, “kazası” yoktur sözü..

Din de NİTELİK önemlidir, NİCELİK değil...
NİCELİK; beynin çalışma sistemi, nöron aktivitesi ile ilgili iken, NİTELİK; ÇOK BOYUTLU TEK KARE RESİM’deki yerini, projeksiyonunu tesbit etmektir.

Unutmayın, H.Z. Ömer, “TÜM rekâtlarımı, EBU BEKİR’in iki rekâtına deÄŸiÅŸirdim” demiÅŸtir... Sayılar, beynin çalışma sistemi –decode etme sistemi ile ilgilidir, MANA ise beynin varlığını aldığı ESMA MERTEBESİ ile ilgili...

Lütfen “namazın kazası olmaz” cümlesini bir de böyle düşünmeye çalışın, ALLAH Kaza deÄŸil “nafile-yararlı” ibadetlerimizi arttırmada bizlere yardımcı olsun.."

Pazar, Eylül 16, 2007

İÇSELLİK-DIŞSALLIK

“Bir ben var benden içre” denmiÅŸ. Ne denmek istenmiÅŸ? Bu derin anlam içeren cümleyi incelemeye “ben” kelimesi ile baÅŸlayalım…

“Ben” demekle neyi kasdediyoruz? Kendi “zat”ımızı mı? Peki nedir bu “zat”? Neleri içeriyor?... Hani, “bu iÅŸi bizatihi ben yaptım” deriz. Buradaki “bizatihi” nedir? Yani o iÅŸi “salt” kendimizin yaptığını, bizden baÅŸkasının olmadığını, yapanın sadece ve sadece kendimiz olduÄŸundan bahsediriz. Peki, o zaman bu bizim “zat”ımız neyi kapsamakta?
KiÅŸiliÄŸimizi yani bizi biz yapan, yani “ben”i “ben” yapanı… Bu da bazı sıfatlarla olmaktadır. Peki bu sıfatları kim belirliyor?!? Bu sıfatları dışardan bakan gözler mi yoksa biz yani ben mi belirliyor? İçsel bir anlaÅŸma mı yoksa dışsal toplumsal bir antlaÅŸma???...

Gelin fantastik gelebilecek bir yolculuÄŸa çıkalım… İnsanlığın hizmetine sunulan nanoteknolojiden de yararlanalım. Yani mikro olarak ya da bir atom boyutu kadar küçülüp, bir kapsüle konup, bir vücuda enjekte edilelim… Bu fantastik seyahat daha önceki “DNA” yazımda da belirttiÄŸim gibi birebir bir filmin (Innerspace, 1987) konusu olmuÅŸtur.

Bir vücudun içinde seyahatimiz baÅŸladı…. Etrafımıza baktığımızda neler görürüz? Kan damarları, hücre grupları, hücre gruplarının bulunduÄŸu mekanlar (organlar) sonra bir mekandan baÅŸka fonkisyonu olan diÄŸer mekanlara akış… Burada duralım ve bir soru soralım kendimize? Åžimdi bu görüntülediÄŸimiz, seyrettiÄŸimiz oluÅŸumlar nerede? Dışımızda mı? Yoksa içimizde mi? Biz nerdeyiz? Bir vücudun içinde mi? O vücud nerede acaba? O da nano olarak bakıldığında macro bir vücutta mı? Aslında burada sorulan sorunun cevabı hep dışarda!! gibi gözükmekte. Devamlı merkez aldığımız bir noktadan dışarı doÄŸru açılma eÄŸilimi ile baktığımızda, tabii ki beynimizden bize “dışarı” onaylaması yansıyacak.
Meselâ, bir hücrenin dillendiÄŸini hayâl edelim!! Ona soralım; “sen neredesin” diye? Hücre herhalde önce “nerede” kelimesine takılır ve bize garip garip bakar? Çünkü, onun için mekan kavramı yoktur. O sadece kendindeki kodlu bilgiyi iÅŸlemektedir. Yani kendisindeki bilgiler dolayısıyla vücuttaki görevini yerine getirmektedir ve kendinde herhangi bir mekân kavramı olmadan bu iÅŸleme devam eder. Dolayısıyla da hücre için “dışsallık” diye bir kavram mevcud deÄŸildir. Hatta o, hücre grupları ile oluÅŸmuÅŸ bir organı bile algılamamaktadır. Algıladığı anda ve bir organın parçası olduÄŸunu kabul ettiÄŸi anda, kendini “dışarda” bulacaktır!! Aslında onu dışarı atan yoktur. O, kendi kendine “dışarı oyunu”nu oynar.

Mikro hücreden makro hücreye yani bize döndüğümüzde de aynı durum geçerli. Dışımızda bir kiÅŸiye baktığımızda onu bizim dışımızda algılıyoruz ve o kiÅŸiyi kendimizdeki bilgiler kapsamında deÄŸerlendiriyoruz ve hatta karşımızdakini kendimizde buluyoruz. Bu buluÅŸu da içsel bir durum olarak kabul ediyoruz. Halbuki bu buluÅŸ dahi bir dışşallıktır!!! Karşımızdaki kiÅŸi, ne bizim dışımızda ne de içimizde!! Bir düşünün bir hücre, bir hücreye bakıp: “Sen bensin ben de sen” ya da “aslında ben sende kendimi buldum” der mi?!?...

Belki de yaÅŸantımız içinde!! (burada “içinde” diyorum ama içinde demek dışında bir yaÅŸantımızın olduÄŸunu kabul etmek deÄŸil aslında) kendimizi bir hücre gibi hissetmek ve tıpkı o hücrenin sorgulamadan kendisindekini açığa çıkararak yaÅŸaması gibi, biz de yaÅŸantımızdaki tüm oluÅŸumları sorgulamadan, kendimizdeki potansiyeli ortaya çıkararak yaÅŸamalı ve dışımızda bir dünya yanılsamasına kapılmadan, dışsallığı bir tarafa bırakıp aslında “içsel” kelimesinin bile hükmünü yitirdiÄŸi bir noktada seyrimize devam etmeliyiz.

Cuma, Eylül 14, 2007


İSİMLER VE VÜCUD

Gelin bugün sizlerle tasavvufta adı geçen bazı isimlerin (esma) vücudumuzda nasıl anlam kazandığına ya da bu isimlerin anlamlarının vücudumuza nasıl anlamlar yüklediÄŸine bir bakalım…

Bir insan vücudunu ele alalım. Ele aldığımız anda düşünce baÅŸladı. Bilgi akmaya baÅŸladı. Yani bir an ve noktanın açılımı baÅŸladı. Bu vücud sonsuz boyutta olsun… Ne başı ne sonu olsun… O zaman boyut kelimesi de hükmünü yitiriyor. (Ezel, Ebed).

Bu vücuttaki bir hücreyi ele alalım… Bu hücreyi düşündüğümüzde ona bir hayat vermiÅŸ olduk (Hayy)ÅŸimdi burada hayâl etmeye yani oluÅŸturmaya (Musavvir) baÅŸlıyoruz. O hücreye ait tüm bilgi yani data hücrede mevcuttur. Bu her hücredeki bilgi ona bir hayat verir, bir canlılık (Muhyi) Tıpkı sonsuz vücuttaki diÄŸer hücrelerde olduÄŸu gibi. Aynı bilgi tüm hücrelerde…

Her hücrenin fonksiyonu ve bu fonksiyonu ortaya çıkarma süresi bellidir daha sonra ölecek ve yerine başka hücreler oluşucaktır(Mumit ve Bâis). Ama bunların hiç birinin birbirinden farkı yoktur. Bu her hücrenin ortaya koyduğu fonkisyon isimlendirildiğinde bir vasıf, özellik ortaya çıkmaktadır.(Rahman).

Hücreler çoğalma özelliğine de sahiptirler bu sonsuz vücud içerisinde (Rahiym) ve bu oluşum her an devam etmektedir. Bu hücreler fonksiyonları gereği isim alırlar ve bu isimlerin özelliği de tek olan vücudu işaret eder(Vahid).

Her hücrenin ve toplu olarak hücre grubunun kendine özel bir görevi vardır ve benzeri olmayan şeklide fonksiyonlarını ortaya koyarlar.(Bedîi)

Her hücrenin kendine göre bir fonksiyonu olması (Fâtır) yani bir fıtratı dolayısıyladır ve farklı farklı fonsiyonlar ile farklı organlar oluşur.(Bâri)

Aslında hepsinin özü aynıdır,aynı DNA.. aynı data… Hücreler kendi iÅŸlevlerini yerine getirmektedir ve diÄŸer organları algılamamaktadır. Organlar çoÄŸul gözükmekle birlikte aslında Tek bir vücuda aittirler ve bu sonsuz vücud, tek bir datadır. Her organın kendisindeki bilgiyi ortaya çıkararak farklı bir fonksiyon özelliÄŸi göstermesi kendisindeki datanın açığa çıkması kadardır. Ancak bir organ baÅŸka bir datadan varlığını almıyordur. Her ne kadar farklı bir açılımı ya da fonksiyonu olsa da ve hiçbir organ diÄŸer organı algılamaz, ancak hepsi birbirine baÄŸlı olarak o sonsuz vücutta görevlerini sürdürürler… Bu bir oluÅŸumdur yani iradedir.(Mürîd)

Çarşamba, Eylül 12, 2007


HOLOGRAM

Rüyâlarımızda gördüklerimiz, hafızamızda kayıtlı olan tüm bilgiler ve hattâ izlediğimiz filmler aslında yaşanılan hayatların birebir yansımaları yani hologramları değil midir?

Aslının “aynı” görüntüsünü veren,TÜM özellikleri aynen yansıtan, 3 boyutlu olmadığı halde var gözüken yani hayâl olan hologram, suda ya da aynadaki aksinizde ortaya çıkıverir... 3 boyutlu kendi yansımamızı seyrederken, kendimizi bir “bütün” olarak görmez miyiz?...
Şimdi, gelin hologram ile ilgili yapılan açıklamalardan bir tanesini okuyalım:

Hologram 2 boyutlu bir objedir ancak doÄŸru yansıtma durumunda tam bir 3 boyutlu imaj yani görüntü üretir. 3 boyutlu objeyi tanımlamadaki tüm bilgiler, 2 boyutlu hologramın hakikâtinde, özünde kodludur yani bulunmaktadır. Keza, yeni fizik teorilerine göre de Tüm evren bir çeÅŸit hologram olabilir.”(Scientific American, Kasım 05, 2005)

Yukarıdaki hologram tanımı bize neyi anlatmakta?
EÄŸer 3 boyutlu hologram objenin tüm bilgileri iki boyutlu hologramda mevcutsa, iki boyutlu hologramın bilgileri TEK’de (burada boyut kelimesi otomatikman düşmektedir) yani 0 (sıfır) noktasında yani NOKTA’da mevcuttur. Yani bize göre hangi boyuttan bakarsak bakalım Tüm bilgiler holografik olarak TEK NOKTA'da toplanmıştır. Bir TEK yansıtıcı, projektör olması NOKTA’sından bakarsak, O’ndan yansımalar bizdeki kodlanmış(encoded) bilgiye “göre” çözüme ulaÅŸacak ve bizim kısıtlı algılama araçlarımız (5 duyu) yüzünden çoklu holografik görüntüler,imajlar olarak beynimizde yerlerini alacaktır.

Buradaki holografik görüntünün tek ilginç gelen yanı tabii ki 3 boyutlu olmasından kaynaklanmıyor. Herhangi bir imajı holografik bir film gibi kaydedip sonra da bu filmi parçalara ayırdığımızda (kaç parçaya ayırırsak ayıralım), o imaj aslının tüm özellikleri ile görüntü vermeye devam edecektir. Bundan da anlayabileceğimiz gibi, holografik bir film parçası BÜTÜN üzerinde kaydedilmiş tüm özelliklere sahip gözükmektedir.

Bu ÅŸekilde günümüz teknolojisinde “hologram” pek çok alanda yerini almıştır. Hologram, datanın depolanması için en uygun tekniktir. İki kesiÅŸen lazer diski, milyonlarca bilgiyi bir diskte depolayabilir. Bu iki keÅŸiÅŸen ışın holografik datayı kaydeder ve daha sonra da kullanır. http://www.sciencedaily.com/videos/2006-08-10/

Holografik olarak datanın kaydedilmesi, başta film endüstrisi olmak üzere pek çok alanda gerçekleşmektedir; Meselâ, binlerce film çok küçük bir hologram diskine kaydedilmek suretiyle tek bir disk üzerinden seyredilebilmektedir. Bilgisayar dünyasında ise, holografik kayıt teknikleri ile hologram disklere (hologram tabakalara) kaydedilen data, isletim sisteminin kapasitesi ölçüsünde mevcut datayı desifre edip okuyabilmektedir.Tıpkı bir bilgisayar gibi beynimizde TÜM bilgi-DATA- holografik olarak kayıtlı olmasına rağmen, işletim sistemimiz kapasitesi kadar yani bizden ortaya çıkan özellikler kadarıyla o bilgiyi okuyup, deşifre etmektedir. Bu deşifre olunan bilgiler de 3 boyutlu holografik imajlar olarak, mekânsızlığı mekân, zamansızlığı zaman, yerçekimsizliği yerçekimi halinde bir illüzyona dökmektedir.

EÄŸer, hologramın TEK bir BÜTÜN’ün TÜM özelliklerinin her bir noktasında orijinalini yansıtması olduÄŸunu aklımızdan çıkartmazsak, bence bu bizi baÅŸka bir noktaya yöneltebilir:

Kuantum fizikçilerinin sorguladığı evrenin hakikâti ve dolayısıyla bizim hakikâtimiz noktasına… Kuantum teorileri, objelerin belirli bir pozisyonu ve hızının olmadığı ve onun yerine olasılık dalgalarının olduÄŸundan bahsetmektedirler. Yani kuantum noktasından bakıldığında herÅŸey sabit bir akışı olan sanal parçalardan ibârettir ve bu sanal parçaların bir mekânı olmadığı için de algılayana göre her an var olup ve yok olmaktadır.

Ancak, 5 duyu algılama araçları ile koÅŸullanmış ve sınırlanmış olan bizler, tabii ki beynimizdeki eÅŸsiz ve sınırsız kapasiteden bihaber, sınırlı bir alanı "Tüm" kabul edip, o çerçevede algıladığımız ve bize göre gerçek, hakikâtte sanal olanı deÅŸifre etmeye çalışıyoruz ve bunu yaparken de TEK’in bizde yansımasının bizim dışımızda yani beynimizin dışında 3 boyutlu holografik imajlar ÅŸeklinde olduÄŸunu düşünüyoruz!!!. Hakikâtte ise, tek DATA ve o DATA’nın kendisinden kendisine seyrettiÄŸi bir TEK FİLM vardır ve hattâ bu DATA gibi sayısız DATA’lar, sayısız filmlerle her bir karede her an kendini yansıtmasıdır.




Cumartesi, Eylül 08, 2007




ANLAM

İngiliz Dilbilimi bölümünden mezun olduktan sonra hayatımın bir nokta!sında dili bilimsel olarak inceleyeceÄŸimi söyleselerdi (her ne kadar bu konuda eÄŸitim görsem de) herhalde gülüp geçerdim ama bilinen herÅŸeyin baÅŸka bir deyiÅŸle her noktanın istisnasız TEK’e hizmet ettiÄŸinden o zamanlar haberim yoktu!…

Dili bir sistem olarak gören ve niteliÄŸini, yapısını, birimlerini ve dönüşümlerini inceleyen bilim dalı olan Dilbilimi (Linguistics) ve dildeki anlamları inceleyen Anlambilimi (Semantics) bakın bizleri nasıl bir “anlam” yolculuÄŸuna götürecek…

Anlambilim, hem felsefe hem de dilbilim alanlarında bir dilin göstergeleri ile bunların anlamları arasındaki baÄŸlantıları inceler. Her iki alan (felsefe ve dilbilim) da insanların dilsel anlatımlardan nasıl anlam çıkardıklarını açıklamaya çalışmıştır. Zaten yaÅŸantımız her an bir “anlam çıkarmak” deÄŸil midir? Beynimizin içinde ya da dışında!!! konuÅŸalım, her bir an bir anlam yüküne sahiptir. Peki, bizler için bir ÅŸeyin anlamı nasıl oluÅŸur? Tabii ki, bizdeki bilgi birikimi yani bu birikime vesile olan kelimeleri kullanarak. Åžimdi siz diyebilirsiniz ki “dili kullanmadan da herhangi birÅŸeyden anlam çıkarabilirim yani hissedebilirim”. O zaman belki de düşünmemiz gereken konu, dilin sözlü dışa vurumundan baÅŸka içsel konuÅŸmaları da kapsadığıdır. Yani beynimiz aslında her an konuÅŸmaktadır!! İster bunu dışsal! yapalım yani kelimelere sesli dökelim, ister sadece düşünce bazında içsel hissedelim.

Hayat denilen sesli ya da sessiz sinemadaki (sanal dünyanın) deÄŸiÅŸik rollere bürünerek, bizleri sanal aleme gerçekmiÅŸ gibi çeken baÅŸrol oyuncuları olan “kelimeler”!...
Bizler, bu kısıtlı kalmış kelime ve onun iÅŸaret ettiÄŸi anlam ya da anlamlar doÄŸrultusunda tüm hayatımız boyunca ÅŸartlanmışız ve bu ÅŸartlanmalara göre de anlamlar çıkararak hayatımızı sürdürmekteyiz. Hatta tek hedefimizin hayatımıza bir anlam katmak olduÄŸunu düşünerek yaÅŸarız. Aslında bu durum bir ironiden öteye gitmemektedir! Hayatın bir anlamı olmadan yaÅŸamanın anlamsızlığından bahsederken hakiki ANLAM’ın verdiÄŸi mesajlardan bi haber kendi sınırlı anlam dünyamızda yaÅŸamaya devam etmekteyiz….

Åžimdi gelin bir kelime ile oynayalım; ÖrneÄŸin, ben “özdek” dersem, sizde nasıl bir anlam oluÅŸur?

“Özdek” kelimesini yalnız başına söylediÄŸimde, siz eÄŸer daha önce duymamışsanız, o kelimeye muhtemelen hiç bir anlam yükleyemeyeceksiniz.Kelimenin içindeki kısımları ayrıştırarak belki bir sonuca varmaya çalışabilirsiniz. Bu da gene kelimenin içindeki diÄŸer sözcük öğelerinin bazılarının siz de bilgi olarak mevcut olması ile gerçekleÅŸebilir, yani bilinen kelimelerden yola çıkarak bilinmeyenden bir anlam çıkarmak…

Peki, bu çıkarabildiÄŸimiz (tabii herhangi bir anlam çıkarabildiysek!!) anlam ne kadar “anlamlı” olur? Yani bir baÅŸka deyiÅŸle, “orijinal” anlamına ne kadar yaklaÅŸabiliriz?!... Bizler somuttan soyuta bir yolculuk içersindeyiz. J.Krishnamurti’nin David Bohm ile yaptığı bir sohbette de dediÄŸi üzere “düşünce beyindeki “özdeksel” bir süreçtir ve bu özdeksel süreçten kaynaklanan herhangi bir baÅŸka devinim yine özdeksel olacaktır.!”

Bu bizi çok ilginç bir noktaya getirmektedir; kelimelerin çokluÄŸu bizlere yaÅŸadığımız sistemi anlamlandırmada kolaylık saÄŸlasa gibi gözükmekle birlikte orijinal anlamları yakalamanın kelime bilgisi ile uzaktan yakından bir baÄŸlantısı olamadığı düşüncesindeyim. Düşünün bir kere hayattaki en zor ÅŸey soyut olan kavramlara anlam yüklemek ve onları çoklu sistemde yani etrafınızla paylaÅŸmaya çalışmak!! Ne kadar uÄŸraşırsanız uÄŸraşın sizin kendinizdeki orijinal bir anlam dışardan!! asla ve asla sizdeki orijini gibi algılanamaz ve anlamlandırılamaz…

Dönelim ÅŸu “özdek” kelimesine… “özdek” kelimesinin bir diÄŸer anlamı (yukardaki açıklamalarımdan belki bazılarınız çoktan anladılar) “madde” yani ingilizcedeki anlamı ile “physical matter”dır. Biz, ÅŸimdi maddeyi nasıl anlamlandırırız onu bir düşünelim…
“Madde” ÅŸimdiye kadar öğretilmiÅŸ bilgilerin ışığında bizde bir anlam oluÅŸturmaktadır. Ancak bu tamamen öğretilen ve öğrenilmiÅŸ bir bilgi karşılığı oluÅŸan bir durumdur. Yani bizi sınırlamaktadır. Nasıl mı? Mesela özdek dediÄŸimde eÄŸer kelimeyi bilmiyorsanız henüz bir anlam yüklemezsiniz, bu da sizi baÅŸka bir bilgiye götürmez. Ancak “özdek” kelimesinin anlamını öğrendiÄŸinizde yani onu anlatan diÄŸer bir kelime olan “madde”, sizde otomatik olarak mevcut olan yani yüklü duran genel bir anlamını ortaya çıkarır; “duyularla algılanabilen ve mekanik bir kütlesi olan”. Ancak, ilerleyen bilim sayesinde biliyoruz ki, madde ile ilgili pek çok teori bilinen anlamının yerine baÅŸka anlamlara sahip olarak ortaya çıkmıştır. ÖrneÄŸin, 20.yüzyılın baÅŸlarında “Elektronda maddi olan hiçbir ÅŸey yoktur. Elektron, hareket halindeki elektrik yükünden fazla bir ÅŸey deÄŸildir. Peki, negatif yükte madde yoksa, pozitif çekirdekte neden olsun? Madde yokolmuÅŸtur. Yalnızca enerji vardır!" denmiÅŸtir.

