Perşembe, Temmuz 10, 2008

SEZGİ (INTUITION) 3. BÖLÜM

“Sezgi” adı altında anlatılmak istenenin neye işaret ettiğini, nasıl bir mekanizma olduğunu, moleküler boyutta anlamlandırmaya gayret edelim ve gelin, fetusun oluşumundaki ilk safhalara doğru bir seyre çıkalım…

Weill Cornell Medical College’da bir grup bilim insanı, nöronların sinir uyarılarını taşıyan nöron uzantısı olarak bilinen aksonların, hücre çekirdeğindeki yazılımı nasıl etkilediğini belirlemişler. Dr Jaffrey, bu durumu detaylı olarak şu şekilde anlamakta:

“Gelişen fetus doğumdan sonraki evreye göre çok daha fazla nöron taşımakta, ve bu yeni oluşmakta olan nöronlar, uzun dallar şeklinde aksonları belirli bir hedefe mesela ayağa ya da göze yollarlar. Aksonlar-nöron uçları hedefe ulaştığında, (belki bu uzaklık hücre çekirdeğinden santimetrelerce uzağa) hedef dokudan sinir büyüme faktörü (Nerve Growth Factor) diye bir sinyal alırlar. Pek çok akson ulaşılması gereken hedefe ulaşamaz ve bu yüzden de nöronlar önceden belirlenmiş bir program dahilinde ölürler. Hedefe uygun olarak ulaşan aksonlar ise sinir büyüme sinyalini alır -“hayır sen başardın, yaşayacaksın” sinyalidir- ve yaşaması için nörona iletilir. Burada önemli olan diğer bir nokta da, aksonların ucunda büyüme konisinin tespit ettiği bu kritik bilginin tekrardan hücrenin kumanda merkezi olan çekirdeğine geri nasıl iletildiğidir.”
(Daha detaylı bilgi için; SEYR NO:11, http://ayliner.blogspot.com/ )

Nöron hücresinin “beden” adlı sistemde yaşamını ve bu yaşamda nasıl bir işlevi olacağını belirleyici unsurun, bir nöron için uzak(!) olarak kabul edilen bir noktadan OKU’nan bilginin bir okuyan tarafından (nöronlardaki aksonlarda bulunan bir “protein”adı ile) okunmasının bir örneğini OKUduk. Nöronun içinde bulunduğu sistemi deşifresini, bu “OKU’yuş”unu “sezgi” adı altında ve nöronun uzantısı olan aksonların içerisindeki proteini de bu sistemi “okuyan”,“sezen” adı altında anlamlandırabiliriz düşüncesindeyim.

Bir diğer örnek ise, bu noktadan daha da derine yöneltmekte bizi. “Telepatik genler” adı altında açıklanan bu araştırmadaki bilgiye bir göz atalım şimdi de…

“Yeni bir araştırmaya göre; genler, herhangi bir protein ya da işlem destekleyen biyolojik moleküller olmadan belirli bir mesafeden birbirlerindeki benzerlikleri fark edebilme becerisine sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Bu çalışma ile yüzlerce kimyasal baz çiflerine sahip olan daha uzun DNA dizilimlerinin, birbirini taşıdıkları tamamlayıcı elektrik şarj kalıpları ile tanımladıklarını herhangi bir protein katkısı olmadan birbirlerini tamamen tanıdıkları gözlemlenmiştir. Bu araştırmayı yapanlardan Imperial College London’da çalışan Prof. Alexei Kornyshev, ekibinin ulaştığı bu sonuç hakkındaki duygularını şu şekilde ifade etmekte: “Herhangi bir dış yardım olmaksızın kalabalıkta birbirlerini arayan benzer DNA moleküllerini görmek oldukça heyecan verici!. Bu, benzer genler için karmaşık birleştirim işlemine herhangi bir protein ya da diğer biyolojik etkenler olmaksızın başlamasını sağlayabilecek itici bir güç olabilir!.”
(Daha detaylı bilgi için; SEYR NO: 48, http://ayliner.blogspot.com/ )

Buradaki araştırma ile de, “sezgi” adlı mekanizmaya bakış açımız daha farklı bir boyut almakta… “Gen” adı altındaki yapının “protein” ya da herhangi bir biyolojik moleküler yardım olmaksızın, taşıdıkları elektrik şarj kalıpları yoluyla, “yaydıkları elektrik” ile birbirlerini OKU’yarak, tanımlayıp, BİR araya gelerek sistemdeki işlevlerini ortaya koymaktalar.

Sonuç olarak, bu iki bilimsel örnek belki bizlere biraz olsun “sezgi” konusunda farklı bir bakış açısı sağlamıştır… Aslında bilimsel örneklerden de ortaya çıkan nokta; “quantum interconnectedness” adı ile bilim insanlarınn da anlatmak istediği, ayrı ayrı bir gözleyen ve bir gözlenenin olmadığı, kendinden kendine sistemi OKU’yuşun olduğu noktasıdır, ki bu da;TEK’in seyri!...


Perşembe, Temmuz 03, 2008


SEZGİ (INTUITION) 2. BÖLÜM

“Sezgi”yi incelemeye, “sezgi” kelimesi ile anlatılmak istenenin ne olduğunu anlamaya çalışarak başlayalım… Öncelikle, Türkçe’deki “sezgi”kelimesinin kullanımını inceleyelim: “Sezgi” kelimesini kullanırken “sezgi” ile birlikte “sezgi geldi”,“sezgi aldım” gibi kelimeler kullanmadığımızı belki de dikkat etmişizdir. O zaman, “sezgi” adı ile işaret edilenin “alınan” ve “verilen” bir şey olmadığını fark etmiş oluruz.”Sezgi alınmaz!”, ve “sezgi verilmez!”. Bir “alan”, bir de “veren” yoktur!. Yani, “sezgi” ile anlatılmak istenen işleyişin ortaya çıktığı BİR mahal, BİR bilinç vardır… Sezgi’nin Türkçe’deki kullanımını şimdilik burada bu noktada bırakıp, İngilizce’deki kullanımlarına bir de göz atalım:

“Sezgi” kelimesinin karşılığı olarak İngilizce’de kullanılan kelime ve eş anlamlarına geçmeden önce yabancı yayınlarda “sezgi” kelimesinin hangi anlamda kullanıldığı konusunda dikkatimi çeken bir noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum: “Sezgi” kelimesi yabancı kaynaklarda genellikle geleceğe dönük olayların algılanması yani bir bakıma gelecekten haber alma şeklinde bir manada düşünülmekte ve incelenmektedir. Ancak, yaptığım araştırmalar sonucunda diyebilirim ki; bu çok dar görüşlü, 5 duyu çerçevesinde değerlendirilen bir bakış açısı olup, “sezgi” kelimesi ile ifade edilmek istenen mekanizmanın yakınına bile yaklaşamamaktadır!...

Öyle ki, sadece en basit anlamda İngilizce’de “sezgi” için kullanılan kelimelerden bir tanesini bile dikkatle incelediğimizde, bize işaret ettiği mananın ipuçlarını vermektedir bile!: İngilizce’de, “intuition” kelimesi Latince’deki “intueri” kelimesinden gelir ve “içe bakmak” anlamında ve sezgiyi ifade etmede en fazla bu kelime kullanılmaktadır. “Sezgi”nin neye işaret ettiğine bizi götürebilecek olan “intuition” kelimesinin Latince karşılığı olan “intueri”’nin anlamı ve eş anlamlısı olan “insight (içgörü)” kelimesinin yapısını incelediğimizde de karşımıza şöyle bir anlam çıkmakta; “in” öneki, “iç-içsel” ve “sight (görüş)” kelimesinden oluşmakta. İçselin görülmesi!, İçe bakmak!... Ne demek acaba, içsel olanın görülmesi etimizin derine inip baktığımızda gördüklerimiz mi? yoksa onun ötesi bir görüş mü? BİRşeyin görülmesi!... Ama O şey ne ve nasıl bir görüş?...

O zaman, sezgiyi anlamada “içe yönelik” bakmak belki de şu şekilde olabilir: “İçsel” diye adlandırdığımız, tasavvuftaki anlatım ile birimin “derunundaki hakikâti” ve o hakikât ile anlatılmak istenen manaların, “basîr” isminin işaret ettiği mana ile ortaya çıkması ki, bu “basîr” ismi ile anlatılmak istenen “görme”, beden gözü ile görme değil, derunundaki hakikâti algılama ve idrâk etme şeklindeki bir deşifredir. Dolayısıyla, bu tür bir algılama, basit anlamda 5 duyu ile kayıtlı bir zaman ve mekân dilimi içinde bir görüş, bakış ve hissediş şeklinde olmayıp, 5 duyu ötesi bir bakış, bir OKU’yuş şeklinde olmalıdır…

Peki, o zaman bu OKU’yuş nasıl olmalıdır? “İnsan” adlı birimin kendindeki hakikâti algılaması ve dışında(!) olarak algıladığı sistemi, deşifre etmesi yani sezmesi ne şekilde olabilir? Bana göre, fizik beden içinde yaşamını sürdüren bilinç, kendindeki güçlerin-kuvvelerin farkında olarak ve onların nasıl birer işleve sahip olduklarını çözümleyerek işe başlamalıdır. Böylelikle de, “sezgi” ile anlatılmak istenen mekanizmanın anlamı deşifre edilebilinir… O zaman, başlangıç noktamız “sezgi”nin “insan” adlı birimde nasıl ortaya çıkmakta olduğunu incelemek olmalı. Ne dersiniz?...

(Devam edecek…)

Pazar, Mart 23, 2008

SEZGİ (INTUITION) I. BÖLÜM

“Büyük bir ormanın içerisinde kaybolmuş bir kör, sağda solda dolaşıp dururken ayağı takılır ve düşer. Düştüğü yeri yokladığında bir kötürümün üstüne düştüğünü anlar. Sonra aralarında konuşmaya başlarlar. Kör, günlerdir ormandan çıkmaya çalıştığını ama bir çıkış yolu bulamadığını söyler. Kötürüm de aynı durumda olduğunu, kalkıp gidemediğini belirtir. Daha sonra kötürümün aklına şu gelir: “Sen, beni sırtına al, ben de sana nereden gideceğimizi söyleyeyim. Böylece ikimiz de rahatlıkla ormandan çıkabiliriz.”der.”(Dr.Zülfikar Özkan, Bilincin Gücü)

Bu eski hikâyede kör aklın, kötürüm ise sezginin simgesidir. Bilim insanlarınca gerçekleştirilen her deney, araştırma ya da düşüncede akıl ön planda tutulmuş, sezginin gücüne ve kudretine fazlaca önem verilmemiştir. Ancak, zamanla özellikle son on yıldır, bilimin ürünleri olan güncel bilimsel teoriler, (hologram tekniği, kuantum teorisi, string teorisi gibi..) sezginin, aklın yanı sıra bilinçlerden ortaya çıkmaya başladığının işaretleridir. Bu noktada, ünlü bilim insanı Albert Einstein’ın sezgiye dair sözü, düşünen ve hakikatinin ne olduğunu bulmaya yönelen beyinler için “ilham” verici nitelik taşımaktadır: “Sezgisel Akıl (Intuitive Mind) kutsal bir armağan, Mantıksal Akıl (Rational Mind) ise sadık hizmetkârdır. Bizler hizmetkârı öven ve “kutsal armağanı” unutan toplumlar yaratıyoruz.”

Fizik-madde boyutunda baktığımızda, beyin ve beyinin akıl fonksiyonu, “insan” adlı birim için çok önemlidir. “Akıl-zihin” diye adlandırdığımız beyin fonksiyonunun eş anlamına baktığımızda, bizi “hafıza-bellek” kelimelerinin işaret ettiği anlamlara yöneltir. “Akıl” bir bakıma “hafıza” dediğimiz; bilgileri toplama, depolama, anımsama diye adlandırdığımız sistem içerisinde çalışmaktadır. Bu bilgiler, veritabanımızda 5 duyu, genetik ve kozmik tesirler yoluyla kaydedilmekte, depolanmakta ve anımsanmaktadır. Bu şekildeki bir işleyişte beyne “yeni” olarak adlandırdığımız her fikir, bu süreçlerden geçerek, bizde mevcut olanlar ile kıyaslanıp (analiz-sentez), etiketlenir. İşte bizler, bu işlemi gerçekleştiren beyinleri de “akıl” fonksiyonunu kullanan birim olarak algılarız.

Bu konuda, “Mantıksal Akıl” hakkında Shakti Gawain, “Living in the Light” adlı kitabında bakın ne diyor: “Mantıksal akıl, bir bilgisayar gibidir. Bilgiyi işler ve bu bilgiye dayalı mantıksal sonuçlar çıkartır. Ancak mantıksal akıl sınırlıdır. O, sadece kendisine ulaşan bilgi doğrultusunda işlem yapabilir. Bir başka deyişle, mantıksal akıl tüm yaşamımız boyunca edindiğimiz tecrübelere dayalı olarak işlem görür.”

“İnsan” adlı birim için “akıl” yadsınmayacak kadar önemli bir fonksiyondur. Ancak, yazar Gawain’in de açıklamasında olduğu gibi; “akıl” kişiyi bir bakıma da sınırlayan bir bilgi işletim sistemidir. Sadece edinilmiş bilgiyi en doğru şekilde işleyen bir mekanizmadır. Sınırlıdır bu yüzden!!! Ötesine geçemez!!!... Tıpkı bilim insanlarının görünenden, bilinenden yola çıkarak,“insan”lık için keşfettikleri ve yaptıkları tüm deney ve çalışmaların bir noktada sınırlı kalması gibi…

İşte bu noktada, belki Einstein’ın dediği gibi bizlere bahşedilmiş, bu çok değerli armağanı,
“akıl ile sınırlı insan” olmanın ötesinde tüm bu keşfedilmişliklerin, giz’li hazinelerin anahtarını belki de kullanmamızın vakti gelmiştir.

Bu anahtar, bu çok değerli armağanı anlamlaştırmada ilk önce yine Gawain’in tanımlamasını okuyarak başlayalım: “Sezgisel Akıl, sonsuz bilgi erişimine sahiptir. Sezgisel Akıl, Mutlak Akıl’ın iliminin ve hikmetinin yansıtma mekanizmasıdır. Ayrıca ne zaman, neye ihtiyacımız olsa, Sezgisel Akıl ile edinilen bilgi bizlere ışık tutar. Eğer bizler, Mutlak Akıl’dan bize yansıyan bu sonsuz bilgi ve hikmetin bizlere rehber olmasına izin verirsek, o zaman göreceğiz ki; sonsuz sınırsız seyr etmekteyiz.”

Dr. Zülfikâr Özkân da “Bilincin Gücü” adlı kitabında “sezgi” hakkında şunları ifade etmektedir: “Sezgi, mantıklı adımlarla ilerlemez ve mantık yürütmez. Anında ve doğru olarak bilgiye ulaşır. Sezgi yolu ile edindiğimiz bilgiye beş duyu ile ulaşamayız. Sezgi, deneye dayalı bir yöntemle bilgi toplamaz. Sezgi, insanın bilincini sınırsız bir şekilde yükseltir.”

Şimdi de tasavvuf ehli İmam Gazali’nin sezgi hakkındaki fikirlerini okuyalım: “İnsan bilgi yolunda duygulardan da akıldan da yararlanabilir. Ancak, bu yetiler insana gerçek varlığın bilgisini vermez. Zira, gerçek ve kesin bilgi “sezgi”yoluyla elde edilir. Bu bilgi türü insanın gönlüne yüce ve manevi bir algı olarak iner.”

Buraya kadar ki bilgileri toparlarsak... 5 duyu çerçevesinde değerlendirme yapan “insan” adlı birimin akıl fonksiyonu, makro ve mikro kozmosta görünen ve algılanan bilindik evreni değerlendirmesi ile sınırlı kalırken, sezgi ile aklın geldiği noktadan yani birimsellik noktasından (madde beden ya da “ruh” adlı mikrodalga beden) ilerleyerek, madde ötesi şuursal değerlendirme ile sınırsız, özden gelen bir akışla seyr söz konusu olabilmektedir.