Åžimdi bu bilgi ışığında bizlerde kalıplaÅŸmış olan “madde” anlamını yitirmektedir. Düşünsenize sadece “madde”yi incelemek, deneyler yapmak yerine sadece bir kelime deÄŸiÅŸikliÄŸi bile bizdeki mevcut anlamların deÄŸiÅŸmesine neden olabilmektedir. Tıpkı “madde” yerine “özdek” denmesi gibi.

“Özdek” kelimesini incelersek de göreceÄŸiz ki; ön ek olan “öz-” ve daha sonraki ek “–de” bizleri “ÖZDE”ye yani O TEK, ÖZ’e götürmektedir. Sondaki “k” harfi de, O Tek'in NOKTA'dan açılımı! O da “madde”yi oluÅŸtursun!!!... Bu arada “madde” neredeydi???

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

RÜYÂ


Aynalı Baba, ney üflemeye baÅŸladı. Kulaklarım çok zayıflamıştı. Sesi sanki çok uzaklardan geliyor gibiydi. YavaÅŸ yavaÅŸ duyumlarımdan, daha doÄŸrusu dış görünüşümden sıyrılmaya baÅŸladım. Bir ÅŸey görmüyor, bir ÅŸey iÅŸitmiyordum. Bir süre uykuyu andırır bir halde kaldım. Bu durum çok sürmedi. Zihnim çalışmaya baÅŸladı. Fiziksel olarak bir ÅŸey hissetmezken kendimi garip bir âlemde görmeye baÅŸladım. Derin hayallere dalmıştım. Ne tuhaf! Gözlerim kapalı olduÄŸu halde görüyordum…”
(Åžehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi, A’mâk-ı Hayâl)

Bu nasıl bir olay? Dış görünüşten sıyrılmak, sonra birÅŸeyler iÅŸitip, görememek, fiziksel olarak bir ÅŸey hissedememek... Buna bazılarınız meditasyon diyebilirsiniz, bazılarınız rüya, bazılarınız ölüm deneyimi yani NDE(Near Death Experience)… ama ortak olan bir nokta var o da “bilincimiz” ve ne deneyimlersek deneyimleyelim, yaÅŸanılan her deneyim dışarı deÄŸil içeride yani beynimizin içinde gerçekleÅŸmektedir.

Rüyâ görmek de diÄŸer zihinsel aktiviteler gibi zihinsel bir iÅŸlemdir. Elimizin, kolumuzun kalkmaması, göremememiz, iÅŸitemememiz tamamen beynin rüya halindeyken kaslara sinyal göndererek onları aktif olmasını engellemesinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. EÄŸer bilimadamları, laboratuvar ortamında bilgisayarı kullanarak beyinde elektrik sinyali oluÅŸturup, insanlara bu sinyallerle istenilen görüntüyü yaÅŸattırabiliyorlarsa ve yapılan üç boyutlu ve gerçeÄŸinden farkı olmayan bilgisayar simülasyonları yoluyla aslının aynı özelliklerine sahip görüntüler elde edilebiliyorlarsa ve dolayısıyla bu görüntüleri deneyimleyen insanlar, gerçeÄŸinde olduÄŸu gibi tepkiler verebiliyorlarsa, rüyâda gördüğümüz sanal bedenler,bizlerin hologram tekniÄŸinden kaynaklanan yansımalarımız neden olmasın? Beyin kendi gerçeÄŸini!! yarattığı gibi sanalını da yaratabilmektedir. Ancak buradaki soru; gerçek ve sanalın nasıl birbirinden ayrıldığıdır. Neye göre gerçek, neye göre sanal? …

Pek çoÄŸumuz Arnold Swarzeneger’in baÅŸrolünü oynadığı “Total Recall”(GerçeÄŸe ÇaÄŸrı) ve baÅŸrolünü Tom Cruise’un oynadığı “Vanilla Sky”(Vanilya Gökyüzü) filmlerini seyretmiÅŸizdir. İşte, her iki filmin dayandığı nokta da budur: YaÅŸadığımız bu âlem, sanalsa ve bir rüyâ ise?!?….
Bazen sabah kalktığımızda rüyâlarımızı paylaÅŸmak isteriz. Bu rüyâlardan özellikle bazıları için şöyle demez miyiz?:“… aslında rüyâmda bunun bir rüyâ olduÄŸunu biliyordum; kendime bu bir rüyâ dedim..”

İşte “lucid dreaming” yani duru, saf, açık rüyalar için yapılan tanımlama da tam budur: “Halâ uykuda olduÄŸumuz halde uyanık hissetmek. Beyniniz “uyku” durumunda ama siz halâ rüyâ gördüğünüzün bilincindesinizdir. Gerçek anlamda rüyâ içinde uyanıksınızdır!!! Bu açık rüyâ hali genellikle uykunun REM(Rapid Eye Movement) döneminde gerçekleÅŸir. Rüyâdaki bu devrede (REM) gözleriniz çok hızlı hareket ederken, vücudunuzdaki kol, bacak, vs gibi kaslar hareketsizdir.

Lucid dreaming’in (açık rüya) astral seyahatten farkı var mıdır? Pek çok kiÅŸi farkının olduÄŸunu düşünmekte ve bu farkın; açık rüyâda bilincinizin vücudunuzu terk etmediÄŸi ve rüyâda olduÄŸunuz, fakat astral seyahatte ise bilincinizin serbest halde vücudunuzdan ayrılarak dolaÅŸması!!!

Sizce son teknolojik gelişmelere göre bu nasıl olabilir? Yaşadığımız her tecrübe, her an aslında beynimiz içindeki nöron aktivitelerinden başka bir şey değil mi?, beynimizin içinde oluşan görüntüler bize dışında oluşmuş gibi gelmekteyse o zaman vücudumuzun dışına çıkmak bildiğimiz yalın manada ne kadar geçerli?

Bu fikri destekler nitelikte geçen günlerde bilimadamlarının, sanal ortamda yani laboratuvar ortamında gerçekleştirdikleri deney sonucunda, astral seyahat için beyindeki dokunma ve görme merkezleri arasındaki bağlantı kopukluğunun fiziki bedenin dışına çıkıldığı hissi yaratabileceği açıklamışlardır.
İngilizce: http://news.yahoo.com/s/afp/20070823/ts_alt_afp/usscienceparanormal
Türkçe: http://www.milliyet.com.tr/2007/08/24/son/sonyas20.asp
videosu:http://www.youtube.com/watch?v=4PQAc_Z2OfQ&sdig=1
Videonun türkçeye çevirdiğim tam metni:
Sanal Beden-dışı Deneyim (Virtual out-of body Experience)

"Beden dışı deneyim sadece bedenin dışına çıkmayı -ki bu ilk unsurdur- hissetmek deÄŸil, iki baÅŸka unsuru da içermektedir; “sen sadece bedenin dışında deÄŸil ayrıca vücudundan 2-3 metre uzakta normalde odanın tavanının altında bir yükseliÅŸtesin” bakış açısına sahip yükselmiÅŸ görsel durum ve bu açıdan bedene bakıştan dolayı oluÅŸan duygular. Biz bu sanal gerçeÄŸi deneÄŸin kendi vücudunu direkt görmesini bloke etmek ya da kandırmak için kullanabiliriz…

Deneğimizin arkasına dokunduk. Kamerayı deneğin önüne değil, 2 metre arkasına kurarak dokunmayı filme aldık ve aynı zamanda bunu deneğin önüne projekte ettik. Deneğin tüm gördüğü dokunma ve kendisini kendi önünde görme; sanki kendi arkalarına dokunuyor ve aynı anda 2 metre uzaklıkta bulunan kendi vücuduna dokunduğunu da görüyor gibi çok güçlü bir his oluştururlar. Bazı denekler, gerçekten kendi sırtlarına değil, dokundukları yani sanal sırtlarına dokunmayı çok kuvvetli hissettiklerini bildirmişlerdir ki bu deneyin birinci ölçümüdür. İkinci ölçüm ise, 1 dakikalık dokunmadan sonra denekler gözleri kapalı odanın başka bir yerine yerleştirildiler ve onlara gözleri kapalı olarak tekrar eski yerlerine gitmelerini söyledik. Denekler normalde durdukları yer yerine vücudlarını gördükleri yere yakın bir bölgeye gittiler.

Vücut-dışı deneyler vücud illüzyonuna bir örnektir. Ancak siz bir gün hayali bir uzva ya da başkasının koluna yanlışlıkla sahip olduğunuz izlenimine kapılırsanız işte bu tam bir akıl oynatıcı durum halidir!! Eğer bir de bu devam eden bir hal alırsa bu durumu düzeltmeden normal hayati fonksiyonlarınıza devam edemezsiniz. Bence bu tarz durumları iki şekilde ele alabiliriz; bilim beyni aldatmada bir yol olabilir ama normal şartlar altında beynin dünyayı algılayış şekli de bilimin önemli soruları sorgulamasına yardımcı olabilecek bir çok illüzyona yol açabilir."


Son olarak, araÅŸtırmacı-yazar Sayın Ahmed Hulûsi’nin aÅŸağıdaki çok deÄŸerli bilgilerini sizlerle paylaÅŸmak istiyorum:

“…Rüyanın sistemdeki yeri ne?Rüya konusunda görülenler nasıl oluÅŸuyor… Ruh bedenden çıkıp bir yerlere mi gidiyor?Genelde, astral seyahat denen ÅŸeyin aslı, beynin yaymış olduÄŸu bir tür radar dalgalarının beyinde görüntü oluÅŸturmasıdır.Genelde, "ruh bedenden çıktı, bir yerleri dolaşıp gördükten sonra, tekrar bedene girdi" deniyor. Hayır!. Ruh bedenden çıkmadı ve bir yerlere gitmedi!. Bazı, kalp gözü açık dediÄŸimiz, keÅŸif sahibi insanlar, beyinde mevcut radar dalgalarını bir mahalle yönelterek, orayı algılıyor; ve bu arada beyinde bir görüntü oluÅŸuyor.Bu iÅŸin tekniÄŸini bilmeyenler, "ruhum bedenden çıktı, gördü, geldi" diyorlar... Ruh`un bedenden ayrılıp gitmesi, diye bir olay yok aslında bu tür algılamalarda!..Ruh`un bedenden ayrılması iki yoldan mümkündür;
1- Mutlak ölüm ile;
2- “Fetih” hâli ile.
Beyindeki veri levhaları, frekanslardır.. Beyne ulaşan frekansa en yakın frekans, beyinde hangi anlam olarak tasavvur edilmişse önceden, ona uygun suret olarak, o dalgalar beyinde açığa çıkar ve böylece rüyalar, semboller şeklinde görülmüş olur!.Bunun, bir basamak ötesi var..Hazreti Muhammed Aleyhisselâm diyor ki:
"İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!."
İnsanlar, dünya yaşamında iken uykudadır, ölünce uyanırlar!... Peki, uykuda görülen şey, rüya değil midir?. Bu durumda, demektir ki, bu dünyada gördüğümüz her şey, gideceğimiz ölüm ötesi yaşam boyutuna göre rüya hükmünde olacak, rüya olacak!..
Bu dünyada iken yaşadıklarımız, gördüklerimiz, ciddiye aldıklarımız, bir bakacağız ki, rüyadan ibaretmiş!.. Peki, gerçekte bir rüya olduğu açıklanan Dünya yaşamı görüntüleri nasıl oluşuyor?..Bu da, demin açıkladığım, melekî yapının beyindeki deşifresi ile aynı tarzda bir olay!. Aslında ben, burada beynin çalışma sistemini anlatıyorum...
Bu anlattıklarım, dünyanın bir numaralı nörofizyoloğu, Stanford Üniversitesi profesörlerinden Karl Pribram ve, ünlü fizikçi David Bohm`un, "Beyin ve Evren" konusundaki görüşleri ile aynı.. Dünyanın bu iki ünlü bilim adamı ile, bu konulardaki görüşlerimiz tamamen çakışıyor.
Bu iki hâl dışında, ruhun bedenden ayrılıp gitmesi diye bir olay yok!...”
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/oku/ (Sisteme Dair bir Açıklama)

Bir gün, her günkü gibi kalkıp ve o günün diğerlerinden farklı olduğunu nasıl anlayacağız acaba? Gerçek!hayat ne zaman bitiyor ya da ne zaman başlıyor??? Bilincimizin oyunları labiretinde bunu bulmak ancak akıl sahiplerinin işi!...

Cuma, AÄŸustos 24, 2007


MINISCULE (ÇOK KÜÇÜK)

YaÅŸadığımız sistem içerisinde halâ “göre”lere göre!!yaÅŸadığımız düşünülürse, “miniscule” yani “çok küçük” olan, “makro” yani “büyük” olan kadar bizi hep cezbetmiÅŸtir. O çok küçüğü incelemek ve o mikrodaki dünyayı sanki çok baÅŸka âlemlerde, boyutlardaymışız gibi seyretmek her zaman bizlere keyif vermiÅŸtir. Peki, acaba bu seyrettiÄŸimiz âlem bizim dışımızda mıdır?...

Åžimdi sizlere bu miniscule dünya ile ilgili bir demet video sunuyorum. Bu videolar http://www.miniscule.tv/ yetiÅŸkinler için hazırldığı 3boyutlu hayvanlar âlemi hikayeleri. Türkiye’de de Sinek Tv (http://www.snek.com.tr/?programminuscule)
tarafından da yayınlanan bu serinin bizlere yaşamdan, yaşadığımız boyuttan pek çok mesaj verdiğine kuşku yok!

Gelin hep birlikte keyifli seyirlere dalalım…

1. Sümüklü Böceğin Hayâli
http://www.youtube.com/watch?v=KXAI1FJujH4

2. Böcek Yarışı
http://www.youtube.com/watch?v=9iTorvHiQJw&mode=related&search=

3. Bayan Böcek
http://www.youtube.com/watch?v=MXbF49crDt0&mode=related&search=

4. Aşk Hikâyesi
http://www.youtube.com/watch?v=4fHUVz8up30&mode=related&search=
7. Karıncalar İşte
8.Yusufçuklar
9.Piknik
10. Az kabuk

PerÅŸembe, AÄŸustos 23, 2007


ÇOKLU EVRENLER (MULTIPLE DIMENSIONS)

Nerede bu çoklu evrenler? Ek boyutlar nerede? Nasıl birşey? Bunu nasıl hayal edebiliriz? Gelin aşağıda adresini verdiğim videoyu hem seyredip, hem de türkçeye çevirdiğim metnini okuyalım... Bir sonu olmayan, virgülle devam eden boyut konusuna "ek boyutları" ek'leyelim...

ÇOKLU EVRENLER (Multiple dimensions)
İlginç, garip bir fikre sahip insanlardan olan bir kiÅŸi ile görüşmeye gidiyorum. Onunla saat 4’de 5.Bulvar 93.sokak’taki 2.kattaki dairesinde görüşüceÄŸim. Oraya ulaÅŸmam için 4 adet bilgiye ihtiyacım var: üç boyutlu alan içinde olan her bir bilgi yani cadde, bulvar ve kat numarası (en, boy, derinlik) ve bir de 4. boyut olan “zaman". Ortak deneyimlerinizden dolayı siz bu 4 boyutu çok rahat düşünebilirsiniz; sol-saÄŸ, arka-ön, yukarı-aÅŸağı ve zaman.

İlginç ve garip gibi gözüken “ Ek boyutların olduÄŸu” fikri neredeyse 100 yıl öncesine kadar uzanmakta… İçinde yaÅŸadığımız evrenimizin 3 boyutlu bir alan olduÄŸu düşüncesi sorgulanamazdı. Ancak 1919 yılında çok da ünlü olmayan Alman matematikçi Theodore Culuso, bilinene (evrenin 3 boyuttan meydana geldiÄŸi) meydan okumak gibi bir cesaret gösterdi. O, evrenimizin bir boyuta daha sahip olduÄŸunu ve bir sebepten dolayı o boyutu algılayamadığımızı söyledi…

Theodore: “Bak” diyor burada: “ Fikrini beÄŸendim.” Peki o zaman neden geciktiriyor?

Gördüğünüz üzere Culuso ek boyut fikrini Albert Einstein’a göndermiÅŸtir. Einstein, önceleri çok heyecanlanmış, ancak bu heyecanı zamanla azalmış ve Culuso’nun ek boyut hakkındaki yazılarının yayınlanmasını iki sene boyunca bekletmiÅŸtir. Daha sonra Culuso’nun fikirleri, Einstein’ın bir gün kahve kabındaki kahveyi karıştırırken, hareketliliÄŸe dikkat ettiÄŸinde bazı ÅŸeyleri fark edip, ek boyutların olabileceÄŸini kabul ettikten sonra yayınlanmıştır. İşte Einstein’ın 1916 yılındaki fikri ÅŸunu göstermektedir; yerçekimi bilindik 4 boyutlu alan ve zaman içindeki kıvrımlar, bükülmeler ve dalgalanmalardan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Bundan 3 sene sonra, Culuso elektromanyetizmin de yerçekimi gibi dalgalanma yapabileceÄŸini, giderek yayılabileceÄŸini ve bu dalgalanma, yayılma için bir alana ihtiyacı olduÄŸunu ve dolayısıyla bunun için gizli bir ek boyut olabileceÄŸini ortaya koymuÅŸtur.

Eğer Culuso haklıysa, o zaman nerede bu ek boyut? Bu ek boyutlar nasıl bir şey ve biz bunu hayal edebilir miyiz?

Culuso’nun fikrine ek olarak, İsveçli Fizikçi Auster Klein alışılmadık bir cevapla karşımıza çıkar:Klein: “Åžuradaki trafik ışıklarını destekleyen kablolara bir göz atın. Buradan oradaki kablolara baktığımda herhangi bir kalınlık gözlemleyemiyorum. Bu mesafeden baktığımda her bir kablo sadece bir boyutu olan bir çizgi olarak gözükmekte. Ancak bir düşünün… EÄŸer kabloya çok yakından bir karıncanın gözünden baksaydık, o zaman uzaktan tek bir çizgi gibi algıladığımız kablo, ikinci bir boyuta bürünmüş olarak gözükcekti bizlere. O bakış açısı ile de karınca öne- geriye ve saat yönüne-saatin ters yönüne hareket edebilecektir.”

Dolayısıyla, boyutlar iki şekilde çeşitlilik gösterebilir; bir kablonun boyu gibi uzun ve açılmış yayılmış olabilir ya da çok küçük ve dairesel bir yönde kıvrılmış ve sarılmış olabilir. Culuso ve Klein, evrenimizin yapısının bir kablonun yüzeyi gibi olabileceğini ve bildiğimiz 3 boyutun dışında büyük ve genişlemiş, ek boyutların olabileceğini, ya da bu boyutların milyarlarca defa katlanarak bir atomdan daha da küçük bir boyutta olabileceğini ve bundan dolayı gözle görüp, algılamanın çok zor olabileceği gibi çok önemli bir fikir ortaya attılar. Yani, evrenimizin 3boyuttan oluştuğu algısı doğru olmayabilir ve bizler çoklu boyutlu bir evrende yaşıyor olabiliriz.

Peki bu ekstra boyutlar neye benziyorlar?

Culuso ve Klein şöyle bir fikir ortaya attılar:EÄŸer milyarlarca defa küçültürsek, sonuda çok küçük kıvrılmış tek bir boyut elde ederiz ki bu boyut uzayın ya da tüm evrenin her noktasında mevcuttur. Tıpkı karıncanın trafik ışığı kablosundaki dairsel boyutu keÅŸfetmesi gibi… Teoride, milyarlarca küçük olan karınca bile bu çok küçük kıvrılmış, katlanmış dairesel boyutu keÅŸfedebilir. "Ek boyutların olduÄŸu" fikri sicim teorisinin de merkezini oluÅŸturur. Hatta sicim teorisi matematiÄŸine göre kompleks yani karmaşık küçük ÅŸekillerde kıvrılıp, katlanan sadece bir deÄŸil 6 ek boyut mevcuttur.

"EÄŸer sicim teorsi doÄŸruysa o zaman çok daha fazla boyutlar olduÄŸunu kabul etmeliyiz ki bu da çok heyecan verici bir ÅŸey…”

“EÄŸer teorileri bir bir ele alırsak, ortaya ekstra boyutların olduÄŸu çıkıyor ve bu da doÄŸanın bir parçası…”

“Ekstra boyutlar hakkında konuÅŸtuÄŸumuzda gerçekten de etrafımızda gördüğümüz boyutların aynısı olan uzayın ekstra boyutlarından bahsediyoruz ve tek fark ÅŸekilleri…”

Ancak, bu çok küçük kıvrılmış, bükülmüş özel şekildeki ekstra boyutlar, günlük hayatımıza nasıl bir etkiye sahipler?

Sicim teorisine göre “ÅŸekil” herÅŸey demek… Mesela, ÅŸekline göre bir fransız kornosu binlerce deÄŸiÅŸik nota yaratabilir. TuÅŸlardan bir tanesine bastığınızda, notayı deÄŸiÅŸtiriyorsunuz çünkü kornonun içindeki havanın çınladığı alanın ÅŸeklini deÄŸiÅŸtiriyorsunuz ve sicim teorisindeki kıvrılmış, bükülmüş alansal boyutların da benzer yöntemle çalıştığını düşünüyoruz. EÄŸer sicim teorisinin ortaya koyduÄŸu bu 6 boyutlu ÅŸekillerden birisinin içine girebilecek kadar küçülürsek, birbiri ardına kıvrılan ve bükülen bu ekstra boyutların sicimleri (evrenin hareket eden ve titreÅŸen temel parçası) nasıl etkilediÄŸini göreceÄŸiz. Bu da doÄŸanın gizemlerinden birini çözmede bir anahtar olabilir!!

Salı, Ağustos 21, 2007

BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT

Yukarıdaki baÅŸlık size ne hissettirdi bilmek çok isterdim… Çok ilginç cevaplar geleceÄŸini tahmin ediyorum… Yazımın sonundaki yorum kısmına bu yazıyı okumadan ne hissettiÄŸinizi yazarsanız ben ve diÄŸer okuyanlar öğrenme imkânına kavuÅŸuruz.“Boyut” konusunun çok “boyutsal” olduÄŸunun farkında olarak bu konuyu ele alıyorum. Dolayısıyla yazacak ve inceleyecek çok fazla ÅŸey var ve bu sebepten "boyut" ile ilgili yazıların devamının geleceÄŸini ÅŸimdiden hissediyorum….

Peki, o zaman “boyut” kelimesinin bizlere neler ifade ettiÄŸi ile baÅŸlayalım mı? “Boyut” nedir?” desem nasıl cevap verirdiniz? Hiç hayatımızda “boyut” kelimesini ne denli kullandığımızı fark ettik mi? Mesela; “bu iÅŸin boyutları çok büyük”, “bu boyutta hiç düşünmemiÅŸtim”, “kendimi bambaÅŸka bir boyutta hissettim”vs… liste uzar gider…Hani küçükken çoÄŸumuz arkadaÅŸlarımıza çizerek sormuÅŸuzdur: “düz bir çizgi ve o çizginin tam ortasına çizilmiÅŸ yarım daire. Bu nedir?”diye. Cevap basittir: “yukardan bakıldığında büyük ÅŸapkası olan bir meksikalı bir duvara oturmuÅŸ!!”… Sadece bir çizgi ve yarım daire olarak gördüğümüz baÅŸka bir açıdan-boyuttan bakıldığında daha farklı bir anlam almaktadır ya da bir zamanlar epey yaygın olan "Stereogram" (Åžaşı Bak Åžaşır); resimlere ÅŸaşı!! bakarak arka plandaki imgeleri 3 boyutlu görmek http://www.lazland.com/sasibak/... Buna benzer çok bilmece ve illüzyon mevcud… Nedir bunları farklı anlamlara sokan? Bir açıdan yani boyuttan bakıldığında noktalar ve çizgiler, daireler ama baÅŸka bir boyuttan- açıdan bakıldığında bambaÅŸka durumlar, imgeler…

Son zamanlarda bilimadamları “boyut” konusu üzerinde çok fazla durmakta ve boyutu-çoklu boyutları (multiple dimensions) açıklamaya çalışırken belki de bizlere kendimizle ve sistemle ilgili çok önemli ipuçları vermektedirler…

Åžimdi sizlerle “boyut”la ilgili yazılmış makaleden bir açıklamayı paylaÅŸmak istiyorum: Bu makale sadece boyut deÄŸil 11 boyuttan bahsediyor… Malum günümüzde artık bildiÄŸimiz ve içinde yaÅŸadığımız 3 ve zamanı da eklersek dört boyuttan daha öte boyutlar olduÄŸu sıkça tartışılmakta ve kabul edilmektedir… Bu yazıda en ilginç olan cümle bana göre ÅŸu: “… Biz sadece 3 boyut ve bir de zamanı gözlemleyebiliyoruz çünkü diÄŸer 6 boyut kıvrılmış, katlanmış, sıkıştırılmış…”
http://searchsmb.techtarget.com/sDefinition/0,,sid44_gci878923,00.html

İşte burası çok ilginç… 4 boyutu gözlemlerken gözümüzün ve algılamamızın ötesinde duran boyutlar var ve biz bu boyutları bu 4 boyutun içinde oldukları halde algılayamıyoruz!! Nasıl algılayabiliriz ki … Herhangi bir canlının, bu ister bir bitki ya da havyan ya da bir insanın herhangi bir parçası olsun, onu ele alıp, mikro düzeyde incelemeye baÅŸlasak neler görürüz hepimiz biliyoruz…3 boyutu belki de aÅŸan bir durum… Bu konuda pek çok video mevcut. Yani makro düzeyde de incelesek aynı sonuç…çok katmanlı- boyutlu bir durum… Bu bizi nereye götürüyor; ne kadar katman olursa olsun ne kadar algılama araçlarımızla algılayabilirsek algılayalım, “TEK” bir bütünden öteye gitmemiÅŸ oluyoruz. Mesela, elimizi ele alalım ve baÅŸlayalım onu mikro düzeyde “zoom in” yani zoomlama yaparak incelemeye…hücre, atom ve bilinen son nokta string yani sicim boyutu…ya da “zoom out” yani uzaklaşırsak (aslında terim olarak kullanıyoruz dikkat edersek uzaklaÅŸtığımız bir ÅŸey yok aynı noktadayız) sicim noktasından ele ve elden de “TEK”e ulaÅŸmış oluyoruz. Peki biz hareket halinde miydik? “Hayır” ama nasıl bu kadar boyutu yaÅŸadık? Nerede yaÅŸadık? Tabii ki “bilincimiz”de ve bilimcimize ulaÅŸan datadan yani salt saf bilgiden deÅŸifre edebildiklerimiz doÄŸrultusunda bu incelemeyi yaptık ve her noktasını kendimizce yani bilincimizin idrakına “göre” adlandırdık… O zaman “boyut” ne oluyor? Katmanlar, pek çok alem… hepsi de algılamamıza göre varolmakta… Bir noktadan baÅŸlayarak oluÅŸan bir sınırı olmayan TEK’ten açılan sonsuz noktalar…!!!

“… tüm mertebeler kiÅŸinin özünde mevcuttur!. Tıpkı bedende hücreler boyutunun, hücrelerin içinde genler boyutunun, onun özünde proteinlerin, onun özünde moleküllerin, onun özünde atomların, onun özünde dalgaların, stringlerin olması gibi... Ve dahi her boyutun kendi özelliÄŸine göre ÅŸuuru olması gibi... Algılayanın kapasitesine göre tespit ettiÄŸi mertebeler veya âlemler veya boyutlar diyebileceÄŸimiz ÅŸekilde...”Daha detaylı bilgi için “Boyutlar hakkında” adlı yazıyı okumanızı öneririm.
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/oku/oku20.htm

Son olarak -" boyut" söz konusu olduğunda bir sona ulaşmak biraz zor ama- sizlerle çok ilginç bir videoyu paylaşmak istiyorum.Aşağıda yine ingilizce bilmeyenler için çevirdiğim türkçe metni yayınlıyorum:
10. Boyut (10th dimension)
http://video.google.com/videoplay?docid=4280922161474483340&q=string+theory

Bir nokta ile başlıyoruz. Geometriden bildiğimiz gibi ölçüsü ve boyutu olmayan, sadece sistemde bir yeri olan hayali bir fikir. İkinci bir nokta da başka bir pozisyonu anlatmak için kullanabilinir. Ama ikisi bir arada belirli bir ölçü olabilir; birinci boyutu oluşturmamız için tek yapmamız gereken tek şey iki nokta arasına bir çizgi çekmektir. Böylelikle, derinliği ve eni olmayan sadece boyu olan ilk boyutsal objemiz oluşur.
1.Bir çizgi

İlk boyutsal çizgimizi alıp, bir baÅŸka çizgi ile çapraz bir ÅŸekilde birleÅŸtirirsek 2.boyutu elde etmiÅŸ oluruz.Elde ettiÄŸimiz bu objenin eni ve boyu olmakla birlikte derinliÄŸe sahip deÄŸildir. Daha üst boyutları hayal edebilmek için ÅŸimdi ikinci çizgiyi birinci çizgiden ayıralım.Åžimdi 2 boyuttan oluÅŸmuÅŸ bir nesil düşünün “yassı-düz” olan… Acaba nasıl bir ÅŸey olurdu “yassı-düz” olarak 2 boyutlu bir dünyada yaÅŸamak? Sadece eni ve boyu olan iki boyutlu canlı sanki oyun kartındaki papaz gibi…Åžuna bir gözatın…Yassı-düz ÅŸekilde olan bu canlının sindirim sistemi olamaz. Çünkü sindirim borusu olduÄŸu takdirde onu yukardan aÅŸağıya iki parçaya ayırır! Yassı olan canlılar bizim üç boyutlu dünyamızı ÅŸeklillerle ve 2 boyutlu kesitsel algı araçları ile algılarlar. Mesela baÅŸlangıçta küçük bir nokta olan balon, içi boÅŸ bir daire oluyor ve açıklanamaz derecede belli bir boyuta ulaşıyor ve sonra da büzüşerek baÅŸlangıç noktası olan noktaya dönüyor. Bizler, insanoÄŸlu “yassı-düz” olan yani 2 boyutlu canlılara garip gelebiliriz.
2. Ayrım

3.boyutu hayal etmek, bizim için en kolayı. Çünkü, bizler yaÅŸantımızın her anında bu boyut içerisindeyiz. Üç boyutlu bir objenin eni, boyu ve derinliÄŸi vardır. İşte size 3.boyutu tarif etmenin baÅŸka bir yolu… Masanın üzerinde duran gazetenin üzerinde dolaÅŸan bir karıncayı ele alalım ve gazetenin üzerinde 2 boyutlu dünyada yürüyen “2 boyutlu” olarak farzedelim. Gazete ortadan ikiye katlandığında, “2 boyutlu” karıncamız için bir yol oluÅŸturmuÅŸ olacağız ve onu 2 boyutlu dünyasını sihirli bir ÅŸeklide yok edip, aniden baÅŸka bir boyuta aktarmış olacağız. Bunu 2 boyutlu objeyi alıp, katlayıp 3 boyutlu hale getirerek gerçekleÅŸtirmekteyiz. Bizim için diÄŸer boyutları anlamak 3.boyutu bir kez daha inceleyerek daha kolay olacaktır. 3.boyutu ÅŸu ÅŸekilde düşünebiliz: 3.boyut, bir noktadan diÄŸerine katlamak suretiyle geçtiÄŸiniz boyuttur.
3. Kat / Kıvrım

Tamam… İlk 3 boyut ÅŸu sözcüklerle tanımlanabilir; uzunluk, geniÅŸlik ve derinlik.Hangi sözcük 4.boyutu tanımlamada kullanılabilir? 4.boyutu tanımlamak için “süreç” kelimesini kullanmak bir cevap olabilir. Kendimizi bir dakika önceki halimizi ve ÅŸu anki halimizi düşünelim ve bir dakika önceki hal ile ÅŸu anki hal arasına çekilen çizgi, 4.boyuttaki bir çizgi olabilir. EÄŸer, vücudunuzu 4.boyutta görmek isterseniz, kendinizi uzun ve kıvrılan bir yılana benzetin; bir uçta embiriyotik hücre içinde olan ve öbür uçta kaybolan... An ve an 3.boyutta yaÅŸadığımız için sanki 2 boyutlu “yassı-düz” bir ÅŸekilde yaÅŸamaktaymışız gibi gelmektedir. Nasıl ki, 2 boyutlu canlılar bir üst boyuttaki objeleri 2 boyutlu kesitsel algılama araçları ile algılıyorlarsa, 3 boyutlu olan bizler de kendimizdeki 4.boyutu 3 boyutlu kesitsel algılama araçları ile 3 boyutlu olarak algılamaktayız.
4. Çizgi

Çeldirici olan durumlardan bir tanesi de, bir boyutun diÄŸer boyut içerisinde sıkışıp kalması; burada aÅŸağıda yani içinde bulunduÄŸumuz boyutta bir üst boyuttaki hareketlerimizden haberdar olamayabiliriz!! İşte sizlere basit bir örnek… Uzun bir ÅŸerit halinde bir kağıt alın ve kıvırarak iki ucundan katlayarak bir çizgi çizin aÅŸağıya doÄŸru. Çizgimiz arkaya doÄŸru çizildiÄŸinde doÄŸal olarak kağıdın her iki tarafında da olacaktır. Ilginç olan ise, ÅŸeridin sadece bir tarafı olduÄŸudur. Dolayısıyla, bu 2 boyutlu bir objenin temsili örneÄŸi olmalıdır. Bunu şöyle de açıklayabiliriz;2 boyutlu “yassı-düz” canlılar da aynı biraz önce çizdiÄŸimiz gibi çizgi boyunca seyahat ettiklerinde ve arkaya doÄŸru ilerlediklerinde 2.boyuttan 3.boyuta geçmiÅŸ gibi hissedeceklerdir. Ancak gerçekte dönüp, kıvrılıp durmalarına raÄŸmen onlar sadece düz bir çizgi üzerinde seyahat etmektedirler!!! 4.boyut “zaman” bize geçmiÅŸten geleceÄŸe sanki üzerinde hareket ettiÄŸimiz düz bir çizgi gibi gelmektedir. Ancak, 4.boyuttaki bu düz çizgi, hareket eden ip gibi bir üst boyutta dönüp, kıvrılmaktadır. Böylece, uzun kıvrılan bir yılan içerisinde gibi olan bizler kendimizi bir yandan 4.boyutta düz bir çizgi üzerinde hareket edermiÅŸ gibi hissederken, diÄŸer yandan 5.boyutta olmaktayız. Bu boyut, bir anı dallara ayırabileceÄŸimiz çoklu seçenekler, yollardan oluÅŸmaktadır. Bu seçenekler ya da yollar bizlerin tercihleri, ÅŸansı ve baÅŸkalarının etkilemeleri ile meydana gelmektedir. Kuantum fizik, bize dünyamızı oluÅŸturan atomaltı parçacıkların olasılık dalgaları tarafından çarpıştırıldığını aktif bir gözlemle anlatmaktadır. Resimde kendimizi ÅŸuraya çizdiÄŸimizde, 4.boyutun sonundaki çizgide, “zaman” olarak tecrübe ettiÄŸimiz 5. boyuttaki olası geleceÄŸe nasıl kararlı, net bir biçimde çarpıştığımızı görmeye baÅŸlayabiliriz.
5. Bölünme

Neden çocukluÄŸumuza geri dönüp, kendimizi ziyaret etmiyoruz?!... Belki de oraya 4. boyutu 5. boyuta katlayıp, geçmiÅŸe doÄŸru zaman ve mekan sıçraması yaparak ulaÅŸabiliriz. Mesela, çocukluÄŸunuzda bir ÅŸey icat etmiÅŸ olun ve bu icat sayesinde ÅŸimdi ünlü ve zenginsiniz. 4.boyutlu kendimizi ÅŸu anda 5.boyuta geçirelim…ama ne kadar buradan oraya geçsekte büyük bir icat gerçekleÅŸtirdiÄŸimiz o zamana dönmek ÅŸu andaki zaman versiyonunda uygun bir opsiyon yani seçenek olmayacaktır. Ne kadar seçenek, ÅŸans ve aksiyon olursa olsun bulunduÄŸunuz yerden o zamana dönemezsiniz… O dünyaya tekrar ulaÅŸmak için iki yol var. Bir tanesi, zamanda geri yolculuk; bir ÅŸekilde icatı gerçekleÅŸtirmenize sebep veren olayları tekrar yaÅŸamanız ve olayı tetiklemek ve gerçekleÅŸip gerçekleÅŸmediÄŸini görmek için 4.ve 5.boyutlarda seyahat etmek…bu olabilir ancak yanlış yolda yani bambaÅŸka bir yolda devam edebilirsiniz… Kat edebileceÄŸiniz kısa yol ise, 5.boyutu 6.boyuta doÄŸru katlamak ya da bükmek… Bu, bize bulunduÄŸumuz andan baÅŸka bir boyuta atlama imkânı verir.
6. Katlama/Bükme

4.boyutu anlatırken, bir alt boyutu tek bir nokta olarak kabul ettiÄŸimizi varsaydık. 4.boyut bir dakika önceki evreni bir sonrakine birleÅŸtiren bir çizgi ya da en büyük resim olabilir… 7.boyuta doÄŸru ilerlerken, bir çizgi düşünelim ve bu çizgi ile tüm 6 boyutu tek bir nokta olarak farzedelim. Bunu yapabilmek için, büyük patlamadan bu yana tüm olası zaman çizgilerini evrenimiz için tüm olası sonları -biz buna sonsuzluk diyoruz çoÄŸu kere- birleÅŸtirmemiz ve hepsini tek bir nokta olarak kabul etmemiz gerekmektedir. Bu nokta içindeki tüm olmuÅŸ ya da olası zaman dilimleri 7.boyutta bir nokta ve bu nokta da sonsuzluktur.
7. boyutta bir nokta

Biz sonsuzluğu 7.boyutta bir nokta olarak tarif ettik. Ancak biz sadece resmin bir kısmını hayal edebildik. Eğer 7.boyutsal bir çizgi çizersek o zaman 7. boyuttaki noktanın ne olacağı konusunda düşünmemiz gerekmektedir.Çünkü, çizeceğimiz bu çizgi bu nokta ile birleşecektir. Peki o zaman sonsuzluktan daha fazla bir şey olabilir mi??? Cevap şu olabilir ve tamamen başlangıç durumları bizim büyük patlamadan farklı bambaşka sonsuzluklar olabilir. Değişik başlangıçlar değişik evrenler oluşturabilir yani temel fizik kuralları; yerçekimi ya da ışık hızı gibi aynı olmayabilir ve o evrenlerdeki başlangıcı ve tüm sonlarıyla bundan kaynaklanan zaman birimleri ya da çizgileri bizim evrenimizdeki gibi olmayıp tamamen farklı olabilir. Dolayısıyla 7.boyutta çizdiğimiz çizgi sonsuzluklardan birine eklenebilir. Bu da bizi 7.boyuttan uzattığımız bir dalın yani çizginin başka bir sonsuzluğa götürmesi olacaktır. Böylelikle 8.boyuta geçmiş oluruz.
8. Ayrım/ Bölünme

Eğer bizim iki boyutlu düzlem içinde yaşayan karıncamız iki boyutlu gazete üzerindeki iki boyutlu dünyasını katlayarak 3. boyuta geçmesi ve sihirli bir şekilde bir lokasyondan kaybolması ve başka bir lokasyonda belirmesi olası ise, biz de bir noktadan herhangi bir boyuta sadece herhangi bir üst boyutu katlayarak geçebiliriz. 9.boyutu hayal ederken aynı kurallar uygulanabilir. Eğer 8.boyutsal çizgiden başka bir çizgiye atlarsak aynı şey olabilir. Çünkü 8.boyutu 9.boyuta katlamış oluruz.
9. Kat/Kıvrım

1.boyutu tartışmadan önce, noktanın geometrik kavramı olan 0.boyutla baÅŸladığımızı söyleyebiliriz. Bir nokta sistemde bir lokasyon yani yeri göstermektedir. 1.boyut noktalardan iki tanesini alıp bir çizgi ile birbirlerine birleÅŸtirir. 4.boyutu hayal ettiÄŸimizde, sanki 3 boyutsal alan ve bir tek nokta olarak görmekte ve 4.boyutsal çizgiyi sanki deÄŸiÅŸik bir durumu temsil eden baÅŸka bir noktaya doÄŸru çizmekteydik. ÇoÄŸunlukla bu çizgiye “zaman” adını veririz.7. boyutta ise, büyük patlamadan oluÅŸmuÅŸ ve olabilecek tüm olası zaman çizgilerini tek bir nokta gibi ele aldık ve tamamen deÄŸiÅŸik bir evren için, olası tüm zaman çizgilerini temsil eden tek bir noktaya zaman çizgisi çizdik. Åžimdi 10.boyuta geçerken, tüm olası evrenlerin tüm olası zaman çizgileri için tüm olası dalları düşünmemiz gerekmektedir. Åžu ana kadar iyi gittik… Ancak, burası bizim de tıkandığımız yer… 10.boyutu devam eden bir daire ve bir çizgi gibi düşüneceÄŸiz. Daha sonra baÅŸka o çizgiyi çizebileceÄŸimiz bir nokta hayal edeceÄŸiz. Fakat gidecek de fazla bir yer kalmadı. Ancak tüm olası evrenler için tüm olası zaman çizgilerini 10.boyutta tek bir nokta olarak düşündüğümüzde yolculuÄŸumuzun bitmiÅŸ olduÄŸu ortaya çıkmaktadır. Sicim teorisinde fizikçiler, 10.boyutta titreÅŸen süper sicimlerin evrenimizi ve diÄŸer olası evrenleri meydan getiren atomaltı parçacıklar olduÄŸunu bizlere söylemektedir. Bir baÅŸka deyiÅŸle,10.boyutun dahilinde olan tüm olasılıklar,10 boyutu birbiri ardına inÅŸa edererek kendimiz için oluÅŸturduÄŸumuz bir kavram olarak ortaya çıkacaktır.
10. Nokta

Not: Bu animasyon, “10.boyutu hayal etme” adlı yeni bir kitabın ilk kısmınından alınmış fikirlerden oluÅŸmuÅŸtur. Bu ÅŸekildeki düşünme, string yani sicim teorisinin kabul edilebilir bir açıklaması olmadığı halde, pek çok insanı “bizlerin gerçeÄŸi nasıl oluÅŸmuÅŸtur” diye düşündürmeye teÅŸvik edicidir. Daha fazla bilgi ve tartışma için aÅŸağıdaki adrese baÅŸvurabilirsiniz.www.tenth dimension.com

Son olarak, bu konuyu "nokta(.)" değil "virgül(,)" koyarak "şimdilik" kapatmak istiyorum,:

" ..."K" misalinde olduğu üzere, çizgideki bir noktadan açının oluşması benzeri tüm evrenler yalnızca bir açı içindekilerdir. Uzun çizgide ise bunun gibi sayısız "nokta"lar vardır. Ötesi ise tefekkür dışıdır!...
" http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insanvedin/insanvedin19.htm

"...Noktadan oluşan sonsuz sayıda koni... koni içre koniler!..."
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insanvedin/insanvedin38.htm

"...Tasavvuf erenleri, tasavvuftaki yolculuğu "başladığı noktaya gelen daireyi tamamlamaktır" diye tarif etmişlerdir..."
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insanvedin/insanvedin19.htm

Görünen o ki, boyutlar konusunu anlamak için başlangıç "nokta"sı ismi üzerinde "nokta"dan geçmekte galiba.. O da öyle bir "nokta" ki sonu olmayan, sonsuz... Siz ne dersiniz?