Bu noktada, bilim insanları “sezgi”yi daha iyi anlamlandırmak için yine akıldan yardım alırlar ve bir dizi deneyler yaparlar: Bunlardan bir tanesi; rahibelerle birlikte gerçekleştirdikleri deneyler sonucunda rahibelerin, tanrıyı düşündüklerinde ve hatırladıklarında beyinde 6 değişik bölgenin güçlendiğini yani aktive olduğunu görürler. Caudates çekirdeğinde çoğalan aktiviteler, aşık olma (koşulsuz sevgi-ilâhi aşk), öğrenme ve hafızada önemli bir role sahip olan beynin küçük merkezi kısmı, vücudun sezgi ve sosyal duyularını belirleyen beynin insula kısmı, bir tecrübenin hoşnutluğunu belirleyen medial orbitofrontal kortex, duygusal farkındalığı belirleyen medial prefrontal kortex ve orta temporal lop. (daha detaylı bilgi için Nöroteoloji-Neurotheology” adlı yazıyı okuyabilirsiniz) Bir diğer deney ise, deneklere noktacıklardan oluşan motiflerin gösterilmesi ve 40 milisaniye sonra hangisinin bir objeyi gösterdiğini bulmalarının istenmesidir. Zaman kısıtlığından dolayı denekler, sezgilerinden hareket ederler ve 20-30 motiften sonra verilen yanıtlar genelde doğrudur. Bu sezgisel hareketin beyin tomografisinin incelenmesi doğrultusunda, nöronların en çok medial orbitofrontal kortekste etkin olduklarını gözlemlerler. Bu bölge göz boşluğunun üzerinde, alnın arkasında yer almaktadır.

Ancak, belki de farkına varılması gereken nokta; her ne kadar fiziki boyutta beyin, madde ötesi şuursal boyutu algılamamıza araç olsa da “sezgi”yi beynin belirli bölgelerinden yola çıkarak anlamlandırmak, “sezgi”yi anlamamızı sınırlamaktan öte gitmez. Bu düşünceden yola çıkarsak eğer acaba hiç düşündük mü?: Bethoveen, duyma yetisine sahip değilken, nasıl bu kadar eşsiz müzik parçaları besteleyebilmiştir? Görme yetisi olmayan ressam Eşref Armağan, görmeden nasıl resim yapabilmektedir?? 5 duyunun ötesinde sınırlı bir frekans skalası içerisinde duyamayan ve göremeyen kişiler, nasıl bu kadar yaratıcı olabiliyorlar acaba? Bu gibi örnekler bizleri, akılın ötesi bir değerlendirmeye, sezgiye doğru yönledirmiyor mu?

Bilim, hologram tekniği ile birlikte evrenin aslının bir hologramdan ibaret olduğunu açıklamaktadır. Tıpkı tasavvuf ehillerinin de bin yıllar öncesinden bu gerçeği “Alemlerin Aslı Hayâldir” diye ifade etmeleri gibi. Araştırmacı-Yazar Ahmed Hulûsi de, İnsan ve Sırları kitabının “Alemlerin Orijini Hayâldir” kısmında tam bu noktada şöyle demektedir: “…Alemler tümüyle hayâlden başka bir şey değildir!..” demişlerdir. Bunu kavrayabilmek, tamamıyla bir «zevk» işidir. Yani sezgi yoluyla, bu gerçeği algılayıp, bunu yaşayabilme işidir…”

Sonuç olarak, insanın hakikatini tanımada aklın önemi büyük. Ancak, belki de akıl ile sınırlı birimler olmadığımızı da anlamanın zamanı gelmiştir.

Perşembe, Şubat 28, 2008


YERÇEKİMİ (GRAVITY)

Bütün hayatı boyunca yerçekimi, karadelikler üzerinde çalışan Stephen Hawking dahil pek çok insan son birkaç yıldır merkezi Florida’da bulunan uzay turizm ve eğlence şirketi sıfır yerçekimi kuruluşunun (Zero Gravity Corp) düzenlediği uçuşlara katılıp, kısa bir süreliğine de olsa yerçekimi kuvvetinden kurtulamanın dayanılmaz zevkini tadıyorlar… Peki ama yerçekimi nedir ve etkileri nelerdir ki, yerçekimi kuvvetinden kurtulmak bu kadar zevkli geliyor?

“Yerin çekimi” dediğimizde “yer” bir anlamı ile bildiğimiz dünya-madde alanı diğer yandan “madde beden” yapımız, “çekim” ise bir “enerji-kuvvet” demektir. Diğer yandan “yerçekimi” ingilizce olarak “gravity” kelimesi ile ifade edilmektedir. İngilizce kelimenin de incelenmesini yaptığımızda “grave” kelimesi ile karşılaşıyoruz. O da türkçeye çevirdiğimizde “kabir-mezar” anlamına işaret etmektedir. Böylelikle, karşımıza “birimi madde dünya/bedene- ki bu beden mezar/kabir olarak da ifade edilmekte- çeken güç” bir anlamda!!!…

İlk kez bilim insanı Newton tarafından ortaya konulan “yerçekimi kuvveti” daha sonra Einstein ile farklı boyuta ulaşarak günümüzdeki son bilimsel kuramlardan kuantum teorisi-sicim teorileri ile farklı bir boyut kazanmıştır. O zaman “yerçekimi” kelimesini Newton’un açtığı kapıdan geçerek, sicim teorisine uzanan yolda hem bilimsel, hem de felsefik olarak birlikte inceleyelim.

Newtona’a göre yerçekimi kuvveti, cisimleri dünyanın merkezine doğru çeken kuvvettir. Bir cisme etki eden kuvvete o cismin “ağırlığı” denir. Hız verilmeden yüksekten bırakılan cisimler, ağırlıkları nedeniyle yere doğru hareket ederler. Ağırlık, çekim kuvvetleri sonucu oluşan bir büyüklüktür. Cisimleri harekete geçirebilmek için kuvvet uygulamak gerekir. Düşen bir cismin hızının artış hızı cisim düştüğü sürece her geçen saniyede aynı miktarda artar. Yeryüzü merkezinden uzaklaştıkça cisimlerin ağırlığı azalır.

Birimler kendinlerini sadece “madde beden” sanısı ile tanır ve kabul ettiklerinde, tüm yaşam madde bedene yönelik olarak yaşanmaktadır. Bu da birimden ortaya çıkan her fiil ve o fiili oluşturan her bilgi- düşünce madde bedene dönük olarak ortaya çıkacaktır. “Maddeye dönük yaşam” demek, maddenin çekim alanı içinde olmak demektir. Ne kadar çok maddeye dönük düşünce ve fiiller ortaya koyarsak ,o kadar çok madde bedenimiz ağırlaşır!!! Bu, veritabanımızdaki “madde beden” olduğumuz sanısından kaynaklanan duygu ve düşüncelerin sürekli beslenerek çoğalmasıdır ki, bu da bizim düşüncelerimizde ve duygularımızda ağırlık kazanacaktır. Ancak birimler, kendilerinin sadece madde bedenden meydana gelmediklerini “ruh” adlı hologramik dalga bedenlerinin de olduğunu ve daha ötesi bir “bilinç” varlık olduğunu fark etmeye başladıkları zaman, bu bilgiler doğrultusunda ortaya konan her düşünce ve davranışla birlikte madde beden ve onun getirilerinin ağırlığından sıyrılmaya başlayacaklardır.

Birimler, düşünce gücünü ya da akıl denilen zihinsel fonksiyonlarını yeterince kullanmadıkları, aktive etmedikleri durumlarda, veritabanlarındaki şartlanma ve değer yargıları ve onların getirdiği duyguların oluşturduğu düşüncelerin ağırlığı, yoğunluğu ile hep bedensel çekim alanı içinde kalır ve o yönde hareket ederler. Bu bedensel çekim alanından kurturacak kuvvet, yine kendilerinden ortaya konulacak yepyeni bir düşüncenin oluşturacağı kuvvettir ki, bu kuvvet ile bedensel dürtülerin çekim kuvvetinden sıyrılabilinsin. Bu kuvvet, birimin hakikatini tanıma inancı ve isteği ve bu istek doğrultusunda ortaya koyacağı fiillerdir. Ancak, bu çok kolay bir aşama değildir ve unutmamak gereken bir nokta da, birimin madde dünyasının ve dolayısıyla madde bedenin her zaman, her an madde bedene yönelik fiiller ortaya koyabilme potansiyelin kendisini bekliyor olmasıdır. Eğer bir kere birim kendini madde dünyası ve madde bedenin istek ve arzularına kaptırdı mı, zaman içerisinde veritabanından kaynaklı aldanmalarla daha da çok bu düşünce ve durum batağına saplanır ve hızla da saplanmaya devam eder.

1998 yılında başrollerini Meg Ryan ve Nicholas Cage’in oynadığı “City of Angles” (Melekler Şehri) adlı filmde bu yukarda anlatmak istediklerim, sembolik olarak bazı sahnelerde de anlatılmaktadır. Mesela, meleklerin yüksekte oturması ve yerin yani dünyanın çekim alanında olmadıklarının sembolik bir gösterimidir. Ayrıca içlerinden bir meleğin, “insan” adlı bir birime aşık olması ile O’nunla birlikte yaşama arzusu, O’nun yeryüzüne inmesi ile olmaktadır ki, bu da filmde meleğin kendini yüksek bir yerden serbest düşüş ile yerçekimi kuvvetine kendini bırakması şeklinde ifade edilir. Meleğin yeryüzüne inmesi- madde bir bedene sahip olması ile gerçekleşir ve bu madde bedene sahip olduğunu da, meleğin yere düşmesinden sonra madde bedenin getirisi olarak, hemen kendisinden ortaya vücudunda bazı noktaların kanaması ve yere düşmenin verdiği ağrılar şeklinde çıkar.

Ancak, maddeye yönelik çekim gücü, Einstein ile farklı bir boyut kazanmaktadır. Einstein, uzayın dokusuna bakmış ve insan vücudunun yapıtaşlarıyla bir benzerlik olduğunu düşünmüştür. O’na göre uzay, statik değildir ve eğilmeler ve bükülmeler mevcuttur. Einstein, maddelerin sahip olduğu enerji dalgalarının zaman-uzay ekseninde ele aldığında, yerçekimi denilen kuvvetinin dalgasal olarak, belirli dalgalanmalar, salınımlar yaparak, ışık hızı ile aynı hızıda bir noktadan diğer noktaya seyahat edebildiğini söylemektedir. Bu da kuantum teorisi ile başlayan ve günümüz biliminde şimdilik gelinen en son nokta olan sicim teorisi ile de çok rahat açıklanabilmektedir. “Yerçekimi kuvveti” denildiğinde maddenin maddeye uyarlanan kuvvetinden bahsedilirken kuantum teorisi ile bilindik evrenin hem dalga hem de parçacıktan oluştuğu ortaya atılmış ve sicim teorisi ile de evrenin titreşimlerden meydan geldiği ortaya konmuştur. Bir başka deyişle, madde bakış açısından farklı olarak ortaya konulan teorilerle yerçekimi kuvveti de madde çekim gücünün ötesinde dalgasal enerji ve bu dalgasal enerjinin titreşim frekansı ve çekim gücünden bahsedilmektedir.
http://www.youtube.com/watch?v=tpbGuuGosAY&feature=related

Tıpkı Einstein’ın Newton’un açtığı yoldan ilerlediği gibi bizler de madde beden yapısından “ruh” adlı hologramik mikrodalga beden yapısına ulaştığımızda, farkedeceğiz ki, madde beden yapısı dünya boyutu içerisinde işlevini yerine getirirken, “ölüm” denilen olayla madde beden- yerçekimi kuvveti dünya boyutunda fonksiyonunu yitirip, “ruh” adlı mikrodalga bedenle yaşamına devam edecektir. Ancak bu noktada ilginç bazı önemli unsurları da göz ardı etmemek lazım…

Evrende pozitif ve negatif enerji miktarı birbirine eşittir. Negatif enerji miktarı aynı zamanda kütleye eşittir. Çünkü kütle çekim gücü negatif enerjiyi oluşturmaktadır. Madde enerjiye enerji de maddeye dönüştüğünden pozitif negatife, negatif pozitife dönüşür.

Bu noktadan ilerlediğimiz de, madde beden sanısı içersinde yaşamını sürdüren ve tüm yaşamı boyunca madde bedenin istek ve arzularına dönük yaşayan ağırlaşmış(!) birimler, bu yaşantısını aynıyla “ruh” adlı hologramik mikrodalga bedene yüklerler, dolayısıyla dalga bedenleri de aynı düşünce ve duyguların oluşturduğu ağırlığa sahip olur. Bu da belki bilimsel olarak negatif enerji diyebileceğimiz bir şeklide açıklanabilir. İşte bu dalga bedenin ağırlaşması, tıpkı madde bedenin yerin çekim gücünden kurtulamaması gibi, ölüm ötesi boyutta da dünyanın çekim gücünden dalga bedenin bir katmanı olan antiçekim dalgasının birimden ortaya çıkamamasından dolayı otomatik olarak kurtulamayacaktır. Çünkü kendisinde bulunan enerji katmanı dahilinde, tüm hayatı boyunca bedene yönelik yaşamın getirisi olarak negatif enerji üretmiş, pozitif enerji üretememiş ve hareket gücüne sahip olamamıştır. Bundan dolayı da çekim alanından kurtulamamış olacaktır. Bu çekim alanından kurtulamamak da birimin bir bakıma kabri-mezarı bu olacaktır.(Bu konuda daha detaylı bilgi için: http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/evrensel/evrensel10.htm )

Birim, kuantum teorisi ve sicim teorisinin anlatmak istediğinden yola çıkarak, madde beden sanısını bir taraf bırakıp, hakikatinin bir “bilinç” varlık olduğunu anlayıp, bu yönde yaşamına yön verebilirse, bir nevi kuantsal bakış açısı ile yerçekimi kavramından sıyrılıp, var kabul ettiği bedensel varlığının hükmünün geçerli olmadığı bir bilinçsel seyre dalabilir.

Yine bu tarz bir yaklaşımı başrolünü Jodie Foster’ın oynadığı “Contact” adlı filmin en etkili sahnesinde görebiliyoruz. Bilim insanı bir uzay mekiğine konuyor ve fırlatılıyor. Bilim insanı bedensel olarak dışardan gözleyenlere göre mekikte hiç bir yere gitmiyor ve mekik yerçekimi kuvveti ile çok kısa bir zaman içerisinde yere düşüyor. Ancak, kendisi bir bilinç seyri yaşıyor ve o bilinç seyrinde solucan deliklerinden geçip, karadeliklerden akdeliklere, galaksilerden galaksilere yolculuk yapıyor. Uzay-zaman bükülüyor, dünyanın yerçekimi kuvveti hükmünü yitiriyor.

İşte belki de yazının başında pek çok kişinin yerçekiminden arındırılmış bir mekanda bulunmak istemelerinin sırrı da burada yatmaktadır. Bedenin ağırlığından kurtulmak, beden ötesi bir varlık yani “bilinç” varlık olmanın dayanılmaz hafifliğini tecrübe etmek!!!... Bunun ilk basamaklarından biri ise bir bakıma Matrix1’de Morpheus’un Neo’ya seslenişinde yatmakta: “FREE YOUR MIND!!!”

Çarşamba, Ocak 30, 2008


HAFIZA II. BÖLÜM

2004 yılında gösterilen “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, hafıza ve hafızanın silinmesine yönelik bilim insanlarının yaptığı pek çok deneyden etkilenerek yaratılmış bir film. Filmde birbirini unutmak isteyen iki sevgilinin hafızalarından birbirleri ile ilgili anılarını silmek istemeleri ve bunu bir çeşit operasyonla gerçekleştirmeleri yer almaktadır. Filmde ilginç olan, iki sevgilinin hafızalarında birbirleri ile ilgili anılarını sildirmiş(!) olmalarına rağmen, ilk tanıştıkları yere gelmeleri ve tekrar tanışmalarıdır. İşte filmdeki bu son belki de “hafıza”nın hakikatini çözmemizde bize ipucu olabilecek başlangıç noktalarından birisi olup, akla şöyle bir soru gelebilir: Kahramanlarımızın birbirleri ile ilgili olan anıları somut olarak adlandırdığımız beyinde belirli bir bölgede ise, sildirdiklerini düşündükleri bilgileri neden tekrar yaşamaktadırlar? Onları aynı yere, aynı bilgileri tekrar yaşamaya acaba RUHları mı sürüklemiştir???... Bu soruyu şimdilik bir kenara bırakıp, diğer bir başlagıç noktası sayılabilecek bir deneye göz atalım…

Nöropsikolog Karl Lashley, fareleri bir labirent içinde koşturmak gibi çeşitli görevleri yerine getirmek üzere eğitir. Daha sonra, farelerin beyinlerinin çeşitli bölümlerini (o yöndeki anılarını kapsayan bölümleri) ameliyatla çıkartır. Ancak, farelerin beyinlerden hangi oranda parça alırsa alsın, Lashley farelerin anılarını ortadan kaldıramadığını ve hareket yetenekleri zayıflamış olmalarına rağmen, farelerin eğitildikleri görevleri eksiksiz bir şekilde yerine getirdiklerini gözlemler. Bu deneyde ortaya çıkan sonuç, nörocerrah Karl Pribram’a hatıraların beynin belirli bir bölümünde yerleşmiş olmadığını ve tüm beynin içerisinde holonomik (holonomic model of brain function) olarak, tümüne yayılmış olarak dağılmış olabileceğini düşündürmüştür. Bu da başta Karl Pribram ve fizikçi David Bohm olmak üzere günümüzdeki hemen hemen tüm bilim insanları tarafından benimsenen “beynin holografik olarak işleyişi teorisi”ni ortaya çıkarmıştır. http://www.ifi.unizh.ch/ailab/teaching/semi2005/presentations/WhereIsMemory_HandschinBeutler.pdf
Şimdi yukardaki iki önemli noktadan (ruh ve hologram’dan) yola çıkarak “hafıza” bilmecesini çözmeye çalışalım….