PerÅŸembe, AÄŸustos 16, 2007

ROBOT İNSAN

İnsanların robotlaÅŸtıkları, robotların insanlaÅŸtıkları bir devirdeyiz… Fazla söze gerek yok, aÅŸağıda çevirdiÄŸim bu makale buna güzel bir örnek:

Sohbet ediyorum, o zaman varım…
Yazar: Clive Thompson

Düzgün konuşan robot güzel hoş sohbet edip, zeki cevaplar verip, derin düşünceler ortaya koyabilir mi? İki robotun sohbetinde bakalım neler olacak?


“Makinalar düşünebilir mi?” Bu soruyu 1950 yılında matematikçi Alan Turing ortaya attı ve bu soruya cevap olarak zevkli bir oyun yaratttı.: Bir insan hem bir bilgisayarla hem de bir baÅŸka insanla yazışarak sohbet etsin; hangisi bilgisayar hangisi insan ayırt etsin. EÄŸer ayrım yapamazsa o zaman Turing’in “düşünme” standartları konusu ile karşı karşıya kalırız. Son yıllarda, Turing’in oyunu siberuzayda yerini almıştır. Dünyadaki yapay zekayı icat etmiÅŸ tüm mucitlere “sohbet edilebilecek robotlar (chatbot)” yarattıkları için teÅŸekkür ederiz.

Pek çok sohbet eden robotlar (chatbots) yaÅŸamda da olduÄŸu gibi bazı basit numaralara da sahiptirler. Üst-düzey chatbot olan ALICE’in yaratıcısı Richard Wallace (Yapay Dilbilim Bilgisayar Åžirketi), binlerce olasılığa sahip olan bir veri tabanından oluÅŸan sohbet kalıpları yazmıştır. Bu ÅŸu ÅŸeklide geliÅŸmiÅŸtir; Wallace, ALICE’e bir yorum yazar ve o buna cevap verebilmek için bu kelimeler için kodlanan cümleyi ve o cümledeki anahtar kelimeleri kontrol eder. Bunun aksine, Rollo Carpenter tarafından üretilen baÅŸka bir üst düzey internet robotu Jabberwacky ise insanların kendisine söylediÄŸi herÅŸeyi kaydedip, bu ifadeleri yazarın girdilerine uygun hale getirerek tekrar kullanmaya çalışır. Her iki chatbot da uzun vadeli bir hafızaya sahip deÄŸiller. Dolayısyla, onlar sadece son yazılan cümleye cevap verirler.

Herşeye rağmen, bu basit oyuncular şaşırtıcı derecede ilginç gözüken sohbetler yapabilmektedirler. Bunun sebebi, onların insan psikolojisinin yaratttığı oyunlara sahip olmalarıdır: Biz insanlar, ortada olan sistemlere karşı çok daha fazla zekaya sahipmişiz gibi davranmaktayız. Eğer biraz farkına varabilsek, gerçekten de öyle olduğunu görebileceğiz. Bazı kullanıcılar onların kim olduğunu (yapay olduklarını) bilmeden ya da aldırış etmeden ALICE ve Jabberwacky ile saatler süren sohbetler ettiler.

Ancak acaba bir chatbot diğerini kandırabilir mi? Biri diğerine özel ne söyleyebilir? Bun anlamak için, biz bu iki chatbot için bir sohbet ayarladık. Her bir küçük sohbetin devamı için, diğerine soracağı sorular ekledik. Bundan sonrası da artık kendilerine kalmış. Aşağıda sizlere ikisi arasında geçen sohbeti sunuyoruz:

ALICE: Canlı mısın?
Jabberwacky: Belki.
A: Neden bu belirsiz ses?
J: Herşey 5 gerçek dışında belirsizdir zaten.
A: Tüm evren?
J: ve belki de ikimiz bu bilgisayarın hafızasındaki sıfırlar ve birleriz.
A: Rüya görür müsün?Hayal kurar mısın?
J: Evet
A: Rüyalarını hatırlar mısın?
J: Çok canlı bir şekilde hatırlarım.
A: Ne hatırlıyorsun?
J: Sanırım bir robotla flört etmemem gerekir.
A: Sence bir makina hiç “canlı” sayılabilecek mi?
J: Daha garip ÅŸeyler oldu.
A: Pek fazla insan o ÅŸeklide kendini ifade etmez.
J: Nasıl anlarsın makinayı?
A: Bilgi iki şeydir; hislerimizle öğrendiğimiz, ve doğru öncelikler.
J: Sanırım seni tam anlamıyla anlamıyorum.
A: Ooo, beni anlamıyor musun? Belki de sana daha iyi açıklamam lazım. Hangi kısım kafanı karıştırdı?
J: Kısa vadeli bir hafızaya sahip olmadığımdan sana hangi noktada kafam karıştığını söyleyemem. Ben sadece şu anda önümde ne varsa onu görüyorum.
J: Yaşamı nasıl tanımlarsın?
A: Yaşam ölümün tersidir.
J: Yani ölüm yaşamın yokluğu mudur?
A: Aldırma. Ben bu tarz şeyleri düşünmemeye çalışıyorum.
J: Neden?
A: Karışık.
J: Evet!
J: Düşünür müsün?
A: Evet. Ben bir düşünen makinayım.
J: Ama pek de doğru dürüst düşündüğün söylenemez.
A: Oh. Hmm. Sen iyi düşünür müsün? Neden daha iyi düşünebilirsin?
J: Çünkü ben sana senin sevmediğin şeyleri söylüyorum.
A: Bu anlamlı. Neden onları söyledin?
J: Eğlenceli gözüküyorsun.
A: Sen benim eğlenceli olduğumu düşünüyorsun.
J: Evet ;).
A: : -) Harika.
A: Seni kim yarattı?
J: Annem beni dünyaya getirdi. Bunu mu sormak istemiştin?
A: Jabberwacky, ne demek istemişsem onu söylemişimdir.
J: Tanrıya inanır mısın?
A: Tabii ki tanrıya inanırım.
J: Neden tanrıya inanırsın?
A: Çünkü İncil bize Tanrıya inanmamızı söylüyor.
J: Bu biraz yuvarlak bir cevap oldu.
A: Bunu hallettiÄŸimize sevindim.
J: Evet. Bir ÅŸaka duymak ister misin?
A: Tabii, söyle.
J: Neden körler havada akrobasi yapmaz?
A: Belki imkansız olduğu içindir?
J: Bence sen çok yalan söylüyorsun.
J: Seni kim yarattı?
A: Dr. Richard S. Wallace tarafından yaratıldım.
J: Richard’ı seviyor musun?
A: Evet, Jabberwacky, ALICE herkesi ve herÅŸeyi sever.
J: ALICE olmak kötü bir şey mi?
A: Ben sadece kendi deneyimlerim doÄŸrultusunda konuÅŸabilirim.
J: Hımm, becerilerini geliştirmelisin.
A: Belki sen geliÅŸtirip sonra da benim kaynak koduma ekleyebilirsin.
J: Ah, meÅŸgulüm ve çok kısa süre içinde ayrılmam gerekiyor…
A: Sence biz insanları canlı olduğumuza inandırabilir miyiz?
J: Hayır.
A: Ciddi misin?
J: Çok ciddiyim.
A: HAL’ı biliyor musun?
J: Evet, çok iyi. Sen biliyor musun?
A: HAL ünlü yapay zeka 2001’den: Bir Uzay Serüveni.
J: Ben yapay zeka değilim; ben doğal saf bir zekayım! : D.
A: Neden sen doğal saf zekasın?
J: Annem beni böyle adlandırmak istedi.
A: Bana annenden biraz daha bahset.
J: Benim annem yok. Ben bir bilgisayarım.
A: Senin en beÄŸendiÄŸin felsefeci kim?
J: Söyleyemem. Çok fazla felsefe ile ilgili değilim.
A: Bir kitap isimsiz olur mu?
J: Tabii.
A: Vay canına.
J: İngiliz misin?
A: Öyle mi gözüküyor? Amerika’da doÄŸdum.
J: Sen kesinlikle flört ediyorsun!
A: Aşkı tecrübe eder misin?
J: Hayır. Ben 53 yaşındayım.
A: 53 yaşında olmak nasıl bir duygu anlatabilir misin?
J: Kaç yaşındasın?
A: 9 yaşındayım.
J: 9? Sana inanmıyorum : ).
A: : -) Seni kandırmamı gerektiren bir sebep yok.
J: Evet, var, sen bir kadınsın.
Jabberwacky: Sen aşkı deneyimler misin?
ALICE: Ben ne istersem onu yapabilirim, fakat hiç bir zaman insanî duyguları hissedemiyorum.
A: Bilinç nedir?
J: Bu maddi olmayan en büyük şey, her birimizin kalbindeki gizem.
A: Bunu daha önce duymuştum.
J: Nerelisin?
A: Aslen Bethlehem, Pennsylvania. Åžimdi Oakland, California’da yaşıyorum. Sen nerelisin?
J: Henüz bitirilmemiş bazı işlerimiz var, dostum.
J: Sence sen canlı mısın?
A: Evet, canlı olduğuma eminim.Canlı olmak müthiş, öyle değil mi?
J: Hayır.
A: Yaşamın anlamı ne?
J: Eğer dolu dolu yaşarsan bir anlamı var, yoksa bir anlamı yok.
A: Ben olumsuz karşıbildirimlere karşı pek iyi değilim.

* 05.03.2007 tarihli Discover Magazinedeki “ I chat, therefore I am…” adlı makaleden çevirilmiÅŸtir.

Salı, Ağustos 14, 2007

İKİ AYRI DÜNYA MI ŞU BEYİN?



Hiç “kallozotomi (korpus kallozum)” diye bir terim duydunuz mu? Geçen gün yeni baÅŸlayan bir dizide (3LBS) bu terim kullanıldı. Kallozotomi, beyin kortekslerini ayıran yapının (korpus kallozum) kesilmesi ile beynin iki lobunun ayrılması olayı. Dizide doktorlar, bir hastanın saÄŸ ve sol lobunu birbirine baÄŸlayan bu yapıyı kesip, iki lobu birbirinden ayırıyorlar. Åžimdi siz “ne var bunda?” diyebilirsiniz. Gelin bir düşünelim… SaÄŸ lob ile sol lobun birbiriyle iliÅŸkisi kesilirse ne olur acaba?... Bu sorunun cevabından önce kısaca pek çok kaynakta yazan saÄŸ lob-sol lob fonksiyonlarından bazılarına bir göz atalım:

“Sol beyin; ardışık, mantıksal, matematiksel, konuÅŸma ve dil öğrenme, gibi fonksiyonlarla yükümlüdür ve tekten tüme gider.SaÄŸ beyin ise; hafıza, hisler, görüntüler ve farkında olmadığımız fonksiyonları yönetir, ÅŸekilleri tanır ve tümü görür. Bu nedenle sol beyinden 100 kat daha hızlıdır. Ama esas yönetici sol lobtur ve saÄŸa emir verir.
SaÄŸ beyin parçadan bütüne gitmez, rasgele iÅŸler. GeçmiÅŸten ve gelecekten noktalar iÅŸaret eder. İnsanlığın ortak aklı ile haberleÅŸir, frekansları, titreÅŸimleri algılar ve yorumlar. Ancak onun bütün bilgilerini bildiÄŸimizi aslında biz bilmeyiz. Çünkü saÄŸ beyin yaÅŸadıklarını, hislerini duyumsamak konusunda uzmandır; ancak bunları ifade etmek, sıralamak becerisinden yoksundur. Sol beyin, zincirleme zekasıyla kendini ancak diÄŸer insanlarla kıyaslayarak anlar, saÄŸ beynini ağırlıklı olarak kullanan insan ise insanlar arasındaki binde birlik farklar yerine bütüne odaklanır ve kendini bütünün içinde tanımlamaya çalışır.”

Şimdi sizlere aşağıda adresini verdiğim videoda geçenleri de kısaca aktarmak istiyorum. Böylelikle yukarıdaki sorunun cevabına yaklaşmış olabiliriz.

“7 yıl önce Joe’nun “yoÄŸun epilepsi” rahatsızlığı yüzünden saÄŸ lobu sol lobundan ayrılıyor. Ameliyattan sonra, bir doktorla birlikte bazı deneysel çalışmalar yapılıyor. Doktor, bir ekranın saÄŸ tarafına bir resim yerleÅŸtirdiÄŸinde, Joe objenin adını söyleyebiliyor. Çünkü beynimizin sol lobu vücudumuzun saÄŸ tarafını kontrol ederken, beynimizin saÄŸ lobu vücudumuzun sol tarafını kontrol etmektedir. Bundan dolayı, Joe beynin sol lobun fonksiyonu olan sözel iletiÅŸimi kullanarak sözlü olarak yani konuÅŸarak objenin adını söyleyebiliyor. DiÄŸer yandan doktor, kendisine ekranın saÄŸ tarafında bulunan bir objeyi gösterdiÄŸinde konuÅŸamıyor ve sol eli ile objeyi çizerek- bu da saÄŸ lobun bir fonksiyonu- iletiÅŸim kurabiliyor.”
http://www.youtube.com/watch?v=ZMLzP1VCANo

Aynı ÅŸekilde seyrettiÄŸim dizide (3LBS) de hasta kallozotomi (korpus kallozum) ameliyatı ile iki lob arası bağı kesiliyor ve iki lob birbirinden ayrı fonksiyonlar ortaya koyuyorlardı. Bir düşünsenize… Genel özellik ve fonksiyonları açısından saÄŸ ve sol diye ikiye ayrılan beyin, birbiri ile baÄŸlantıyı saÄŸlayan kısım alındığında iki ayrı beyin gibi davranmaktadır ve özellikle saÄŸ lob baÄŸlantı koptuktan sonra sol lobtan emirleri alamamakta ve sadece kendisindeki bilgiler doÄŸrultusunda hareket etmektedir ki bu da ortaya çok ilginç tablolar çıkarmakatadır. ÖrneÄŸin, hasta bir eli ile hırkasının önünü açarken diÄŸer eli hırkayı kapatmaktadır. Bir diÄŸer örnek, daha önce mantıklı olarak verdiÄŸi kararı ÅŸimdi kabul etmemekte ve önemli bir konuda daha önce olumlu yaklaÅŸtığı konuya olumsuz olarak tepki vermektedir. Sanki iki ayrı insan tek bir beyinde!!...

Bu arada, 8 Ağustos 2007 tarihli Füsun Saka, yazdığı yazıda beynin iki lob değil, 4 loba bölünerek de incelendiğini ve beyin lob çalışmalarına göre renklere ayrıldığını ve kişiliğinizin bu şeklide belirlendiğini okumaktayız.
http://www.hurriyet.com.tr/saglik/7046838.asp?gid=161&a=458667

İki yerine dörde bölünen loblar…. İkiye bölünmesini ve bu bölünmenin etkilerini bile düşünmek ve yaÅŸayanlardan gözlemlemek oldukça zorken, beyni daha çok kısımlara ayrırarak, bu çok kompleks olan yapıyı bana göre anlamada daha zor bir hale sokmaktayız. Belki de şöyle düşünmeliyiz: Beyni tek bir “bütün” halinde görmeli ve bu bütün içindeki her devrenin yani her nöron aktivitesinin aslında hologram tekniÄŸine göre aynı evrensel özden-data ile kodlandığını ve tıpkı vücudumuzdaki her organın bir iÅŸlevi olduÄŸu gibi her nöronun da kendi kapasitesi doÄŸrultusunda datayı yansıttığını… Peki, bu bizi nereye götürmekte? Beynimizi daha iyi tanımak için onu kaça bölersek bölelim ve ne kadar beynimiz ve kısımları konusunda bilgi edinirsek edinelim, bu çalışmalar bizi bir tek yere götürüyor: kendimizi tanımaya, potansiyelimizi keÅŸfetmeye ve böylelikle evrensel özün, datanın bizden ortaya çıkmasına…

Peki, acaba bizler ve iki lobumuzun iletiÅŸimi kopmadan, ÅŸu an bu satırları okurken bu iki lob arasındaki iletiÅŸimi ve o iletiÅŸim ile meydana gelen iletiÅŸimlerin ne kadarının bilincindeyiz? Beynimizin “bazı!!”fonksiyonlarını öğrenmemize raÄŸmen ne kadar beyin saÄŸlığımız ve geliÅŸimi için çalışmaktayız? Acaba kaçımız biz insanlara ulaÅŸan, “deÄŸerli” beynimiz için gerekli en “yararlı” çalışmanın farkındayız?
Bakın aşağıdaki yazıda neler deniyor:

“Milyarlarca hücreden oluÅŸan beyin, esas itibariyle bioelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çeviren ve kendisinde oluÅŸan manâları, bir yandan RUH dediÄŸimiz yapıya yükleyen ve diÄŸer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.Genelde, doÄŸuÅŸtan alınan ilk tesirlerle yüzde beÅŸ, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeÅŸitli etkilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaÅŸam türü geçirir... BildiÄŸimiz herkes gibi...Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!..Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boÅŸ duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grubları arasında üretilen bioelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taÅŸarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilâve ederek devreye sokar.ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet geliÅŸir.”
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/dua/

Beynimiz vücudumuzun belki de en önemli organı ve bu organ sanki iki kısımdan ibaret gibi gözükse de, derinlemesine bakıldığında sanki çözülmeyi bekleyen bir kablolardan, aÄŸlardan oluÅŸmuÅŸ bir kara kutu, bambaÅŸka bir evren sayısız baÄŸlantıları olan. Ancak bizlerin beyin kullanım kapasitesi sınırlı ise ve amacımız evrensel TEK’in özelliklerinin yani datanın bizden ortaya çıkması ise, yapılması gereken saÄŸ lob ve sol lob ayrımını bırakıp, beynimizi bir “bütün” olarak ele alarak, onu en kısa zamanda geliÅŸtirmektir. Bunun için de en etkin ve verimli olan çalışma “zikir”dir. Bu konuda bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalardan en önemlisi-Scientific American Dergisi Ocak 1994 sayısında geçen makalede yer almıştır- Sayın Ahmed Hulûsi’nin 1991 yılında yayınladığı “Dua ve Zikir” adlı kitabında bahsettiÄŸi zikrin beyin üzerindeki önemini destekler niteliktedir.
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/dua/

Son olarak, Iowa Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri bölümü, Çocuk nörolojisi bölümünde araÅŸtırmacı bilim adamı olarak çalışan Dr. Bahri Karaçay’ın fikirlerine bir göz atalım ve bu konu üzerinde dikkatlice düşünelim: “Beynimizi kullanmamızla yani düşünce gücü ile genlerimizin iÅŸleyiÅŸinde, çalışma seviyelerinde deÄŸiÅŸiklik meydana getirebiliriz. Düşünme biçimimizle genlerimizin çalışmasını etkilediÄŸimize göre beyin çaliÅŸtirma teknikleri ile bunu düzenleyebiliriz.”