Bilim insanlarının “hafıza” ile ilgili gerçekleştirdikleri tüm deneylere baktığımızda, onların madde olarak algılanan beyin ve beynin belirli bölgeleri üzerinde çalışmakta ve deneylerini çeşitli hayvan türleri üzerinde gerçekleştirmekte olduklarını görürüz. Ancak somut olarak algılanan evren, Kuantum Teorisi ile yeni bir anlam kazanmış ve mikro evren beyinin de gerek dışardan(!) 5 duyu yardımı ile aldığı gerekse yaydığı dalgalardan ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. Öyle ki, bu bilgi içeren dalgaların oluşturduğu manyetik alan, mikrodalga hologramik bir bedendir de ayrıca…

İşte bu noktada bilim insanlarının belki de yapmaları gereken; başta hafıza fonksiyonu olmak üzere tüm zihinsel fonksiyonları incelerken, “somuttan” yola çıkıp, sadece somut olanla sınırlınmamalıdırlar. Çünkü “hayvan” adlı birimin beyni “insan” adlı birimin beynin ürettiği türden dalgalar üretememekte ve hafıza fonksiyonları “somut” olarak adlandırılan beyin çerçevesinde sınırlı bir şeklide faaliyet göstermektedir. Dolayısıyla, hafızanın hakikatine giden yol “somut” incelemelerden geçmeyip, “soyut” diye adlandırdığımız frekans-dalga boyutundaki incelemelerden geçmektedir kanısındayım. Aksi halde aşağıdaki fıkrada hafızayı araştırmaya çalışan doktorun durumuna düşülebilir:

Üç yaşlı adam hafıza testindedirler. Doktor ilk yaşlı adama sorar:
-Üç kere üç kaç eder?
-274..?
yanıtını alınca doktor üzgün bir şekilde ikinci yaşlı adama döner:
-Şimdi sizin sıranız. Üç kere üç kaç eder?
-Salı..?
Doktor artık iyice ümitsiz şekilde üçüncü yaşlı adama döner:
-Evet, şimdi de sizin sıranız üç kere üç kaç eder?
-Dokuz..?
cevabını sevinçle karşılayan doktor :
-Bu harika, nasil buldunuz? der.
Üçüncü yaşlı adam sakince:
-Oh, çok kolaydı. Sadece “274” ten “Salı”yı çıkardım.?!!!

O zaman şimdi, HAFIZA I. BÖLÜM’de moleküler boyutta gerçekleştirdiğimiz seyri bir de beynin hologramik olarak işleyişi düşünceleri ile aralanan kapıdan geçerek, dalga-frekans okyanusuna yelken açarak gerçekleştirmeye ne dersiniz?…

Nöron aktivitesi, moleküler boyutta biokimyasal tepkimler olarak göze çarparken, atomaltı dediğimiz boyutta ise dalgasal yani salınımsal aktivite formatında algılanabilinir. Daha basit bir anlatımla; beyin hücrelerinin birbiri ile iletişimi yani bilgiyi alıp, kodlaması ve depolaması, o bilginin içeriğine göre frekanssal titreşimlerin meydana getirdiği “dalga”lardan oluşmaktadır. Bu dalgasal aktivite bir manyetik alan oluşturmaktadır. Bu manyetik alan mikrodalga ve bilginin açığa çıkması açısından da hologramik görüntüye sahip olan “RUH” adını verdiğimiz bir yapıdır. (Bu manyetik alan hakkında daha geniş bilgiyi

Kuantum Teorisi’nin araladığı kapıdan geçen Profesör McFadden’in 2002 yılındaki “Senkronize Ateşlenme ve Beynin EM Alanı Üzerine Etkisi: EM Bilinç Alanı Teorisi Üzerine Bulgu” adlı makalesinde açıkladığı çalışması, bu konuda ilk defa 1972 yılında araştırmacı-yazar Ahmed Hulûsi tarafından kaleme alınan “Ruh” adlı mikrodalga yapılı hologramik bedenin hakikati konusuna destekler niteliktedir.

1972 yılında henüz Kuantum Teorisinin bilinçlerde anlamlaştırılmadığı bir noktada “hafızanın hakikati” Ahmed Hulûsi tarafından “Ruh-İnsan-Cin” adlı kitabında bakalım nasıl kaleme alınmış:

"…İnsan" ismiyle bilinen ölümsüz varlığın, ebedi yaşamını sürdürdüğü "dalga bedendir"... Görüntüsü hologramiktir!.. Beynin ürettiği, Yüklenmiş dalgalardan oluşmuştur... Beyin tarafından üretilir ve ve beyin kendindeki tüm düşünsel verileri dalga olarak "RUH"a yükler.Enerjisini beyinden alan dalga beden (ruh), aynı zamanda beyinle karşılıklı alışveriş içindedir; ve beyni enerji yönünden takviye etmektedir... Aynı, bir otomobil motorunun aküden hem enerji temin etmesi, hem de aküyü şarj etmesi gibi... "Hafıza-bellek" esas olarak bu "dalga" bedendeki bilgi yüküdür... Beyin, ihtiyaç duyduğu bilgileri buradan alır... Eğer, beyinde herhangi bir fonksiyon yetersizliği olursa, dalga bedendeki bilgileri geri alamadığı için "unutma" veya "hatırlayamama" dediğimiz olay meydana gelir... "Ruh bedenin" dışarıdan görünüşü aynen bir hologram gibidir...”

Bu çok önemli bilgiyi biraz daha incelersek …

Nöronlarda işlenen, depolanan ve geri çağrılan bilgiler, bir yönü itibariyle elektriksel bir aktivite gösterirken, diğer yönüyle dalgasal bir aktivite göstermektedir. Beynin ürettiği manyetik alana sahip olan “ruh” adını verdiğimiz hologramik dalga beden, nöronda işlenen bilgileri hologramik olarak depolar. Her nöronun etkinliği (bilgiyi işleyiş, depolayışı) bir dalga boyu oluşturur. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yapar ve bu yol ile “geri çağırma-hatırlama” sağlanır. Nöronların, hologramik olarak yarattığı dalga girişim ve kesişimlerinden oluşan holografik model, beş duyuyla algılanan görüntüleri oluşturur. “geri çağırma-hatırlama” dediğimiz işlem de ise tam tersi olarak, görüntü, ses, koku gibi frekanslar belirli bir yoğunluk alır.
Sonuç olarak, kendini madde beden zanneden birimin “ölüm” denilen madde bedenden hologramik dalga bedende yaşamını sürmesinde hafıza fonksiyonunun işlevselliğinin çok önemli bir yeri vardır. “Ölüm” denilen olaya kadar beyin ve hologramik dalga beden arasındaki bilgi alışverişi sürmekte ve her an, her işlenen ve depolanan bilgi geri çağrılıp, yaşanmaktadır. “Ölüm” denilen olayla da mikrodalga bedene kodlanan, depolanan her bilgi hologramik görüntü şeklinde ortaya çıkmakta ve “boyuna geçirilmiş kitaplar, dürülmüş defterler okunacaktır” tarzındaki tasavvuftaki mecazi ifadeler “yaşanılanlar yaşanılacaktır” şeklinde bilinçte yerini bulmaktadır.






Perşembe, Ocak 17, 2008


HAFIZA I.BÖLÜM

“Beyin” ve “ruh” çözümlenmesi, anlaşılması gereken en büyük, en muhteşem bilmece (puzzle). Somut olarak algıladığımız beyinden yola çıkıp, ruhun sonsuz derinliklerinde yol almaya başladığımızda “hafıza” diye adlandırdığımız çözümlenmesi ve anlamlandırılması gereken bir başka kavramla karşılaşıyoruz.

“Hafıza” diye adlandırılan bu kavramı anlamada öncelikle moleküler boyutta bir yolculuğa çıkmaya ne dersiniz?...

Beynimizde milyarlarca sinir hücreleri (nöronları) bilgiyi bioelektriksel ve biokimyasal olarak işlemektedir. Beynimize duyu organlarımız ile ulaşan ya da veritabanımızda (database) mevcut olan her bilgi, somut olarak ele aldığımızda biokimyasal maddelerin oluşturduğu bir bioelektriksel akımdan ibarettir. Bu her bilginin nöronlara yüklenip “işlenmesi-kodlanması" (encoding) işlemine “öğrenme” adı verilmektedir. Bu kodlama sırasında bazı bilgiler “depo”lanır (storage). Depolanan bilginin bulunduğu yerden çağrılmasına da “hatırlama” denilmektedir. İşte “Hafıza” diye adlandırdığımız kavramı bu üç safha ile anlamaya başlayabiliriz.

Bilgiler beyinde çeşitli yollarla anlamlandırılıp, işlenir ve depolanır: Beyne ulaşan bilgiler öncellikle duyu organları yoluyla algılanıp, depolanır ve belirli bir süreç içerisinde bu bilgilerden bazıları bir sonraki aşamaya geçer, bazıları ise kullanılmamak üzere depolanmadan silinir. Bu aşamada bilgiler anlık değerlendirmeye sokulur. Bu bilgi akışının (nöron aktivitesi), anlık değerlendirme şeklinde ortaya çıkışını “zekâ” diye adlandırabiliriz. Bu noktada bilgi, anlık değerlendirilme neticesinde “tepki” diye adlandırabileceğimiz fiziksel bir reaksiyona dönüşebilir ya da daha sonra sürekli kullanılmak üzere kişinin veri tabanındaki bilgiler doğrultusunda işlenir ve depolanır. Bilginin, kodlanma ve depolanma işlemlerini kolaylaştıran ve akışkanlığı sağlayan serotonin, glutomat, dopamin, norepinefrin, asetil kolin gibi bazı kimyasallar ve protein molekülleri vardır. Bu kimyasal elementler sayesinde nöronlar arasındaki bioelektriksel ve biokimyasal akış ne kadar düzenli ve etkin olursa, depolanan bilginin geri çağrılması (hatırlama) da o kadar güçlü ve etkin olur. Ancak, bunun tersi bir durumda mesela, beyin stress hormonu salgıladığında, nöronlar arası bilgi-enerji transferini (bilgi aktarımı ve işleyişi) bozar ve hafıza fonksiyonu dediğimiz o üç safhadaki işleyiş sağlıklı bir şekilde gerçekleşemez.

Hafızanın işleyiş mekanizmasına moleküler boyuttan bakmaya devam ederken, çözümlenmesi gereken başka bir bilmece daha ortaya çıkmakta. O da; hafızanın somut olarak adlandırdığımız beyindeki yerinin neresi olduğu konusu. Bilimadamlarınca “hafıza” denildiği zaman beyinde öne çıkan “hipokampus” adlı bölge ve eski ve yeni bilgilerin depolandığı beynin en dış tabakası (korteks) olduğu düşünülmektedir. http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0711/multimedia_hafiza2.aspx?Konu=1

Bu şekilde düşünmelerinin sebebi, öncellikle hipokampus bölgesinin, bilgileri ana depoda kalıcı olup olamayacağına karar veren bir role sahip olması olabilir. Bu karar verme işlemi pek çok kaynakta benzer olarak şu şekilde anlatılmaktadır; hipokampusa ulaşan düşük frekanslı bioelektrik akışı zayıf sinaptik bağlar oluşturur ve bu zayıf elektrik akımı yüzünden de beyin korteksine hipokampustan etkin sinyal gelmediği için bazı bilgiler kayıt edilemez ya da hipokampustaki nöronlar arasındaki bilgileri aktaran sinaptik bağların güçlü iletkenliğe sahip olması, kortekse etkin sinyaller yollanmasına ve bilgilerin kalıcı bir hal almasına yol açar. İşte bu zayıf ya da güçlü akımlara neden olarak, “duygu” diye adlandırdığımız çeşitli biokimyasal tepkimelerin zayıf ya da yoğun sinyaller vermesi yol açmaktadır. Örneğin, bunlar bizim dışardan bakış açısı ile baktığımızda “sıkıcı”, “ilgi uyandırmayan” veya “uyandıran” ya da “heyecan veren” diye nitelendirdiğimiz duygusal etiketli tepkimelerdir. İşte “duygu”lar dediğimiz bazı (heyecan, ilgi uyandıran…) biokimyasal tepkimelerin yoğun aktivasyonu hipokampusta yoğun nöron hareketi oluştururuken ve kortekse aktarılarak kaydedilirken, bazı zayıf biokimyasal tepkimeler, (sıkıcı bulmak, heyecanlanmamak, önemsememek…) zayıf nöron hareketi oluşturup, bilgi aktarımını ve kalıcılığını engellemektedir.

Belki de bu yüzden bilimadamları hafızayı incelerken özellikle hipokampus üzerinde durmakta ve hafıza ile ilgili yaptıkları deneylerin hemen hemen hepsi hipokampus ile ilgili olmaktadır. Bu araştırmalar içerisinde en ilginç olanlarından birisi Kaliforniya Üniversitesi Los Angles Kampüsünde Ted Berger ve yardımcılarının 2007 yılında üretmeyi başardıkları dünya üzerindeki ilk hafıza implantının prototipi olan “silikon-yapay hipokampus”tur. Bu yaratılan çip, anı oluşumu için önemli olan hipokampustaki beyin hücrelerinin bir bilgisayar donanımı (hardware) şeklindedir. Bu çipin beyinde hasar görmüş nöronların yerini alabileceği düşünülmektedir. Çip iki yönlüdür; hem bilgiyi üretebilmekte, hem de kendisine ulaşan sinyalleri tıpkı canlı bir hücre gibi alabilmektedir. Ancak çip, kısıtlı sayıda nöron içermektedir. Bu nöronlar, canlı beyin dokularından ulaşan benzer sinyalleri alıp, bunları dijital sinyallere çevirir ve daha sonra da bu sinyalleri tekrar benzer sinyallere dönüştürerek sağlıklı nöronlara yollar.

Hafıza fonksiyonunda başrolü oynayan aktörü “hipokampus” olarak ilan eden bilimadamları, bir yandan “yapay hipokampus” yaratma noktasına kadar gelirken, diğer yandan da hafızdaki anıların silinmesi konusunda aralıksız deneyler gerçekleştirmektediler. Bunlardan bir tanesi, New York Üniversitesi Nörobilimadamı Joseph Le Doux’un gerçekleştirdiği bir deneydir. Bu deneyde kendi ürettikleri bir kimyasalı fareler üzerinde kullanırlar. Bu kullanılan kimyasal, farelerin hafızasında önceden öğretilmiş “korku” içerikli bilginin, hücreler arasındaki geçişini-bilgi aktarımını bloke eder. Bu bloke edilen bilgi (silinen bilgi) bir başka deyişle “hafızada kodlanmış anının silinmesi” olarak ilan edilir. Ancak, bilimadamı ve ekibi, bu işlemin her ne kadar bir bilginin silinmesi şeklinde olduğunu düşünseler de, ana hafızayı-anı bankasını silmeyeceklerini de açıklamaktadırlar.

İşte bu son cümle ve 2004 yılında “hafıza” ve “hafızanın silinmesi”ne yönelik yapılan “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” adlı filmin (http://www.youtube.com/watch?v=7UwJtDRQkoE&feature=related) sonunda gelinen nokta, “hafızanın hakikati”nin ne olduğu konusundaki bilmecenin çözülmesine belki de katkıda bulunmaktadır. Öyle ki, bilimadamları “hafıza” fonksiyonunu beyinde tüm biokimyasal ve bioelektriksel işlemleri ile moleküler boyuttan anlamaya çalışsalar da, “hafıza” adlı fonksiyonun çözümlenmesi için daha derin boyutlarda, ruhun sonsuzluğuna doğru olan yolda seyr etmenin zamanı geldiğinin belki de farkına varmaya başlamışlardır. İşte bu yolculuk, sonun başlagıcıdır…

Pazar, Aralık 23, 2007


AMİGDALA (AMYGDALA) 2. BÖLÜM

“En büyük korkunuz nedir?” diye sorulsa, pek çok korku ve fobi adı altında ortaya çıkanların kökeninde “Ölüm” korkusu olduğunu göreceğiz. Korkunun merkezi olarak bilinen amigdalanın da bu en önemli korkulan unsurla yani “ölüm” korkusu ile bağlantısının olması gerektiği düşüncesinden yola çıkarsak eğer, “Ölüme Yakın Tecrübelerde (Near Death Experiences-NEDs-)” ve “ölüm” denilen olayda hipokampus ve amigdalayı incelemeye devam etmenin gerekliliği tekrar ortaya çıkmaktadır.