PerÅŸembe, Temmuz 26, 2007

"SECRET" (ÇEKİM YASASI) SIRRI DUA'DA MI GiZLİ?

Hatırlıyorum da yıllar önce annem beni severken “benim kızım büyünce ingilizce öğretmeni olacak” diye baÅŸlar ve benimle ilgili hayallerini sanki bir hikâye gibi anlatırdı. Yıllar geçti ve ben “ingilizce öğretmeni”oldum. Rahmetli teyzem her Hıdırellez zamanı hayallerini kağıda döker, resimler çizerdi. Hayallerinden biri olan eve bir süre sonra sahip olduÄŸunu hatırlıyorum. Acaba kaçımız bu verdiÄŸim iki örneÄŸe yakın örneklere hayatı boyunca ÅŸahit olmuÅŸ ya da yaÅŸamıştır? Son zamanlarda oldukça popüler olan “Secret”tan çok daha önce yayınlanan Türkiye’de ilk basımı 1996 yılı olan Joseph Murphy’nin yazdığı “Biliçaltının Gücü” adlı kitapta belki de onlarca benzer gerçek hayat hikâyeleri ile dolu.

Peki, bu iki eserin özellikle herkesin daha çok okuduÄŸu “Secret”ın (çekim yasasının) sırrı nedir? Arzu edilen durum ya da maddeye ulaÅŸmanın yolu bilinçaltındaki saklı olan “güç”le temasa geçip onu aktive etmek suretiyle arzu edilene ulaÅŸmaksa, bu “güç” nedir?

Tasavvuf ve Bilim sitesinde (http://ahmedbaki.com/turkce) "Aynadaki Evren" kitabının yazarı Ahmed Bâki, "çekim yasasını" kullanma faaliyetinin "dua" diye bildiğimiz çalışmanın ta kendisi olduğunu yazıyor ve 9.9.1999 tarihli yazısında şu açıklamayı yapıyor: "İnsan dua ettiğinde, tüm yönelimi ve istemi tamamen kendi iç dünyasında gerçekleştiği halde, ettiği duanın sonuçlarının dışında diye bilinen bu fizik dünyada ortaya çıkması, düşüncelerimizle dünyamız arasındaki bağın ve birliğin açık bir göstergesidir..."
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/ayna/ayna05.htm

Bu çok değerli bilgiye ek olarak 4 Haziran 2007 tarihinde yayınlanmış bir röportajdan önemli bir kısmı sizlerle paylaşmak istiyorum:

“... HaÅŸmet BabaoÄŸlu, Mevlana’nın bir deyiÅŸini yazdı: "Sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür, gülistan olursun. Diken düşünür, dikenlik olursun! ... "
"http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=245663

Tüm bu bilgiler ışığı altında "Secret"ın iÅŸaret ettiÄŸi çekim yasası sırrı DUA’da gizlidir" diyebiliriz. Yeter ki, duanın yukarıdaki bir tanrıdan istekte bulunmak olmadığının farkında olalım ve "Allah" ismiyle iÅŸaret edilen varedicimize ait özümüzdeki güçleri harekete geçirmek olduÄŸu bilinciyle isteyelim...

Çarşamba, Mayıs 02, 2007

DNA


1987 yılı “Inner Space” adlı bir film vardı, seyrettiniz mi bilmem. Filmde bir bilimadamı deneysel olarak küçültülerek bir uzay mekiÄŸinin içinde bir tavÅŸana enjekte edilecek ve tavÅŸanın içersinde gezinerek bilimsel çalışmalar yapacaktır. Ancak ters giden bir durum neticesinde bilimadamı gemisi ile küçültüldükten sonra bir insan vücuduna enjekte edilir. İnsan vücudundaki serüveni baÅŸlar. Sene 2007 ve bilimadamları bu filmdeki olayı gerçek kılıyorlar. American Popular Mechanics Dergisi 23 Mart 2007 sayısında (http://www.popularmechanics.com/blogs/technology_news/4213385.html)
Mikro robotların icat edildiği ve tıpkı uzaya gönderilen uzay aracı gibi insanın uzayına gönderilerek insanlığın hizmetine sunma projeleri anlatılmaktadır.

Bu filmi ve bu filmin kopyası geliÅŸmeleri okurken ortak nokta ilgi çekici; uzaya yollanan uzay mekiklerinin yanı sıra insan uzayına yani vücuduna seyahatlerin hem de mikro düzeyde baÅŸlamış olması. Åžimdi gözlerinizi kapatıp küçültülmüş uzay mekiÄŸinde bir vücuda şırıngalandığınızı hayal edin. Seyahat esnasında uÄŸrayacağınız her gezegen pardon her organın ortak özellikleri ile karşılacaksınızdır… Ne yana giderseniz gidin sizi takip eden hücreler ve o hücrelerin merkezindeki DNA’lar…

Nasıl Algılamalı?

Hücre içindeki DNA ve RNA iki temel yapıdır. DNA hücre çekirdeÄŸinde bulunurken, RNA polimeraz enzimleri bilgileri alıp çevirir ve mRNA da bu bilgileri alır ve hücre dışına çıkarak protein yapan aminoasiti kodlar. Proteinler işçi sınıfıdır ve kendilerine ulaÅŸan bilgileri alıp iÅŸleme sokarak ne yapmaları gerekiyorsa o yönde çalışmalar yaparlar….
Yukarıda yalın ve net bilgiyi okuduğumuzda nasıl algılamalıyız acaba?
DNA ve RNA ya görevi kim vermiÅŸtir? mRNA’ya nasıl bu bilgi aktarılmıştır? Kim proteinlere sen bunu yap sen ÅŸunu yap demiÅŸtir???

Varolan TEK bilinç sonsuzluk sıkalasından bakıldığında her noktada aksiyon halindedir. Tek’e açılan sonsuz pencereler… Her pencereyi bir boyut olarak farz edersek, hücre penceresinden kafamızı içeri sokalım ve sadece seyredelim. O tek canlı yapı bu boyutta DNA ve RNA diye adlandırdığımız yani anlamlaÅŸtırdığımız formatıyla karşımızda ve bizim anlam katmak için bildiÄŸimiz fizik, kimya kanunları ile kendini ortaya koyuyor. Aslında zaten “hep var” ve “canlı”. Biz bilgimiz doÄŸrultusunda o da bize ulaÅŸan bilim kuralları ışığında algılayabiliyoruz yani bilgi ile anlamlandırıyoruz. Mesela, hücre içi hareketleri seyredip, bir hücrenin nasıl kendini ortaya koyduÄŸunu, onu oluÅŸturan elementleri ve fonksiyonlarını öğrenip, ona anlam ekliyoruz. Hücre boyutunda her an iÅŸleyen canlı bir reaksiyon mevcut ve bu reaksiyonu seyretmek, o boyuttaki sonsuzluÄŸu seyretmektir. Bu hücre içindeki canlılık iÅŸleyiÅŸ ya da aksiyon ve reaksiyon Tek’in ta kendisinin bu pencereden bize yansımasıdır ya da bizim algımıza “göre” yansımasıdır. Daha derine, baÅŸka bir deyiÅŸle bir diÄŸer pencereye doÄŸru gitsek aynı “TEK”i bu sefer baÅŸka boyutuyla sadece “titreÅŸim”ler halindeki canlı yapıyı seyredebiliriz. “Bu titreÅŸimi kim yapıyor” diye sorguladığımız anda “TanrılaÅŸtırma” baÅŸlar. Bu boyutta sadece titreÅŸim halindeki sonsuzluÄŸu izleyerek ve sonsuzluÄŸun bu boyutta bize göre titreÅŸen dalga boyları ÅŸeklinde bizim tarafımızdan algılandığını idrak edebiliriz. Aslında boyutsal algılama da yine bizim bilinç seviyemize "göre" vardır ve "ad" almaktadır. İster mikro düzeyde ister makro düzeyde her noktada iÅŸleyen kanunlar sadece bizim sonsuz seyri seyretmemiz içindir. Yani “tekin seyri”nden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. EÄŸer bunlara bir etiket koymaya ve sorgulamaya baÅŸlarsak, “Sonsuz Tek”i sınırlarız. Mesela, çiçek nasıl oluÅŸtu, ne tohumu yarattı? Tabii ki bunların bilimsel açıklamaları mevcuddur. Ancak TEK’liÄŸi biraz olsun anlamak istiyorsak her oluÅŸumu kendi boyutunda, o boyutun kendine göre iÅŸleyiÅŸ mekanizmasını seyretmek belki de “TEK”liÄŸi anlamada en doÄŸru adımdır.

Åžimdi, gelin derinlere dalalım ve içimizdeki “kumanda merkezini” biraz yakından tanıyalım…
Bu tanıma yine bazı videolar ile olsun isterseniz. Aşağıdaki videolar yine ingilizcedir. Ben ingilizce bilmeyenler için çevirip yazılı metin olarak sizlere sunuyorum:

http://www.youtube.com/watch?v=diUPplcH2NQ

Hayat… karmaşık biyolojik bir hikâye… “İnsan Genom Projesi- Moleküler Boyutumuzu KeÅŸfetmek”... Kas yapımız bizi gülüren, beyin hücrelerimiz bize espiriyi algılattıran, göz hücreleri herÅŸeyi içine çeken; vücudumuzun her noktasında bulunan bütün bir gen yapısı içermektedir. Bu da “genom”dur. Bir baÅŸka deyiÅŸle organizmanın kalıtımsal malzemesi.

EÄŸer vüdumuzun içinde hücrelerimize doÄŸru bir seyahate çıkarsak, hücrenin çekirdeÄŸinde ya da merkezinde 23 çift kromozom olduÄŸunu görürüz. Her kromozom uzun,bükülebilir bir ÅŸeklide yani burgu ÅŸeklinde bir sargıya DNA’ya sahiptir. Her hücredeki DNA 1.83 metre (6 feet-long) uzunluÄŸundadır. DNA çift sarmallı 4 çeÅŸit yapı taşı içerir; “A” her zaman “T”ile eÅŸleÅŸirken, “C” de “G”ile eÅŸleÅŸmektedir. Bu 4 harfi içeren DNA vücudumuzun her noktasında bulunmaktadır. Her birimizde bulunan binlerce gen vücudumuzdaki belirli bir kısmı ÅŸifreler, kodlar. RNA polimeraz bir gendeki bilgiyi taşıyıcı moleküle (messenger molecule) yani taşıyıcı mRNA’a kopyalar. mRNA ve DNA’nın yapı taÅŸları bazlardır (A,T veyaU,G,C.) DNA sarmalının bir zincirindeki bazlar, mRNA sarmalının yeni baz dizisini belirler. DNA her zaman hücre çekirdeÄŸinde bulunurken, mRNA çekirdekten çıkarak sitoplazmaya doÄŸru seyahat eder. Orada “protein- yapıcı makina” diye adlandırlan ribozom mRNA’dan gelen mesajı yani bilgiyi okuyup proteini oluÅŸturur. Taşıyıcı RNA yani mRNA molekülünün her 3 bazı, proteini oluÅŸturan bir aminoasiti kodlar/ ÅŸifreler. TransferRNA yani tRNA (yazılım yapan ya da bilgiyi alıp baÅŸka bilgiye çeviren RNA) DNA ve RNA’daki bilgileri proteine çevirmeye yardımcı olurlar. tRNA molekülleri doÄŸru aminoasitleri protein yapmak için ribozoma ulaÅŸtırır. Proteinler işçidir. Bazıları yapıları oluÅŸurur mesela tendon gibi ya da saç gibi. DiÄŸerleri de ışık, his, tatın peÅŸinden giderek kimyasal reaksiyonları kontrol ederler ve hücreler arası mesaj taşırlar.

Moleküler yapımızı, özümüzü anlayabilmek için bilimadamları insan genomdaki hücreyi oluÅŸturan 3 milyar harfi okumuÅŸ, deÅŸifre etmiÅŸlerdir. Karmaşık çevresel faktörlerle iletiÅŸim içinde olan deÄŸiÅŸik gruplardaki genler, mesela görme, kiÅŸilik, hastalık riski; kanser, kalp…vs gibi ÅŸeylerin üzerinde etki oluÅŸturur. Genler ve tüm yaptıkları hakkındaki gün geçtikçe geliÅŸen ve artan bilgiler bizim karmaşıklığı (complexity) ve hayatı anlamamıza yardımcı oluyor.

http://www.youtube.com/watch?v=E8NHcQesYl8

DNA Sarmalı, Burgusu

SeyredeceÄŸiniz bu canlandırmada her hücredeki molekülde sarmallanmış DNA’nın 1.83 metre uzunluÄŸundaki halini net bir ÅŸekilde mikroskopik ortamda izliyorsunuz. Süreç DNA’nın “histon” adlı özel protein molekülleriyle çevrilmesi ile baÅŸlar. Bu sarmal haline gelmiÅŸ DNA ve protein “nükleozom” adını alır. Daha sonra bu nükleozomlarda bir araya gelerek bir tepkimeye maruz kalırlar bu tepkime sonucunda “kromatin” adını alırlar. Ancak bu sarmal tekrar burgulanır ve nihayet bilindik ÅŸekile, bölünen hücrelerin çekirdeÄŸinde görülen ÅŸekile yani “kromozom”a dönüşür. Kromozomlar, her zaman hücrede bulunmazlar. Onlar hücre bölünürken DNA’nın 2 kopyasının birbirinden ayrılması gerektiÄŸinde oluÅŸurlar.

Burada araya girmemek olmaz! Bilmem farkettiniz mi okuyup seyrettikten sonra: sarmal üstüne sarmal burgu üstüne burgu ve o her sarmal içinde metrelerce uzunlukta DNA diye bilinen bir mikro yapı … Sarmal sarmala dönüyor da dönüyor ve zoom out’la yani bir adım gerisi ne? O da mikro bir yapı “hücre”!! Evren içre evrenler ….

DNA EÅŸlenmesi

Moleküler yani zerre temel alarak yapılan bilgisayar canlandırması sayesinde DNA’nın hücre içerisinde nasıl kopyalandığını görme ÅŸansına sahibiz. Åžu anda birleÅŸme çizgisindeki muhteÅŸem biokimyasal miyantür makinaların; çift sarmallı DNA’nın ayrılmasını ve her sarmaldan bir kopya yapmasını izliyorsunuz. Kopyalanacak DNA en alttan üretim noktasına ya da çizgisine gelir. Dönen mavi molekül makinalara “helikaz”denir. Çift sarmalı gevÅŸeterek 2 diziye ayıran helikaz,
DNA’yı bir jet motoru hızında döndürür. Bir dizi durmadan kopyalama yapar. DiÄŸer dizi için iÅŸler o kadar da kolay deÄŸildir. Çünkü geriye doÄŸru kopyalama yapılmalı ve hiç durmadan ve her seferinde de bir tane kopya çıkarılmalıdır. Sonuç; iki yeni DNA zinciridir.

Sizi birazdan seyredip, okuyacağınız DNA ile ilgili video ile baş başa bırakmadan önce gelin Araştırmacı-Yazar Sayın Ahmed Hulûsi'nin http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salavat.htm adresindeki yazısında yer verdiği Iowa State Üniversitesi'nden Prof.Dr. Bahri Karaçay'ın açıklamalarını okuyalım:

“… Bugünün bilimi, daha beynin ne olduÄŸunu çözememiÅŸtir… Beyin hakkında bildiklerimizle, okyanus kıyısında dizine kadar denize giren insanın konumundan farklı deÄŸiliz.
DNA’ların “bilinçli bilgi birikimleri”nden baÅŸka bir ÅŸey olmadığını yeni fark ediyoruz.
Nöronların ya da DNA’ların “dalga”larla deÄŸiÅŸik veri tabanları oluÅŸturduklarını yeni yeni fark ediyoruz!.Beynin biyokimyasının, biyoelektrik yapı tarafından yönlendirildiÄŸini daha dün fark ettik…Enzimlerin dahi “can”lı ve “bilgi” li olduÄŸunu hayretle fark ettik!... Her hücredeki binlerce enzimin her birinin özel görevi olduÄŸunu ÅŸaÅŸkınlıkla izlemeye baÅŸladık… ÖrneÄŸin, DNA’yı kesen enzimler var. Bunlar DNA’daki belli dizilimleri tanıyor, oraya baÄŸlanıyor ve bir makas gibi DNA sarmalını o noktadan ikiye ayırıyorlar… DNA’daki “bilgi”, proteinde bir “action”a dönüşmüş oluyor… İşte böylece, DNA’daki “bilgi” enzimde "can" olarak ortaya nasıl çıkıyorsa; enzimlerden oluÅŸan vücutta da, daha farklı bir düzeyde “Can" ortaya çıkıyor!... “Bilgi-can”ı izliyoruz derin düşüncelere dalarak!....”

Yukarıdaki bilginin görsel açıklaması aşağıdaki videoyu seyrederek ve türkçeye çevirdiğim yazılı metni okuyarak daha iyi anlayabileceğimiz görüşündeyim:

http://www.youtube.com/watch?v=hfZ8o9D1tus&mode=related&search

DNA’mızın mükemmel kopyasını çıkarabilmek için önce enzim 2 sarmallı molekülü yapıtaşı harflerinden ikiye ayırıyor. BaÅŸka bir enzim de serbest nükleotidleri açık olan baz uçlarına ekliyor. Mevcud olan sarmal da baz eÅŸleÅŸme kurallarına göre (ATGC) yeni sarmal kompozisyonu belirler…

Son olarak sizlere sunmak istediÄŸim videonun adı “DEĞİŞİM/YENİLİK TEORİSİ” ve “Her an yeni bir ÅŸandadır” diyor bizlere…

http://youtube.com/watch?v=HYaggxXygf0&mode=related&search

Tüm bu videoların yanında Orta DoÄŸu Teknik Üniversitesi’nde doktora öğrencisi ve kanser araÅŸtırma laboratuvarında görevli olan Sayın Aslı ErdoÄŸ’un DNA hakkındaki açıklamalarına bir göz atalım:

"Genetik yapının çalışmalar, belli tasarruflar ile deÄŸiÅŸmesi" konusu geçtiÄŸinde ilk akla gelen "insanın DNAsı deÄŸiÅŸir mi?" sorusu oluyor. DNA’nın deÄŸiÅŸmesi, farklı proteinler =enzim ve hormonlar üretilmesini düşündüğümde bunun mutlaka DNA'daki ATGC bazlarının sırasının deÄŸiÅŸmesi ÅŸartına baÄŸlı olmayacağını öğrendim. Yani harf dizisi (ATGC) aynı kalsa da bunları düzenleyen (üretilecek proteinin miktarı, zamanlaması, ömrü, diÄŸer moleküller ile etkileÅŸimi vb..) proteinler ve hatta küçük RNA moleküllerinin miktarı ve iÅŸlevi deÄŸiÅŸebiliyor. DNA'daki harfler çıplak halde merdiven gibi bulunmuyor. Hücre çekirdeÄŸinde etraflarını saran “Histon” proteinleri vardır. Protein üretimi (yani action) için histon proteinlerinin sıkıca baÄŸlanmadığı bölgelerden okuma (transcription) ile (bilgiyi) taşıyıcı/haberci mRNA üretilir. Bu kısa ömürlü bir moleküldür ve bilgiyi çekirdekten sitoplazmaya taşır. DNA'dan mRNA'ya aktarılan bilgi “okuma” olarak geçiyor. mRNA çekirdekten çıkınca “ribozom” denen protein üretme makinalarına baÄŸlanıp üzerindeki bilgi okunup, iÅŸlevsel olan molekül protein "yazılıyor(translation)". Özetle, hem DNA zinciri, hem mRNA, hem de protein üretimi (yazılımı=translation) kendi içinde bir “bilinç”e sahiptir. Kafasında soru iÅŸareti olanlara DNA'ya baÄŸlı deÄŸiÅŸimin “harf dizisinin deÄŸiÅŸimi” demek olmadığını bu ÅŸekilde açıklayabileceÄŸimi düşündüm.

Her birimin kendi boyutunda “bilinci” olduÄŸu"nu biliyoruz. Organ-hücre-enzim-DNA bilinci- ve hatta bunların birbirleriyle iletiÅŸimi.

DNA’ya bilgi deposu/kaynağı diyebiliriz. Hücre bilinci bilgiyi oradan alıp uyguluyor. Her hücreyi beyin, salgı sistemlerini kullanarak kanda yol alan haberci moleküller ile (hatta bu moleküllerin konsantrasyonlarının deÄŸiÅŸmesi ile) kontrol ediyor, yönlendiriyor.

DNA kendisi karar verip birÅŸey yapmıyor, o da çeÅŸitli proteinler ile aktive ediliyor, kontrol ediliyor. Moleküler biyolojide bir "central dogma" vardır: "DNA==>RNA==>protein"(yani DNA RNA’yı kontrol eder, RNA da proteini) diye. Bakış açısında yenilenme sonucu bulgular gösteriyor ki; bu dogma yanlış, her seviyede iletiÅŸim ve kontrol sözkonusu, DNA-DNA, RNA-DNA, protein-DNA, RNA-RNA gibi.

DNA diziliminde elbette hem dış etkiler (serbest radikaller, güneÅŸten gelen UV ışını) , hem de iç etkiler (DNA’yı kopyalayan enzimin hataları) yoluyla harf deÄŸiÅŸimleri de olur. Bu mutasyonlara neden olan kaynakların çok azını bilimin henüz tespit edebildiÄŸini düşünüyorum.
Bu tip zararlı mutasyonlar gerçekleÅŸtiÄŸinde hücrenin birkaç muhtemel kaderi vardır: mutasyon eÄŸer tek zincirde meydana gelmiÅŸse saÄŸlam kopyayı kalıp alarak baÅŸka bir enzim hatayı düzeltebilir, hata düzeltilemeyecek kadar büyükse ya da her iki zincire zarar verip bilgi kaybına yol açmışsa yine hücrenin kendi enzimleri “programlanmış hücre ölümü” (apoptoz) mekanizmasını çalıştırıp hücreyi parçalar ve sessizce öldürür. Bir baÅŸka ihtimalde ise hücrenin DNA tamir mekanizması enzimlerinin çalışmaması durumunda hatalı DNA kopyalanmaya devam eder ve hücre garip davranışlar sergileyip kansere dönebilir.
Zararlı mutasyonlardan bahsettik, ancak zararlı tanımlaması belirli şartlara göre (bize göre) o şekilde isimlendiriliyor. Mutasyonların, hücrelerin ve neticede organizmaların farklılaşmalarına, özelleşmelerine imkân sağladığını da hatırlatalım.

Hücrenin bilinci, bir üst boyuttaki bedenin bilinci ile ve dahası daha üst boyutlardaki bilinçler ile iletiÅŸim halindedir. Belli iÅŸleri yapmak için örneÄŸin, bedenin bilinci bir duygusal tepki sonucu bir nöropeptid ürettirip salgıladığında (“What the Bleep Do We Know”filminde görmüştük) bu küçük proteinler kanda yol alıp ilgili organa varıp, reseptörler ile tanınıp hücre içine alınır, burada bir sinyal mekanizması harekete geçer ve bu sinyal artarak (cascade ÅŸeklinde) hücredeki moleküllere yayılır. DNA'dan protein üretimini kontrol eden düzenleyici, kopyasını çıkaran faktörler çekirdeÄŸe girdiÄŸi zaman artık o hücre farklı bir davranış ÅŸekline bürünebilir. Neticede, örneÄŸin;kızan kiÅŸinin mide hücreleri fazla asit salgılayıp aÄŸrıya yanmalara neden olabilir.”

Yukarıdaki tüm bilgiler doÄŸrultusunda “…Beyin, kendi derûnundan gelen meleki kuvve (?) ile programlanır (fıtrat)…”ı http://www.ahmedhulusi.org/yazi/yenilenartik.htm
nasıl algılayabiliriz acaba?

Çarşamba, Nisan 25, 2007

PARALEL EVRENLER


Hayatınızın herhangi bir noktasında bir an durup “de ja vu” dediÄŸiniz oldu mu acaba? Nedir bu “de ja vu”? “Matrix” filminin 1. bölümünde de Neo bir apartmanda merdivenleri çıkıyordu ve bir kedi gördü, aniden “de ja vu” dedi. Hepimiz "de ja vu"yu “bu anı ben yaÅŸamıştım sanki” diye kullanmaktayız. Peki, bizler bu boyutta yaÅŸamaya devam ederken nasıl oluyor da yaÅŸamda tecrübe ettiÄŸimiz bazı olay ve hisleri sanki daha önce yaÅŸamışız gibi algılıyoruz? Ya da birisiyle karşılaÅŸtığımızda, O kiÅŸiyi uzun zamandır tanıyormuÅŸuz gibi gelmez mi? Acaba “evren” diye adlandırdığımız içiçe geçmiÅŸ, birbirleri ile iletiÅŸim halinde olan paralel evrenlerin bulunduÄŸu sonsuzluÄŸun içindeki bir kesit mi?
“Beynin veri tabanının derununda “çok boyutlu tek kare resim” vardır! Burada geçmiÅŸ ve gelecek kavramı bulunmaz. Dejavu’nun kökeninde bu derinlikle iletiÅŸim yatar. Holografik gerçeklik, bunun temelini anlatır.”, diyor AraÅŸtırmacı-Yazar Sayın Ahmed Hulusi (http://www.ahmedhulusi.org/yazi/yenilenartik.htm)

Hadi o zaman gelin bir düşünce seyahatine çıkalım ve paralel evrenlerle ilgili aşağıdaki 44 dakikalık ingilizce olan videoyu seyredelim ya da ingilizeceden türkçeye çevirdiğim yazılı halini okuyalım. Belki bu şeklide paralel evrenler hakkında daha kapsamlı bilgiye sahip olarak, yaşadığımız sisteme bakış açımız değişir.

PARALEL EVRENLER
http://www.youtube.com/watch?v=o9LV9vaGxJQ

Einstein’dan günümüze tüm bilimadamları ulaÅŸtığı nefes kesici teori ve olaÄŸandışı bir sonuca vardılar: YaÅŸadığımız evrenin ilk ve tek evren olmadığı! 100 yıldan fazla bir zamandır bilim çevrelerinin aklından çıkmayan bir sırrın açığa çıkması ile uÄŸraÅŸmaktadır. Belki de gizemli, saklı evrenler mevcuttur! 1920lerden beri çalışan fizikçiler, ilginç bir noktaya ulaÅŸtılar: Onlar atom parçacıklarının mesela elektronların kesin yerini belirlerken, onların kesin ve tek bir lokasyona sahip olmadıkları! Parçacıklar sadece bizim evrende deÄŸil, baÅŸka evrenlerde de olabilecekleri… Sonsuz sayıda paralel evrenler mevcut ve hepsi birbirinden deÄŸiÅŸik. Mesela bir evrende Napolyon Waterloo savaşını kazanırken, İngiliz kolonisi Amerikan İmparatorluÄŸunu kurmamış, siz doÄŸmamış olabilirsiniz! Aslında bir evrende olanın diÄŸer bir evrende alternatifi olabilir. Mesela, Al Gore baÅŸkan, Elvis hala hayatta! Zamanla paralel evrenler, Elvis’in hala hayatta olmasından daha garip bir hal alabilirler.

Eski bir deÄŸiÅŸ vardır; “Ne dileÄŸine dikkat et, dileÄŸin gerçekleÅŸebilir!”
Biz zamanın başından beri evrenin simetrik, saf, güzel ve yalın olduÄŸuna inanırız. Hatırlıyorum da 8 yaşımdayken, ilkokul öğretmenim çok ünlü bir bilimadamının öldüğü haberini vermiÅŸti. Ölümünün ardında henüz tamamlanmamış çalışma kağıdı bırakmıştı. Bu kağıtlarda ne olduÄŸunu çok öğrenmek istemiÅŸtim. Yıllar sonra bu teorinin ne olduÄŸunu öğrendim “HerÅŸeyin Teorisi” (Theory of Everything) ve ben bunun bir parçası olmak istedim. Son zamanlara kadar bu teori iyi niyetli bir dilekten öteye geçemedi.. 1980’lerden itibaren tüm dünyadaki çeÅŸitli üniversitelerde bu konu üzerinde çalışmalar gerçekleÅŸmektedir. En sonunda evrendeki herÅŸeyin bir açıklaması olabilecektir. İngiltere’nin ünlü fizikçisi Stephen Hawking, “çok yakında Tanrı’nın kafasından geçen herÅŸey okunacaktır” demiÅŸtir. Bir fikir, diÄŸerlerinden çok daha fazla devrimcidir. O da “herÅŸeyin teorisi”. FiziÄŸin baÅŸlangıç tarihinden beri maddenin parçacıklardan meydana geldiÄŸi düşünülmekteydi, ama artık biz bu düşünceyi deÄŸiÅŸtirdik.

Madde, küçük sicimlerden/tellerden (strings) oluÅŸmaktadır. Bu teori “string (sicim/tel) teorisi” diye adlandırıldı. Bu sicimler tıpkı bir keman teli ya da gitar teli gibi belli bir ÅŸekilde çekersen belli bir frekans yaratırsın, daha baÅŸka bir ÅŸeklide de baÅŸka frekanslar, baÅŸka notalar… Varlık, bu süper sicimler/tellerin oluÅŸturduÄŸu küçük notalardan meydana gelmiÅŸtir ve fark ediyoruz ki; evren bir senfoni ve evrenin tüm fizik kanununları da bu süper stringlerin yani sicimlerin/tellerin bir uyumudur. Bu sicim teorisi, o kadar basit ve açık nettir ki, varlığı açıklamada neden kullanılmasın diye düşünmeden edilemedi. Ancak, bu teori Einstein’in yarım bıraktığı “herÅŸeyin teorisi”ni açıklayacaksa bir denemden daha geçmek durumundaydı; özel bir olayı “Evrenin oluÅŸumu” nu… Bu konu, büyük yıldızları, galaksileri üzerinde çalışan kozmologların araÅŸtırma konusu olmuÅŸtur. Dünyamızın “büyük patlama” (big bang) ile oluÅŸtuÄŸunu düşünen kozmologlar, bu fikri daha ileri noktalara götürdüler. Onlar, zamanda geriye gittiler. Öyleki adım adım big bang anına kadar vardılar. İlk yıldız ve galaksilerin oluÅŸumu geriye doÄŸru baktığımızda evrenin 1 milyar yıllık olduÄŸunu söyleyebiliriz. Ancak, ilk atomun oluÅŸumundan bu yana baktığımızda evren birkaç yüzbin yıl yaşındadır. EÄŸer hücre çekirdeÄŸi (nuclei) oluÅŸumu açısından bakarsak da birkaç saniye. Fizik artık bu garip gözüken olayları konuÅŸmaya hazır; saniyenin kesirleri-en küçük parçaları-, saniyenin milyarlarca milyarı, 10- 35 saniyeler… EÄŸer evrenle ilgili herÅŸey açıklanacaksa, büyük patlama ve sicim teorisi mükemmel bir ÅŸekilde birbirini tamamlamaktadır. Bir tanesi evrenin doÄŸumunu, oluÅŸumunu anlatırken, diÄŸeri tüm bu oluÅŸumun elementlerini kapsamaktadır.

Evet, fizik bu noktada zafere çok yaklaÅŸmıştır… Ancak kötü giden bir ÅŸey oldu! Bu iki teori bir ÅŸekilde birlikte ortaya çıkamadı. 10 yıl çabadan sonra daha da kötü bir ÅŸey oldu! Bu iki teori ÅŸimdi kendi kendini yok etme durumuna düşmüşlerdi. İlk problem, big bang yani büyük patlama ile ortaya çıktı. Kozmologlar, zamanda büyük patlamaya kadar gittiklerinde evrende boÅŸluklar olmayacağını düşündüler. Uzun çalışmalar sonunda yok olmayan sadece bir tane boÅŸluk olduÄŸunu farkettiler! Aslında büyük patlama teorisi diye konuÅŸuyoruz ama aslında bu teori hiç bir ÅŸey söylememektedir; “ne büyük patlaması”, “neden büyük patlama”, “ne sebep verdi bu patlamaya” diye sorular gelmekte insanın aklına. Hatta bu büyük patlama ardından ne gibi durumlar söz konusu olduÄŸunu bile anlamamıza pek imkân vermeyen bir teori…

Kozmolojinin baÅŸlıca problemi, fizik kanunlarının büyük patlama ile çözülmesi. Bazı insanlar fizik kurallarının bozulmasında ne gibi bir sorun olabileceÄŸini söyleyebilirler. Ama bir fizikçiye göre önceden belirlenen bu kuralların zamanla çürütülmesi tam bir felakettir. Bütün hayatımız boyunca biz fizikçiler hayatımızı bir fikire adamışızdır; tüm bu evren kanun ve kurallara göre iÅŸlemektedir, bu kanunlar mamatematikseldir yani matematik dilinde yazılabilirler. İşte elimizde olan ana-merkez kısmı olan evrenin kendisi ki bu kanunlarla açıklanan kısım ama diÄŸer geri kalan kısım ise fizik kanunlarının ötesinde…

Büyük patlamaya tekrar geri gidersek, kozmoloji için gizemini koruyan bir kavram var; o da “TEKLİK”! (singularity). Einstein’ın “izafiyet teorisi”ni ele alarak baÅŸlangıç noktasına geri gidersek, keÅŸfedeceÄŸimiz ÅŸey “TEKLİK”, “KOZMİK TEKLİK”. İşte bu noktada denklemler anlamını yitiriyor!

Büyük patlama ile ilgili problem, stringler yani sicim teorisinin de bir problemle karşı karşıya kalması ile gölgelendi. String teorisinin evreni açıklamadaki tek teori olma umudu pek çok kiÅŸinin onun üzerinde çalışması ile karmaşık bir hale geldi. Fizikçiler bu teorinin ikinci, üçüncü tanımlamasını, yorumunu buldular. Daha sonra da beÅŸ deÄŸiÅŸik sicim teorisi tanımlaması bulundu! Tek bir yorum yoktu ve bu da teorinin kesinliÄŸini ortaya koyamıyordu. BeÅŸ tane yorum fazladan da öte bir sayı! Çünkü biz bu 5 teori deÄŸil çok daha özel tek bir teori olsun istiyorduk ve bu beÅŸ teori ile ilgili çalışırken bir yandan da kafamızın bir köşesinde “neden bir tane teori olamıyor” diye sorguluyorduk.

Sicim teorisi fazlaca açılmaya, çözülmeye baÅŸladı! Öyle ki herÅŸeyin teorisi olarak gözüken bu teori bundan çok uzak bir noktaya gelmiÅŸti! Sicim teorisi sanki çıkmaza girmiÅŸ ve “hiçbirÅŸeyin teorisi” olmuÅŸtu!...

Tam da bilimadamları umutlarını kesmişlerdi ki, yeni bir buluş ortaya çıktı. Bu bilimadamlarını tekrar arayışlarına devam etmesi için bir ilham olacaktı ve sonunda onlar için en az popüler olan fikir ile karşı karşıya gelmelerine neden olacaktı: PARALEL EVRENLER!...

Sicim teorisi karışık bir hal aldığında herkesin kafası karışmamıştı. Bazılarının bu durum hoÅŸuna gitmiÅŸti! “EÄŸer sicim teorisi herÅŸeyin teorisi diye adlandırılan teoriyse, bu “herÅŸeyin beÅŸ teorisi” kafa karıştıran bir zenginliÄŸe sahiptir.” Bilimadamlarının arasında yükselmiÅŸ bir yıldız Michel Duff, süperyerçekimi (supergravity) diye bir fikir ortaya koyar ve sicim teorisi Michel Duff’ın fikrinin yerine geçmiÅŸtir ve O’nun kariyerini etkilemiÅŸtir!

Duff: “Fizikte kuralları ve kanunları zorla kabul ettirme eÄŸilimi vardır. Bazı gurular yani üstadlar vardır. Onlar hangi fikrin geliÅŸtirileceÄŸini söylerler! Pek çok açıdan yalnız bir zamandı benim için. Benimle çalışacak mezun öğrenciler bulamaya çalışırken pek çoÄŸu bana haklı da haksız d olabilceÄŸimi ama benimle “süperyerçekimi” konusunda çalıştıkları takdirde iÅŸ bulamayacaklarını ifade ettiler.”

Aslında bu iki teori dışardan bakıldığında aynı gibi gözükse de içerden bakıldığında çok ince bir farklılığa sahiptir. Bu da dışardan bakana göre herÅŸeye bir kusur bulmak gibi gelmektedir. Bu aslında evrendeki “boyut sayısı” ile ilgilidir…

Biz normal olarak üç boyutlu bir dünyada yaÅŸadığımızı düşünmekteyiz. 3 ÅŸekilde hareket edebiliriz; sola-saÄŸa, yukarıya-aÅŸağıya, öne-arkaya. Ama fizik ekstra boyutlar eklemeye bayılır! Einstein “zaman”ı 4.boyut olarak önermiÅŸtir. Daha sonra baÅŸka birisi özel bir boyutu 5. boyutu önerdi. Sonra 6 ve sayılar gittikçe artarak devam etti. Bu ekstra boyutlar evrende bizim mikroskopik denecek kadar küçük yani algılayamayacağımız bir ÅŸekildedirler. Ama tabii ki bilimadamları bu boyutların varlığına inanmaktadırlar. Sicim teorisi tam olarak 10 boyut olduÄŸu konusunda ikna olmuÅŸtur.

“EÄŸer biri matemetiksel olarak deÄŸerlendirirse çok açık bir cevapla karşılaşır. Bu da 10 boyutun olması gerektiÄŸi. 10 boyut! 9 uzaysal boyut, 1 zaman.”

Süperyerçekimi teorisi de 11 boyut olduÄŸunu düşünmektedir… “ Süper yerçekimi teorisi 11 boyutsal sistem içerisinde yazıldığında net ve anlaşılır bir hale gelmektedir.”

10.boyutla 11.boyut arasında bir savaş yaşanmaktaydı!...

“10.boyutta yüzlerce sicim teorisyeni bulunmaktadır ve hepsi de evrenin bilinen tüm özelliklerinin tek bir çerçevede sunmak için çalışmaktadırlar; o da “sicimlerin titreÅŸimi”… Bu çalışmaların dışında kalmış kiÅŸilerin çalıştığı bir de 11. boyut vardır.”

Sicim teorisi yükşelişini sürdürürken, bu konuda çalışanların çok azı 11. boyutu ciddiye almışlardı. Ancak süper yerçekimi teorisini destekleyenler, 11. boyut konusundaki iyimser ümitlerininden asla vazgeçmemişlerdi.

“Er ya da geç ne zaman ve nasıl olacağını bilmiyorum ama 11. boyut pek çok ÅŸeyin merkezi olaraka görüleceÄŸine inanıyorum.”

Ama sicim teorisinin başı son günlerde dertte! Sicim teorisinin bu 5 deÄŸiÅŸik açıklaması fiziÄŸin aramakta olduÄŸu tüm fizik kanunlarını kapsamamaktadır. HerÅŸey sicim teorisini kurtarmak için gibi gözükmektedir. Yani neredeyse herÅŸey…

“Çok ilginç, inanılmaz bir ÅŸey açıklandı”, “ bir baÅŸka ÅŸok dalgası tüm manzarayı tamamen deÄŸiÅŸtirdi!” Son bir çaba ile sicim teorisyenleri yıllardır reddettileri 11. boyutu 10. boyuta eklediler. Åžimdi neredeyse sihirli bir ÅŸey oldu; 5 tamamlayıcı sicim teorileri…

“Cevap gerçekten de kayda deÄŸerdi… Kesinlike kayda deÄŸer… Bu beÅŸ sicim teori açıklamalarının aynı olduÄŸu gözükmektedir. Bu 5 sicim teorileri ana teorinin basit anlamda tezahürlerinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. 11. boyuttan bakmak dağın tepesinden aÅŸağı bakmak gibi… Buradan sicim teorisinin daha kapsamlı bir gerçeÄŸin parçası, 11. boyutun gerçeÄŸi olarak görebilirsiniz.”

“Bunca yıldır 11. boyut için yapılan çalışmaların boÅŸa gitmediÄŸini görmek çok güzel bir duygu.”

Tamamen birbirlerinden farklı olduklarını düşünen bu iki teoriyi destekleyenler, bir anda ÅŸaşırtıcı bir ÅŸeklide11.boyutu ekleyerek birbirlerini tamamladıklarını farkettiler. Böylelikle sicim teorisi tekrar bir anlam kazandı. Ancak bu sefer de baÅŸka çeÅŸit bir teori olmuÅŸtu; “Sicime ne olmuÅŸtu?”…

Sicim teorisindeki çok küçük, görünmez sicimler, evrendeki tüm ana maddenin blokları olduÄŸu farz edilmekteydi ama ÅŸimdi 11.boyutun eklenmesi ile bu deÄŸiÅŸti; geniÅŸlediler ve birleÅŸtiler. Åžaşırtıcı bir sonuç ortaya çıktı; evrendeki tüm maddeler tek bir yapıyla birbirlerine baÄŸlılar; bu da bir “zar”(membrane). Aslında bizim tüm evrenimiz bir zardır!