Bilim adamları “Ölüme Yakın Tecrübeler (NEDs)”in neden kaynaklandığı konusunda çeşitli fikirler üretmektedir. Bunlardan bir tanesi ve belki de en önemlisi, Kentucky Üniversitesinde nörofizyolojist olan Kevin Nelson’ın açıklamasıdır. Bu açıklamaya göre; oksijen seviyesinin düşmesi ile hipokampusta oluşan bir çeşit bioelektrik boşalımın, hipokampusun duygusal hafızanın merkezi olması nedeniyle kişide “tüm yaşantının göz önünden akıp gitmesi” denilen olayı yaratması ve amigdaladaki bir çeşit kimyasal maddenin (endorfin) salgılanarak, “öfori (euphoria)” denilen bir his uyandırıp, bedenden kopukluk hissedilmesi ile geçici olarak yaşanan tüm bu “göz önünden akıp giden hayatın”, “ruh” denilen mikrodalga bedende hologramik biçimde görselleşmesidir.

“Ölüme Yakın Tecrübelerde (NDEs)” hipokampusun ve amigdalanın önemli rolü tartışılırken bir de isterseniz, “Ölüm” denilen olayda da hipokampusun ve amigdalanın nasıl bir rol oynadığına bakalım…

Nörofizyolojist Dr. Rhawn Joseph, “brainmind.com” adlı web sitesinde, “Ölüm” anında hipokampus ve amigdalanın aktiviteleri hakkındaki açıklamaları, Kevin Nelson’ın “Ölüme Yakın Deneyimler (NDEs)” hakkında yaptığı açıklamalara benzer bir paralellik teşkil etmektedir. Joseph’ın açıklamasına göre de, hipokampusta kayıtlı olan ve amigdalada etiketlenen tüm anılar ve o anılara bağlı suçluluk, üzüntü gibi tüm duygular “ölüm” adlı tecrübenin bir parçası olarak “ruh” adlı mikrodalga bedende hologramik olarak tekrar yaşanır. “Ölüm”ü tadan kişi, vücudundan yukarı doğru bir seyir, tüm yaşantının bir film gibi tekrarlanması, bu tekrarlanışla birlikte kendini yargılama, sorgulama, bir çeşit vicdan muhasebesi yapmaya başlar. Aslında bu aktivitelerin hepsi temporal loptaki ve hipokampus-amigdaladaki bioeleletrik akımının boşalması ile meydana gelmektedir.

Bu iki nörofizyoloğun hem “Ölüme Yakın Deneyimler” hem de “ölüm”ü tatma olayı hakkındaki aynı paralellikteki açıklamaları, Üstad Ahmed Hulûsi’nin 20 sene önce yazdığı “İnsan ve Sırları1” kitabında yaptığı ölüm anı açıklamalarını doğrular niteliktedir:

“…Beynin yolladığı bioelektrik enerji, bedenin en uç noktasından beyne en yakın noktaya doğru bir kesilme gösterdiği için de, bu kişide en uç noktasından yani ayaklarının ucundan Ruh yukarı çekiliyormuş gibi bir mânâ şeklinde yorumlanıyor.Oysa bu, hücrelerdeki elektriğin kesilmesi sırasında, başa doğru olan o bölümlerdeki hissizliği kişi farkediyor. Çünkü esasında, beyindeki bioelektrik kesilmesi sonucunda bedende de çekicilik kalkıyor!... Bedenden çekicilik kalktığı zaman, zaten otomatik olarak kişilik Ruhu bedenden ayrılıyor!..Bu olay bir anda oluyor! Kişinin ayak ucundan çekiliyor diye hissettiği şey, beynin bedene yaydığı bioelektriğin kesilmesinin, en uç noktadan itibaren farkedilmesi olayı…

Tüm hayatımız boyunca duygusal olarak yaşadığımız her bilginin ve o bilgiye ait bağlantılı tüm duyguların sadece beynimizdeki bilgisayarda değil de backup’ı yani bir çeşit yedek bilgisayar olan “ruh” adlı hologramik mikrodalga bedene de aynı şekilde kaydedilmesi ve ölüm ötesi sonsuz yaşamda bu kaydedilen her bilginin neticelerinin hologramik olarak tekrar yaşanmasına etken olan hipokampusun ve amigdalanın rolü önemlidir. Ancak bu durum, Dr. Joseph’in yaptığı ek bir açıklama ile daha da ilginç bir hal almaktadır; Dr.Joseph, “ölüm” denilen olayın başlaması ile hipokampus ve amigdalanın, beyinde hem ilk etkilenen bölgeler, hem de ilk etkilenmesine rağmen fonksiyonu duran en son iki bölge olduklarını açıklamaktadır.

Bu da bizleri şöyle bir düşünme noktasına getirebilir: Eğer bizler, tüm hayatımız boyunca hipokampusta depolanan ve amigdalada etiketlenen daha çok “korku” merkezli duyguların hükmü altında yaşamışsak ve bu kaydedilmiş bilgiler aynı şekilde “ruh” adlı mikrodalga bedene de otomatik olarak kaydedilmişse, “ölüm” adlı olayı yaşamaya başladığımız andan itibaren madde beden olarak algıladığımız bu bedenden hologramik mikrodalga bedenle ölüm ötesi yaşantıya geçişteki en son anda yine hipokampus ve amigdalanın hükmündeyiz. “Gost (Hayalet)” adlı filmi hatırlayın. Filmde ölümü tadan ana karakterin öldüğünü anladığı ilk anları gözünüzün önüne getirin; tüm korku ve endişelerin ortaya çıktığı tüm duyguların en yoğun şekilde yaşandığı o anı… İşte o an, o hissediş, hipokampus ve amigdalanın etkin faaliyetinden başka bir şey değil.

Tecrübe ettiğimiz ve kaydettiğimiz, amigdala sayesinde de birbirine zincirleme eklediğimiz korku ağırlıklı duygularımızı sadece bu dünyada yaşamakla kalmıyor “ölüm” adlı olayı yaşamaya başladığımız ilk andan son ana kadar da bir film gibi tekrarlayarak ölüm ötesi yaşama geçiyor ve ölümötesi yaşantıda da neticeleri ile karşı karşıya kalıyoruz. O zaman, sadece bu dünyadayken değil, ölüm anı ve ölüm ötesi yaşam için de hipokampus ve amigdalaya yüklediğimiz özellikle tüm korkularımız ve vesveselerimiz bizler için önemli bir hal almaktadır. Peki, ne mi yapmalıyız? “Amigdala” adlı bir önceki yazının son kısımlarını okumanızı öneririm.

Salı, Aralık 04, 2007


AMİGDALA (AMYGDALA)

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için...”

William Shakespeare’in “korku” hakkındaki bu sözleri beni korkunun kaynağına yani beyne yöneltti. Gelin birlikte bu kaynağı-fabrikayı yani beyni gezelim ve özellikle “korku”nun ve ondan açığa çıkan diğer duyguların bu fabrikada nasıl işlendiğine bir göz atalım…

Fabrika yani üreten kaynak “beyin” ve bu fabrikadaki binlerce işçi (nöron), kendine ulaşan bilgileri işlemekle, ortaya koymakla her an meşguldür. Ortaya koydukları işin vasıflarına göre sınıflanmış nöronlar, gruplar halinde kendilerindeki bilgi doğrultusunda gece ve gündüz, uyku hali ya da uyanıklık hali gibi durumlarla sınırlanmadan, yani bu durumlar onlar için bir şey ifade etmeden, “ölüm” denen tecrübeye kadar devamlı olarak çalışmaktadırlar. İşte bu nöron gruplarından biri olan ve özellikle korkuları, bu korkulardan doğan vehim, vesveseleri gibi pek çok duyguları oluşturan, “badem (amigdala-amygdala)” işçi grubu, beynin yani fabrikanın bir ucunda, limbik sistem denilen bölümde sağ ve sol iki küçük gruptan oluşmaktadır. Onlar için kısaca “duygusal beyin merkezi” denilebilir. Özellikle “korku”nun kaynağıdır, yaratıcısıdır. Limbik sistemdeki diğer grup olan “hipokampusla (hippocampus)” -ki bu grup anıların deposudur- koordineli bir biçimde çalışmaktadırlar. Hipokampus depolanmış bilgileri, anıları sinapslara yani elçilere, basit anlamda bioelektriksel olarak yükleyerek amigdalaya gönderir. Burada bu bilgiler “duygusal” nitelik taşıyan etiketlerle etiketlenerek, şablonlar halini alır ve tabii bu duygusal davranışların tepkimeleri yani ortaya çıkmaları da genellikle başta “korku” olarak nitelendirebileceğimiz davranışlar olarak fiile dökülür.