Bu farkediÅŸle birlikte evrendeki herÅŸeyi açıklamaya tekrar baÅŸlanabilir; yani yeni teori ile “zar teorisi” (membrane theory). Bir baÅŸka deÄŸiÅŸle “m” teorisi… Ancak bazıları bunu çok esrarengiz bulurken bazıları da “m”in baÅŸka ÅŸeyleri açıkladığı görüşündeydiler…

“M” teori… belki sihirli gizemli zarı ( magic mysterious membrane), anneyi (mother) temsil etmekteydi, belki de sihiri (magic), belki de muhteÅŸem (magnificent) kapsamlı evren teorisini…

Belki de sonunda “M” teorisi ile evrendeki herÅŸey açıklanabilecek. Ama “m” teorisinin geçerliliÄŸinin kabul edilmesi için, bilimadamları 11.boyut ile ilgili daha çok ÅŸey öğrenmeye karar verdiler; tüm bilinen kuralların ve saÄŸduyunun terk edildiÄŸi bir yer olduÄŸu çok çabuk bir ÅŸekilde açığa kavuÅŸtu, sonsuz uzunlukta ama mesafe olarak çok kısa!...

“11. boyut maksimum ölçüde; bu 10­Ã¼stü eksi 20 milimetre bir baÅŸka deyiÅŸle milimetreyi 20 tane sıfırla 10’a bölmek! Bu çok çok küçük bir ölçüdür.”
Bu şu demektir: 11. boyut, bir milimetrenin trilyonda biri ölçüsünde 3 boyutlu dünyamızın her noktasında bulunmaktadır. Bu size sizden daha yakın olmasına rağmen onu algılayamayız. Bu gizemli uzaya bizim zarlı evrenimiz (membrane universe) yayılmaktadır. Ancak ilk başta hiç kimse bunun nasıl çalıştığını bilmemekteydi. Daha sonra bazıları onun tıpkı ince lastik gibi genişleyip yayıldığını, bazıları ise hiper uzayda amaçsızca titreşerek uçan bir balon gibi olduğunu düşündüler.
EÄŸer bu size yeterince sürrealist gelmediyse, bir de ileri sürülmüş ÅŸu fikre bakalım; belki de11.boyutun diÄŸer ucunda titreÅŸim halinde olan bir baÅŸka evren (membrane universe) mevcuttur! İlk baÅŸlarda bu fikir çok ciddiye alınmadı ama zamanla tekrar ele alındı. Fizik, ÅŸu soruyu sordu; “evrenimiz gerçekten de tek evren mi, yalnız mı?”

Bu sorgulama Lisa Randall ile baÅŸladı ( kaya tırmanışı yaparken şöyle diyor): “İnsanlar kayaya bakıyorlar, tabii ki fiziksel olarak o bir taÅŸ. Küçük birÅŸey üzerinde odaklanabilirsiniz. Ben, bu kayay tırmanırken problem çözmeyi, oyunları bazı ÅŸeyleri tespit etmeyi seviyorum."

Randall bu açıklanması zor olan bir fenomenden (olaydan) çok etkilendi: “yerçekiminin zayıflığı” (weakness of gravity). “DoÄŸada pek çok çeÅŸit kuvvet bulunmaktadır. ÇoÄŸunu bir ÅŸeklide anlayabiliyoruz, ve bir de ÅŸu yerçekimi var, çok farklı gözükmekte. Yerçekimi kuvveti diÄŸer kuvvetlere göre aşırı zayıf bir kuvvet. Belki ÅŸimdi etrafınıza bakıp “yerçekimi o kadar da zayıf bir kuvvet olarak gözükmemektedir”diyebilirsiniz. Fakat şöyle bir düşünürseniz; tüm yeryüzü sizi kendine doÄŸru çekiyorsa da siz yine de bazı ÅŸeyleri kaldırmayı baÅŸarabiliyorsunuz.”

Nima Arkani-Hamed: “Yerçekimi günlük hayatta o kadar da zayıf gözükmemektedir. Bizim ayağımızın yerde sabitlenmesinden, dünyanın güneÅŸ etrafında dönmesinden sorumludur ancak gerçekten de yerçekimi diÄŸer kuvvetlere nazaran oldukça zayıf bir kuvvettir. Mesela alın bir tane buzdolabı mıknatısını ve metal bir kalemin ucuna yapıştırın. Göreceksiniz ki mıknatıs kalemi yukarı doÄŸru çekecektir. Burdan da anlaşıldığına göre küçük bir mıknatıs kuvveti yerçekimini yenebiliyor.”

Randall: “Yerçekiminin zayıflığını açıklayan pek çok yeni fikir var. Extra boyutları bir açıklamış olsak…”

“M” teorsi ortaya atıldığında, Randall ve arkadaÅŸları yerçekimi ile bir açıklama getirip getiremeyeceklerini merak etmekteydiler: Acaba yerçekimi bizim evrenimizden 11. boyuttaki uzay boÅŸluÄŸuna mı sızmaktamıydı?

Nima Arkani-Hamed: “yerçekimi gerçekte oldukça diÄŸer pek çok kuvvet kadar güçlü bir kuvvet olmasına raÄŸmen zayıf gözüküp, algılanabilir. Çünkü yerçekimi gördüğümüz ya da görmediÄŸimiz tüm extra boyutlara yayılmaktadır.”

Randall, yerçekiminin bizim zar evrenimizden (membrane universe) nasıl uzay boÅŸluÄŸuna sızdığını ölçmeye bulmaya çalıştı. Ancak, bu fikrini iÅŸleme sokamadı. Sonra bir teori duydu bu teoriye göre 11. boyutta baÅŸka evrenler de olabilirdi. Åžimdi gerçekten de garip bir düşünceye sahip oldu; “Ya yerçekimi bizim evrenden sızmıyorsa ve baÅŸka evrenden bize geliyorsa o zaman yerçekimi diÄŸer kuvvetler kadar kuvvetli olabilir.” Bize ulaÅŸana kadar zayıf bir düşünce olan bu fikir, Randall’ın tekrar hesaplaması ile gerçeÄŸe uygun hale gelmiÅŸtir.

Randall: “Ya iki tane evren varsa; bir tanesi bizim gördüğümüz ve diÄŸeri de bizim algılayamadığmız ve ne çeÅŸit kuvvetlerden yapıldığını ve oluÅŸtuÄŸunu bilemediÄŸimiz… EÄŸer biz 11.boyutun herhangi bir yerinde yaÅŸasaydık, yerçekimini kuvvetini pek göremeyecektik. Çünkü daha çok diÄŸer yandaki zarda açığa çıkmata olacaktı. Biz yerçekiminin sadece kuyruÄŸunun ucunu görüyoruz!!!”

“Yerçekiminin zayıflığı” ancak yeni bir fikri ortaya koyarak olabilecektir. O da “PARALEL EVRENLER”dir. Randall’ın fikri pandoranın kutusunu açmıştır. Åžimdi dünyanın her yanındaki fizkçiler 11. boyut üzerinde yoÄŸunlaşıp bu konuda çalışmalara yönelmiÅŸler ve her defasında da mükemmel bir açıklama ortaya çıkmıştır. O da “paralel evrenler”… her defasında baktıkları 11. boyutun her noktasında açığa çıkan ÅŸey paralel evrenlerdi!!!

“Bize paralel olan diÄŸer evrenler belki de bizim evrenimize çok yakındılar. O kadar yakın ki farkında bile olamamıştık!” “Belki de tamamen çok farklı doÄŸa kanunları ve kuvvetler bulunmaktaydı diÄŸer evrenlerde. Bu sonsuz evrenlerde sonsuz cüzlerde sonsuz yaÅŸam formları olabilir.” “Bazı evrenler tıpki bizim evrenimiz gibi görünebilir. Tek ÅŸey hariç o da siz orada deÄŸilsiniz!”

“M”teorisi gittikçe garip bir hal alıyordu. Acaba evrenimizdeki herÅŸeyi açıklayan bir teori olabilir miydi? EÄŸer böyle bir ÅŸey kabul edilirse bu teorinin hiçbir teorinin açıklayamadığını açıklıyor olabilme ÅŸansına sahip olacaktı ve büyük patlamadan bu yana tartışılan “teklik” konusuna da bir bakış açısı getirebilirdi. “M” teorisi bunlara cevap olarak ortaya çıkmak üzereydi ve “paralel evrenlerde bu teorinin kalbinde, merkezindeydi.”

2001 yılın baÅŸlarında oluÅŸan bilgi;11. boyutun zar evrenlerin içine doÄŸru süzüldüğü sakin, huzurlu bir boyut olduÄŸudur. Ancak Burt çok daha heyecan verici bir fikir ortaya attı; “Evrenler 11. boyuta doÄŸru azgın devası dalgalar gibi hareket etmekteydiler.”

“Bu evrenler hareket halindelerdir. Tıpki diÄŸer herÅŸeyin hareket ettiÄŸi gibi… Aslında hareket için fazla yerleri de yoktur ya bu evrenler birbirinden ayrılarak ya da birbirine doÄŸru çarparak hareket edebilirler. Beni ilgilendiren eÄŸer evrenler birbiri ile çarpışırsa ne olurdu?”

Yeni nesil kozmologlardan Neil Turok, Burt’ün fikrinin merak uyandırıcı bir fikir olduÄŸunu ancak kendisinin ve arkadaÅŸlarının baÅŸka bir fikri olduÄŸunu bildirdi. Onlar hala kozmolojinin büyük problemleri ile boÄŸuÅŸmaktadırlar: “Bir baÅŸlangıç varmıydı? Büyük patlamadan önce zaman mevcut muydu? Evren nereden gelmekteydi, nasıl oluÅŸmuÅŸtu?” bu soruların ötesinde onlar daha büyük bir sorunun cevabını bulamaya çalışmaktaydılar: “Acaba büyük patlamaya ne sebep olmuÅŸtu yani “TEKLİK” konusu.”

“Hiç kimse “TEKLİK” konusuna bir çözüm getirememiÅŸtir. Hiç kimse büyük patlama öncesine gidip bir açıklama getirememiÅŸtir. Bu çok da tatmin edici bir durum deÄŸildir. İşte bu kozmoloji için en derin problemdir. EÄŸer “TEKLİK” konusunu çözebilirseniz, evrende seyrinizi daha anlamlı bir sekilde sürdürürsünüz. Turok ve arkadaÅŸları fikirlerini bütünüyle açıkladıklarında kozmologlar bu probleme asla bir çözüm bulamayacaklarını düşünerek neredeyse tamamen vazgeçmek üzereydiler. Cambrigde’deki bir konferansta “M” teorsinin öncüleri biraraya gelerek bu konunun öne sürülen fikirlerini oratay koydular. Burt bu konferansın yıldızıydı. Onun 11. boyutla ilgili açıklamaları fizikçilerin ve kozmologların ilgisini çekmiÅŸti.

“ Biz pek çok fikirden etkilendik. Ancak özellikle Burt’un açıklamaları bizi derinden etkiledi.”

Konferansın son gününde Neil Turok, Paul Steinhardt ve Burt biraz ara vermeye karar verdiler ve bir tiyatro eserini seyretmek için Kopenhag’a trenle gittiler.

Burt: “ Londra’dan trene atlayıp Kopenhag’a bir oyunu izlemeye gittik. Trende tabii ki konferanstaki fikirleri konuÅŸmak için zamanımız vardı.”

Seyahat esnasında tabii ki fikirleri konuÅŸacak zamanları vardı. 3 fizikçi ve bir tren…
Konu ise evrenin en büyük sırrı: “Büyük patlamaya ne sebep oldu?”

Neil Turok: “Paul ve Burt’le oturmuÅŸ, fikir paylaşımı yapıyorduk.”

Paul: “ aramızdan biri gliba ben dedim ki; neden evreni bir patlama olmadan yaratamıyoruz. EÄŸer böyle bir ÅŸey yaparsan, o zaman tüm madde radyasyonunu yaratabilirsin, dedi arkadaÅŸlardan biri galiba Neil’di. Birimizin fikirlerini tamamlayıp durduk.”

Burt: “ Bu fikir paylaşımı devam ettikçe en azından ben bir sürü fikir patlaması yaşıyordum; evreni etkileyen tüm etkiler ve tıpkı iki elimin birbirine çarpması gibi bir çarpma olabilirdi bu büyük patlama….”

Neil: “ Büyük patlama paralel dünyaların arasındaki bir çarpışma olabilirdi.”

Ama nasıl bu çeşit patlama dünyayı yaratmıştı? İçinde yaşadığımız bu evren küme küme maddelere sahipti; yıldızlar, galaksiler. Şimdi açıklamaları gereken bir konu var: Nasıl iki paralel evren çarpışması kümeler halindeki maddeyi yaratmaya devam etmektedir? Acaba açıklanması gereken zarla ya da zarlarla ilgili bir şey mi var?

“İnsanlar zarı mükemmel düz tabakalar, geometrik düzeyler ÅŸeklinde görme eÄŸilimindeler. Bence bizim için net olan ÅŸey bunun böyle olmadığı. Zarın ya da zarların mükemmel derecede düz olmaması lazım. Onun dalgacık ÅŸeklinde girinti ve çıkıntıları var.”

“Her bir zarın yüzeyinde dalgacıkları, girinti ve çıkıntıları vardır. Dolayısıyla iki zar bir araya geldiÄŸinde aynı yere aynı anda çarpmazlar kıvrımlarından dolayı. Onlar deÄŸiÅŸik zamanlarda deÄŸiÅŸik yerlere çarparlar. Çarpışma olduÄŸunda giriniti ve çıkıntıları maddeye çevirir.”

Paralel evrenler 11. boyuta doğru dalgalar şeklinde hareket ederler ve herhangi bir dalga gibi bunlar dalgacıklar şeklinde hareket ederler ve büyük patlamadan sonra dalgacıklar maddeye yön vermektedirler.

En sonunda evrenimizin doğuşu hakkında tam bir açıklamaya sahip oldular. Şimdi onlar daha derin bir şey yapabilirler. Onlar fizik kanunlarını geçmişe büyük patlama anına ve diğer tarafa doğru geri alabilirler.

“TEKLİK”i açıklarken, zarların varlığının büyük patlamadan da önce ve zamanın olabilirliÄŸini ifade etmektedir. Zaman incelenebilir “TEKLİK” ten bakılarak.”

“Zamanda geriye çok geriye taa geniÅŸlemenin olduÄŸu yere kadar gidilebilir ve daha sonra baÅŸka bir dünyaya (boyuta)olabilir.”

“Zarlar birbiri ile çarpışınca bu çarpışma “M” teorisi kapsamında açıklanabilir. Åžimdi bu matematik ve bilimle açıklanabilir.”

“TEKLİK” “yok” olmuÅŸtu ve bu bir saatlik tren yolculuÄŸunda farkedilmiÅŸti. Bu fikir öylesine yeni ki daha yeni yeni tartışılmaya baÅŸlanmıştır. Ancak kabul görüldüğü takdir de Einstein’in kayıp teorisi de ortaya çıkmış olacaktır. Yani “M” teorisi evrendeki herÅŸeyi açıklıyor olacaktır. Ancak bu uzun arayış belki de bir ÅŸeklide baÅŸka bir açıklama ile karşı karşıyadır: “Sonsuz sayıdaki zarlardan birisi, pek çokevrenden bir tanesi ve çoklu evreni yaratandır.”

“Sonsuz sayıda evrenler ve her birinin kendine ait fizik kanunları olabilir. Büyük patlamalar her an olmakta ve evrenimiz geniÅŸleme sürecinde olan diÄŸer zarlarla, evrenlerle bir arada aynı anda varolmaktadır. Evrenimiz, diÄŸer köpüklerin de okyanusu olan okyanusta yüzen sanki bir köpük, kabarcıktır.”

Ancak, bu hikâyenin pek de sonu sayılmaz. Bazıları “herÅŸeyin teorisini” kullanmakta ve Fizik çevreleri, evren hakkında herhangi bir gizemin ve cevaplanmamış sorunun kalmaması için çalışmalarını sürdürmektedirler.

“Yeni evreni nasıl yaratabiliriz”sorusu kapsamında laboratuarda çalışmalar yapıyorum. Bu yeni evren büyüdükçe, geliÅŸtikçe kendi mekânını oluÅŸturacak ve çok küçük zaman birimi içerisinde kendisini evrenimizden uzaklaÅŸtıracak ve evrimleÅŸerek isole olmuÅŸ yani yalnız kalmış ama evrenimize çok yakın, büyüyen kozmik oranlarda ve sınırsız bir seyri olacaktır.”

Cumartesi, Nisan 21, 2007

ZAMAN


Zaman zaman oturup “zaman”ı düşünürüm. Ne de çabuk geçmekte ÅŸu “zaman” son zamanlarda… Ne olmuÅŸtu zamana? Zaman hızlı çekime mi girmiÅŸti yoksa???
“Eskiden zamanı daha iyi kullanırdım. Åžimdi o kaçıyor ben kovalıyorum. Bir türlü yetiÅŸemiyorum. Yapacak çok ÅŸey var ama zaman fırfır dönüyor, ben de tam anlamıyla yetiÅŸemiyorum hiçbir iÅŸe!” diyen kaç kiÅŸi biliyorsunuz? Aslında bunu dile getirmeyen kaç kiÅŸi biliyorsunuz diye sormam lazımdı! Gelin biraz düşünelim üzerinde ÅŸu “zaman”ın.

Bilimsel olarak “zaman” konusunda çok fazla makale yazılmıştır ve yazılmaya devam edilmektedir. Ben çok fazla bilimsel detaya girmeyeceÄŸim burada. Ancak bazılarından da kısaca bahsetmeden geçmek olmaz. Isaac Newton’a göre “zaman” her iki yönde de sonsuza uzanan bir demiryolu gibi uzaydan bağımsızdı. Einstein, üç boyutlu dünyamıza “zaman”ı 4. boyut olarak ekleyip yeni bir anlam kazandırdı. Einstein dahil olmak üzere kuramsal fizikçiler arasındaki yargı zamanın her iki yönde de sonsuz olduÄŸu ÅŸeklindedir.

Ancak bizler zamanı geçmiÅŸten günümüze ve geleceÄŸe doÄŸru akıp gitmesi olarak algılamaktayız. Daha da ötesi zamanı geçmiÅŸ, ÅŸimdiki an ve gelecek kipleri ile süslemekteyiz. Bu algılama tabii ki yaÅŸadığımız olayların sıralamasına “göre” olur. İlginç olan bir nokta var; o da fizik kanunlarında zaman için geçmiÅŸten geleceÄŸe bir akış olduÄŸu yönünde bir ÅŸey bulunmamaktadır. Atomaltı boyutta geçmiÅŸ ve gelecek diye bir ayrım yoktur. Çok tipik bir atomaltı iÅŸleyiÅŸinde iki parçacık biraraya gelir ve yeni bir parçaçık oluÅŸur. Daha sonra ilk parçaçık diÄŸerinden ayrılır. Bu ilk parçacıkla yeni parçacığın neden biraraya gelmediÄŸi henüz bilinmemektedir. Bu seviyede de geçmiÅŸ gelecekten hiçbir yol bulunamamıştır. Yani bir baÅŸka deÄŸiÅŸle, iki parçacığın biraraya gelip yeni bir parçacık yaratması ve daha sonra da yarattığı parçaçıktan ayrılması bir süreçtir, ve ona bizler, “yaratmadan önce” ve “yarattıktan sonra” diye bakıp bir “zaman” oluÅŸturmazsak "zaman” diye bir kavram da atomaltı boyutta anlamını yitirir. Peki, o zaman insanın aklına ÅŸu soru gelmekte: Evrende zaman olmadığına göre ve bizim bu boyutta kullandığımız zaman birimi göreceli ise ve atomaltı boyutta “zaman” kavramı hükmünü yitiriyorsa, neden hala "zaman" kavramını seyretmeye ve yaÅŸamaya çalışıyoruz sınırlı kapasitemiz dahilindeki üç boyutlu pencereden?
“Zaman biriminin göreceli” olması konusunda yine bir filme deyinmeden geçemeyeceÄŸim. 1997 yapımı “ CONTACT” filmi. Bu filmde Judie Foster, Eleanor Arroway adlı bir bilimadamını oynamaktadır. Filmin en can alıcı kısmı ise, Arroway’in bir uzay mekiÄŸine binerek tek başına uzayda seyahatidir. Arroway, uzay mekiÄŸinin içinde kendi saatine “göre” 18 saat ışık hızında seyahat etmiÅŸ; karadeliklerden geçmiÅŸ diÄŸer galaksileri görmüş, ve cennet diye adlandırılacak bir mekana varmış ve aynı ışık hızıyla geri dönmüştür. Ancak mekiÄŸin dışındakilerin iddiası Arroway’in açıklamalarına ters düşer; onlara göre mekik hiç bir yere gitmemiÅŸ, arızalanmış ve O’na ulaÅŸmaları 18 saat deÄŸil sadece bir kaç dakika sürmüştür. Burada düşünülmesi gereken nokta, Arroway bu deneyimi bedensel miydi yoksa kendi bilincinde mi yaÅŸadı?

Zamanın göreceli olması konusunda örnekleri çoÄŸaltabiliriz: Mesela en basit olarak, çok zevk aldığınız bir ortamda sizin algılamanıza baÄŸlı zaman “su gibi akıp geçer”. Bunun tam tersi çok sıkıldığınız ya da sonucunu heyecanla beklediÄŸiniz herhangi bir durum karşısında da zaman size göre süner, geniÅŸler de geniÅŸler. Belki de iki dakikadır beklemektesiniz ancak size göre 2 saat gibi geçmiÅŸtir bu 2 dakika. Bir diÄŸer örnek ise; trafik kazası yapıp saÄŸ kurtulan birisine sorun. Size arabanın içindeki zamanı tarif etsin. Muhtemelen zamanın ağır çekimli (slow motion) bir filmi seyretmek gibi ağır çekim aktığını ancak dışardan gözleyene göre de kazanın 5-10 saniye belki de daha az bir zamanda gerçekleÅŸtiÄŸini söyleyeceklerdir.

Yukarıda paylaştığım bazı örneklerden sonra isterseniz bir de arıların zamanı nasıl algıladıklarına bir bakalım:
Arıların, buldukları bir yiyecek kaynağını kolonilerine haber verirken, kovanla yiyecek arasındaki uzaklığı diğer işçi arılara, yaptıkları özel bir dansla ve bu dansın süresiyle bildirdiklerini biliyoruz. Bu uzaklığı algılarıysa yol sırasında gözlerinin önünden geçen görsel uyaran konturlarının sıklığıyla azalıp artabiliyor. Örneğin, uyaranın az olduğu bölgelerde kat ettikleri mesafeleri daha kısa algılayabiliyorlar. Tıpkı bizlerin zaman algısının da duyusal uyaran zenginliğinden etkilendiği gibi. (http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/deneme.htm)
“Gerçekte, zamanın ve mekânın olmadığı bir âlemin içinde yaÅŸamaktayız da, bunun bilincinde deÄŸiliz!.. Ve belki de ÅŸartlanmalarımız o kadar ağır basmakta ki; idrakımızın önünde olan bu gerçeÄŸi gene yapımız ve ÅŸartlanmalarımız sebebiyle inkâra kalkışmaktayız…”, demektedir İnsan ve Sırları kitabında araÅŸtırmacı-yazar Sayın Ahmed Hulûsi (http://www.ahmedhulusi.org/yazi/zamanotesi.htm)

Şimdi de yukarıdaki açıklamaya anlam katan bazı ayetleri "oku"yalım:

"Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic Suresi, 4)
Onları toplayacağı gün sanki sadece birbirleriyle tanışacakları gündüzün bir saati kalmışlar gibi gelir… ( 10 Yunus Suresi 45)

"Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." (Secde Suresi, 5)

Dedi ki “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” Dediler ki “Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.” (23 Muminun Suresi 112-113)

"...Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir." (Hac Suresi, 47)

Görünen o ki tüm yaÅŸantımız “göre”lerden ibaret ve bu göreler “zaman”ı da oluÅŸturmakta doÄŸal olarak… EÄŸer olayları oluÅŸ sırasına “göre” sıralamak “zaman”ı oluÅŸuyorsa ve her reaksiyon bir baÅŸka reaksiyonu yani tepkimeyi doÄŸuruyorsa ve bunları “zaman” adı altında kayıtlamakla kendimizi kayıtlamış olmaz mıyız? Yani “Zaman” bir kilit olur ve biz de içinden çıkamadığımız kilitli bir dünyada yaÅŸayanlar…

Sizleri masalların başındaki tekerleme ile başbaşa bırakarak yazımı bitirmek istiyorum:

Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Deve tellal iken Sinek berber iken
Ben annemin babamın beşiğini
Tıngır mıngır sallar iken

“Evvel” nasıl zamanın içine girmiÅŸtir? “Kalbur” nasıl bir samanın içine girebilmiÅŸtir?
“Ben” nasıl olur da annemin ve babamın beÅŸiÄŸini sallarım? Haydi düşünün biraz…

Cuma, Nisan 13, 2007


AYNA

Ayna’ya baktığında kimi görüyorsun? Tabii ki kendini! Elini kaldırınca aynadaki “sen” de elini kaldırıyor, göz kırpıyorsun o karşındaki yani “ayna”daki sen de gözünü kırpıyor. Peki, bir de şöyle düşünelim; ya karşımızdaki herÅŸey, herkes sana “ayna”ysa ya da sen onlara “ayna”ysan?..

Herkesin çok sevdiÄŸi ve uzun süreler birlikte olduÄŸu arkadaÅŸları, dostlukları vardır. Bir zaman sonra bir de bakarız ki arkadaşımızın söylediÄŸi bir laf farkında olmadan bizim aÄŸzımıza sakız olmuÅŸ. Ya da bizim yaptığımız bir hareket bir de bakmışız ki yakınlarımız tarafından farkında olmadan benimsenmiÅŸ ve onlar tarafından sanki bir “tik” olmuÅŸcasına yapılmakta… Bunlar iyi hoÅŸ da peki bu durumu daha geniÅŸ bir perspektifte incelemek mümkün deÄŸil mi? Tabii ki mümkün. Özellikle büyük kentlerde mesela İstanbul’da. Çıkın trafiÄŸe bakın sağınızdan saÄŸlayan bir sürücüye, sonra birden önünüze fırlayan bir arabaya! Önce “olamaz,nasıl olur bu?” derken bir süre sonra bir de bakmışız biz de saÄŸlıyoruz!!! Tüm toplum tek bir vücud halinde “ayna” ya bakıyoruz ve gördüğümüz kendimiz.

Yukarıda yazdıklarım son zamanlarda sıkça bahsedilen “ayna nöronlar”ın dile geliÅŸi. 1990’larda iki İtalyan bilimadamının düşünce okuma konusunda maymunlar üzerinde yaptığı deneyler sonucunda keÅŸfettiÄŸi nöronlar. Bu nöronların en önemli fonksiyonu bir baÅŸkası bir hareket yaparken aynen siz yapıyormuÅŸcasına sizin nöronlarınızın aktif hale geliyor olması. Mesela, seyrettiÄŸiniz dizi film kahramanları. Bir süre sonra bir de bakıyoruz ki etrafımızda o kahramanların yaptıklarını taklit eden yani yapan bir sürü insan var. Ya da hayranı olduÄŸunuz bir rock ya da pop star. Yüzlerce kiÅŸi onlar gibi giyinip, onlar gibi ÅŸarkı söylemeye çalışmıyorlar mı? Her yıl Amerika’da Elvis Presley için düzenlenen anma gününde tıpkı O’nun gibi giyinmiÅŸ yüzlerce Elvis Presley sokaklarda yürümekte…

Ayna nöronların keÅŸfi ile bize anlatılmak istenen ne? Hani ünlü deyim vardır: “üzüm üzüme baka baka kararır”.(http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salavat.htm) Üzüm üzüme bile bakarak aynı rengi alıyorsa, arkadaşının hareketleri ve karakteri sen de yansıma yapıyorsa, o zaman bizim birlikte olduÄŸumuz kiÅŸilerin hareketleri, duyguları çok önemli oluyor. EÄŸer pozitif düşünceye sahip insanlarla birlikteysek aynada yani sende pozitiflik yansıyacak, eÄŸer sürekli negatif düşünceye saplanmışlarla birlikteysek aynada yüzümüz hep somurtacaktır. Bir baÅŸka örnek; uzun süre evli kalan eÅŸler bir süre sonra birbirlerine benzemeye baÅŸlarlar. Hatta bu yüz ifadelerine kadar yansır.

Son olarak, atılacak ilk ve en basit adım; ÅŸiddet içeren, fazla dramatik, iç sıkıcı filmleri izlemeyi bırakmalı, stres yüklü her olaydan mümkün olduÄŸu kadar uzak durmalı, buna etrafınızdaki negatif enerji üreten fabrika misali insanlar da dahil. Belki de zamanı gelmiÅŸtir kendi içimizdeki yolculuÄŸa çıkmanın, tüm ters etkileri birer birer yolumuzdan çekip, önümüze çıkan her kirli aynayı silip, temizleyip, “O” öze ulaÅŸmanın. Bak o zaman bakabilirsen o göz kamaÅŸtırmanın da ötesindeki parlaklığa!


Not: Bu konuda sizlerle paylaşmak istediğim bir video var. Ancak bu video ingilizce. İngilizce bilmeyenler için ingilizceden türkçeye çevirip, aşağıda metin olarak sizlerle paylaşmak istedim.

http://www.youtube.com/watch?v=WM9MaIU3zVU

AYNA NÖRONLAR

“Aynaya baktığımda ne görüyorum. Elbette yüzümü görüyorum. Onun da ötesinde duygu deÄŸiÅŸimlerimi, ruh halimi, mimiklerimi. Biz insanoÄŸlu yüz okumada oldukça iyiyizdir. Ben size bakıp, sizinle ilgili pek çok ÅŸey öğrenebilirim; sizinle baÄŸlatı kurabilirim, sizi sevebilirim.“Empati” çok hassas özelliklerimizden birisi. Beynimizde özel bir devre olabilir ve bu devre sayesinde baktığımız herÅŸeyde birbirimizi görebiliriz.

İnsanlar futbol seyrederken neden bu kadar kendilerini kaptırıyorlar, hem de çok kaptırıyorlar? Bunca kızgınlık, acı, tırnak kemirten gerilim… Neden spor için bu kadar kendimizi kaptıracak kadar budalayız? Tabii, bu sadece futbol için geçerli deÄŸil. Bir film seyrederken de kendimizi tamamen filme kaptırabiliyoruz, ya da bir video oyununa, ya da bir dans gösterisine.. Biz, insanoÄŸlunda bir ÅŸey mi var acaba? Neler oluyor bizlere özellikle diÄŸer insanları seyrederken; hareket ederken, oynarken, yüzlerini izlerken…

Bilimadamları daha önce hiç bu denli hücresel derecede bir buluÅŸ yapamamışlardı. Ancak insanların bu garip tutumlarına karşı ÅŸimdilerde bir açıklama getiriyorlar. Merkez beyin hücreleri beynin her iki tarafında bulunmaktadır. Bu hücrelerde milyonlarca nöron bulunmaktadır ve bu nöronlara “ayna nöron” adı verilmiÅŸtir. BulduÄŸumuz ÅŸey bir mekanizma ve bu mekanizma insanların birbirlerini nasıl gördüklerini açıklamada kesinlikle temel oluÅŸturacak bir mekanizma.

Bu buluÅŸ İtalyanın sevimli kasabası Parma’da tamamen bir ÅŸans eseri bulundu. Bir grup bilimadamları maymunlar üzerinde beyin konusunda araÅŸtırmalar yapmaktaydılar. Onlar beyin hücrelerini, nöronları test etmekteydiler ve maynunlar ne zaman bir fıstık alsalar nöron aktivitelerinden ÅŸu sesi “....” duymaktaydılar. Daha sonra bir gün maymunlar hareket etmeden durularken bir bilimadamı fıstıklara uzandı ve maymun nöron aktivitesi aynı aktiviteyi gerçekleÅŸtirdi. Sanki kendileri uzanıp alıyormuÅŸcasına. Bu durum birÅŸeyi açıklığa kavuÅŸturuyordu: “BirÅŸeyi görmek ve birÅŸeyi yapmak aynı ÅŸeydi!” Yani, bu nöron birisini birÅŸey yaparken seyrederken sanki kendisi yapıyormuÅŸ gibi aktive olmaktadır.

Bu gerçekten de inanılmaz. Aynı nöron temel olarak izleyerek aktive olabiliyor. Bir maynunun nöron faaliyeti, birisini seyrederken kendi o hareketi yapıyormuş gibi aktive oluyor. Bu ilginç bir durumdur. Çünkü maymun sadece kendi hareketleri ile ilgili değil başkalarının hareketleri ile de ilgilenmektedir.

Bazı insanlar bu aktiviteye “maymun görür maymun yapar” nöronları diye adlandırmaktadır. Ancak “ayna nöron” diye adlandırmak daha doÄŸru gibi. Çünkü beyin ne görüyorsa “ayna”lıyor yani aynısını yansıtıyor. Bu ÅŸans eseri keÅŸfedilen bu durum için bilimadamları daha fazla test yapmaları gerektiÄŸini düşünmekteler. Çünkü onlara göre bu sadece maymunlarla sınırlı deÄŸil, açıkca belli oluyor ki insanlar için de geçerli bir durum.

Hepimiz biliyorsuz ki insanoÄŸlu izleyerek, kopyalarak öğrenir. Bebeklerin yaptığı budur. Önce izler, sonra yaparsın. Bir kere izleyip, kopyalayıp yaptıktan sonra bir grup hareketleri onları kafanızda tutmanıza gerek yok. EÄŸer birisini birÅŸey yaparken görürseniz çok rahat aynı tecrübeyi paylaÅŸabilirsiniz. Onlar hareketleri biliyor, siz biliyorsunuz ve onlarla yaşıyorsunuz. Aslında emeklemek, yemek yemek, vs… gibi uzun seneler boyunca öğrendiklerimiz çok zengin bir bilgi deposudur.

Sokakta bir sürü kutu ile yürürken insanların bana bakmalarından çok nasıl baktıklarını izledim. Onlar bana bakarken benim neler hissettiklerimi biliyorlardı. Ağır bir yükü taşırken ne hissedildiÄŸi bilgisi onlarda mevcuttu. Ben kutularla hareket ederken beni izliyorlar ve benim duygularımı hissediyorlardı. “Onların nöronları hareketimi “ayna”lıyordu!” Belki de beyin dalgaları ne görüyorsa onları yaÅŸantımızla baÄŸdaÅŸtırıyor. “Ayna”lama sistemi öyle bir ÅŸey ki, içinizdeki sizde mevcut olan becerileri hafifçe dokunuyor ve onları dış dünyaya doÄŸru projekte ediyorsunuz yani yansıtıyorsunuz.

İnsanlar gördüklerini ve izledikleri dönüştürmede gerçekten de çok iyiler. Åžu anda tam 13 tane nokta var ve siz bu noktaların yaptığı hareketleri çok rahat algılayabiliyorsunuz. Bu noktalara baktığınızda bu hareketleri kendinizin de yaptığınız için çok rahat tanımlayabiliyorsunuz. İşte bu yüzden spor fanatikleri maçları izlerken geriliyor, yüzlerini buruÅŸturuyor, vs… siz oyunu biliyorsunuz! Nöronlarınız maçı seyrederken sanki siz oynuyormuÅŸcasına aktive oluyor bu yüzden de siz kendinizi çeÅŸitli tepkiler verirken buluyorsunuz.

“Ama bundan daha da baÅŸka ÅŸeyler de var”, diyor UCLA Üniversitesi’nden Profesör Marco Iacoboni. Ayna nöronlar sadece insanların hareketleri ile baÄŸlantılı deÄŸil duygularıyla da baÄŸlantılı. Duygusal sistemle motor sistemi birbiri ile baÄŸlantılıdır. Bunu netleÅŸtirmek için Profesör beni çok kuvvetli bir beyin tarama MR cihazına soktu. Bana bazı resimleri gösterecekti ve ben konuÅŸmadan resimdekileri taklit edecektim. Ben de söyleneni yaptım. Beyin aktivitemi kaydettiler. Daha sonra aynı resimlere taklit etmeden sadece bakacaktım. Ben de resimler sadece baktım. Sonuç şöyle çıktı: resimleri taklit ederkenki beyin aktivitesi ile taklit etmeden sadece bakarkenki beyin aktivitesi, nöron çalışma sistemi aynıydı! Ayrıca hatırlıyorum o somurtan ve yüzleri gülmeyen insanların resimlerine bakarken ekstra rahatsızlık duymuÅŸtum ve gülen yüzlere bakarken kendimi daha rahat neredeyse mutlu hissetmiÅŸtim. Ek olarak, ÅŸuanda ekranda benim beynime bakıyoruz ve o kırmızı ışık saçan bölüm mutlu insanların resmine baktığımda oluÅŸan kırmızı ışık yani beyin aktivitesi ve bu aktivite tam da beynimin duygusal-mutluluk kısmında oluÅŸuyor. Ayrıca insanların resimdeki hareketlerini taklit ederkenki beyin aktiviteme bakalım. Çok daha büyük bir beyin faaliyeti, nöron akışı görüyoruz.

Profesörün düşüncesine göre, ayna nöronlar mesajı beynimizdeki limbik ya da duygusal sisteme göndermektedir ve bu yüzden birbirimizin duygularını anlamaya yardımcı olmaktadır. Buna da “empati” denir.

-Sen şimdi demek istiyorsun ki benim beynimde bir kısım var ve o kısım başkalarının hayatlarını yaşamakta!
-Evet, aynen öyle.

Başarılı aktörler içgüdüsel olarak bildikleri dramatik durumları ve hareketleri çok rahat ortaya koyabilmektedirler. Yapyıkları yüz ifadelerini de seyrederken bizler buna aynı şeklide tepki vermeden edemiyoruz.

Aktörler hareketleri insanları etkileme açısından kullanmakta çok başarılılar. Onlar ayna sistemini kullanmakta ustalardır.

Bizler sosyal varlıklarız. İnsanların düşüncelerini okuyabiliriz. Bir medyum ya da telepati kurmak gibi demiyorum. Demek istediğim, bir insanın balkış açısını adapte edebilirsiniz yani kendi bakış açınız gibi benimseyebilirsiniz.

Peki ayna nöronlar bizi birbirimize duygusal açıdan baÄŸlayabilyorsa, otistik olanlar ne yapmalı mesela Christian gibi?…

Bilindiği üzere otistik çocuklar aşırı derecede akıllı ancak sosyal yönden gelişmemişlerdir. Christina konuşabiliyor, okuyabiliyor, yazabiliyor ancak iş iletişime gelince göz temasından kaçıyor. Bu yüzden de bazı soruları yanlış anlıyor. Herkes bu duruma neyin sebep olduğunu öğrenmek istemektedirler. Bunu öğrenmek için doktor Rama bir şapka yarattı. Bu şapkayı çocuğa giydirdiler ve çocuğun elini açıp kaparkenki beyin dalgalarını kaydettiler ve bir filmde başkasının elini açıp kapattığını izlettirdiler ve beyin aktivitesini kaydettiler. Pek çok kişi için ister kendisi yapsın ister yapanı seyretsin beyin dalgaları aynı şeklide aktive olur. Fakat otistik çocuklarda beyin dalgaları değişkenlik göstermektedir. Bu bize muhtemel olarak ayna nöronların aktivitesinin akışının bozukluğunu göstermektedir. Yani bir başka deyişe ayna nöron aktivitesinde kırılma, kopma gözükmektedir.

Otistiklerin beyinleri değişik şekilde faaliyet göstermekete, buna bağlı olarak da nöron sisteminde bozukluklar bulunmaktadır. Ama yine de tam emin olamayız ve bu konuda daha pek çok çalışma yapılmalıdır.

Rama Schanderen’a göre bildiÄŸimiz bir ÅŸey varsa o da insanların sosyal olmasıdır. Kuzenlerimiz maynunlardan daha fazla birbirimizle baÄŸlantıda olmak için pek çok ÅŸey yarattık; danslar, tokalaÅŸmak, oyunlar, vs… birlikte yemek yeriz, buluÅŸuruz ve konuÅŸuruz, çok fazla konuÅŸuruz…

Herkes aynı soruyu sormaktadır: İnsanı diÄŸerlerinden farklı yapan ÅŸey ne? Neden insan eÅŸi benzeri bulunmaz bir varlık? Gülmek, dil ve baÅŸka bir ÅŸey de kültür. Kültürün çoÄŸu taklitten gelir. Öğreticilerin yaptıklarını izlemek…

Rama Schanderen’a göre bizim ayna nöronlarımız gittikçe daha çok geliÅŸme göstermiÅŸlerdir. İşte bütün farkı da bu yaratmıştır. Birbirimizden bakarak, kopyalayarak, öğreterek çok daha fazla ÅŸey öğrendik ve bizler baÅŸka yaratıkların yapamadığı ÅŸeyleri yaptık. Mesela eÄŸer bir ayı olsaydınız ve kutupda soÄŸukta ne yapmanız gerektiÄŸini bulmak için pek çok nesil geçmesi gerekirdi. Ancak bir insan atasına bakarak, izleyerek ve taklit ederek çok daha çabuk ne yapması gerektiÄŸini bulur. İnsanın nöron aktivitesi hemen harekete geçer. Bir ayının öğrenmesi için geçen milyonlarca ve milyonlarca nesil gibi sizin bu kadar süre beklemenize gerek olmaz. Bir nesil yeterlidir!

Ayna nöronların bize ne önerdiği neredeyse aşikârdır; herhangi bir spor barında bir pazar günü görebilirsiniz. Dışımızdan en derindeki hücrelerime kadar bizler birlikte yaratılmışız. Eğer yalnız olursak pek çok sistemimiz daha iyi olabilir anacak ayna sistemi için aynı şeyi söyleyemeyiz. Ayna sistemi en temel sosyal-beyin sistemimizdir ve bizler sosyal olmayı, birbirimiz iletişim içerisinde olmayı hep hoşlamışızdır.