Eğer işin biraz daha derinine inersek…

Fabrikada değer yargıları ve şartlanmalarla programlanmış veri tabanı (data base) kaynaklı edinilen bilgiler ışığı altında amigdala, kendisine ulaşan her bilgiye “bu bana zarar verir mi?”, “bundan nefret eder miyim?” gibi sorularla vücuttaki hormonların yani belirli bir grup hücrenin çalışmasına sebep olur, bu üretilen bilginin hormonlar aracılığı ile “kardiyovasküler sistem”, “kaslar”, “bağırsaklar” adı altındaki diğer hücre gruplarını aktive ederken aynı anda da beyin köküne “daha hızlı nefes al, kan basıncı artsın!, hazım engellensin” gibi bilgileri geçerek çeşitli reaksiyonları oluşturur. Tabii bu gibi aktiviteleri yapmasının bir açıdan başlangıç diyebileceğimiz noktası, kendisine ulaşan bilgileri önceden kendisinde işlenmiş olan bilgilerle yani veri tabanındaki (data base) mevcut olan bilgilerle bir takım bağlantılar kurarak ve her bilgiye “duygusal” bir etiket yapıştırarak gerçekleştirmiş olmasıdır.

Bize “göre” “geçmiş” diye adlandırdığımız bir noktada yaşanmış “korku” etiketi altındaki bir bilgi, amigdalada mevcut olduğu için bir bakıma “ayna” fonksiyonu ile yani yansıtma, bir nevi “ tekrar görüntüleme” şeklinde o bilginin tekrar yaşanmasını ya da benzer bir deneyimin oluşmasına sebep olabilir. Örneğin, büyük bir gürültü duyduğunuzda, amigdala hemen bu gürültü ile ilgili daha önceki bilgiden ortaya çıkmış duyguları aktive ederek, aynı duyguların benzer olayda tekrar yaşanmasını sağlar; eskiden oluşmuş duygular, o yeni bilgiye- duruma aynı şekilde kopyalanıp, adapte edilir.

Görsel ya da duyuşsal durum dışında, bizim dışımızdaki(!) kişilerin yaşadığı duygusal durumlarda da aynı duygunun bizde de açığa çıkması, yansıması kaçınılmazdır. Prof. Dr Marcola Iacoboni bu durumu “ayna nöron”larla açıklamaktadır. Ona göre, karşımızdaki bir kişinin yaşadığı duygusal bir durum, ayna nöronlar vasıtası ile bizim beynimizdeki amigdalada daha önce yaşadığımız benzer duygusal durumlarla eşleşip, bizden de aynı şeklide açığa çıkabilmektedir.

Bu öylesine ilginç bir oluşumdur ki, amigdala herhangi bir “korku” ya da “endişe” etiketli kendisindeki ya da dışında diye algıladığı başka(!) birisindeki mevcut bilgiyi “duygusal” olarak etiketleyip, depolarken, bir yandan da buna benzer yeni bilgileri de oluşturduğu şablonlarla etiketleyip “süregiden bir korku-endişe-vesvese bilgisi zinciri” oluşturmaktadır.

Veri tabanımızdaki (data base) mevcut olan ve amigdalada “duygusal” olarak etiketlenen bilgiler ve bir de yeni bilgilerin de eski bilgilerle kıyaslanarak, işlenmesi bizleri tamamen “duygusal” bir girdaba sokmakta ve bu girdabın en kuvvetli elemanlarından olan “korku” ise tüm duygulara sanki hükmederek, zaman zaman akıl ve iradeyi devre dışı bırakmaktadır. Çünkü, beyinde yani bu fabrikada akılcıl olarak işlerin yürütülmesini sağlayan ve koordine eden “neokorteks (neocortex)”, limbik sisteme ulaşan bilgiyi amigdalanın tersine daha sağlıklı değerlendirip, yorumlayarak işlemden geçirerek limbik sisteme geri yollarken, amigdala kortekse göre daha hızlı işlem yapar ve kendisine gelen bilgiyi önceki bilgilerden birisine benzerlik gösterdiği anda uygunluğunu tespit edip, etiketleyip limbik sisteme geri yollaması ve ana işletim sistemde yerini almasını sağlar. Bu da bizim dışardan çoğu kere “duygusal” bazlı “fevri- önyargılı-vesveseli” davranış dediğimiz çıktılara yani fiillere sebep verir.

İşte bu gibi duyguların aklın önüne geçip, ortaya çıkması, bilincin hakikatine yönelik yaşamasını engelleyebilmektedir. Bundan dolayı, amigdalanın bu yöndeki duygusal etiketleme işleminin önüne geçmenin tek yolu, “iman” gücüdür. Bakın bu durumu Üstad Ahmed Hulûsi de 1996 yılında yazdığı“İslâm” adlı kitabının “Cehennemden Ne İle Çıkılır” bölümünde nasıl açıklamış:

“… insan, hayatını cehenneme çeviren vehim gücünün üstesinden akılla gelemez!. Vehim kuvveti yani “yoku var sanıp, varı yok sayma” özelliğinin üstesinden gelecek olan insandaki güç akıl değil, imandır!. Vehim, akıl ve ona dayalı olan tefekkür mekanizması üzerinde rahatlıkla tasarruf ederken, fiilleri direkt yoldan etkileyen iman karşısında daima yenik düşer!. İşte bu yüzdendir ki “Dini” anlaması için akıllıya teklif yapılmış ve iman ederek yürümesi önerilmiştir!.
İnsanın, gerek dünya yaşamındaki cehennemî sürec, ve gerekse de ölümötesi yaşamındaki cehennemi, hep onda galip gelen vehim kuvvesinin sonucudur!. Bunun sona erdirilmesi ise yalnızca iman kuvvesi ile mümkündür!...”

Yukarıdaki bilgilere ek olarak, bir de Yunus Suresi’ni 62-63 de okuyalım:

Açın gözünüzü! Allah veliylerine (hiç birşeyi kalmamış) korku yoktur” ve onlar mahzun da olmazlar. Onlar ki iman etmişlerdir hakikatlerine ve sünnetullah’ın gereği korunmayı gerçekleştirmişlerdir.”

Sonuç olarak, beynimizde yani fabrikada çalışan iki küçük badem büyüklüğündeki grubun beynimiz üzerindeki duygusal etiketli (korku-endişe-vesvese gibi…) etkilerinin hakikati anlamaya ve yaşamaya doğru yol alan beyinler için farkedilmesi gereklidir. Bu farkedişle birlikte, atılacak adım, beynimizde mevcut olan sonsuz sayıdaki “Mutlak Bilinç”e ait özellikleri keşfederek, bu yönde, bu inanç doğrultusunda bilgilerin açığa çıkmasını sağlamaya çalışmaktır. Buna inanmak öylesine bir güçtür ki, hakikatimize ulaşmakta bize engel oluşturacak duygusal etiketleri ve etkilerini silip, yok edebilir.

Perşembe, Kasım 22, 2007


ŞİFRE (PASSWORD)

Yaşadığımız çağ “şifre” çağı!!!... Hayatımızın her noktasında “şifre” kullandığımız çağ… Banka hesaplarımız, değerli mallarımızı sakladığımız kasalardan tutun cep telefonumuza ve bilgisayarlarımıza ve içerisindeki programlara giriş, vs… hepsi de “şifre”li. Kısacası “şifre” dolu bir yaşam….

Nedir bu şifrelemenin altında yatan amaç? Amaç; bizzat yarattığımız harf ve rakamlardan oluşan kodlar, şifreler ile özelimizi değerli(!)lerimizi; malımızdan tutun düşüncelerimizi, duygularımızı kısaca bize ait olanı “kendimizdekini korumak”. Öyle ki, kimse giremesin, kimse ulaşamasın onlara!!! Yani, “bizim olan bizde kalsın!!!”.

Bir de şifrelemede dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır; o da oluşturacağınız şifrenin kısa ve akılda kalıcı olması, mümkünse ezberlenecek kadar da sade ve net olması ki, bu ezberlenen şifre hiçbir zaman unutulmasın değerli(!)ye ulaşmada...

Peki… Acaba farkında mıyız bu şifreleri oluştururken, şifre (kilit) altına aldıklarımızın hayatımıza ne gibi çözülmesi gerekli şifreler (kitlenmeler) de getirdiğinin? Farkında mıyız şifre içinde şifre oluşturduğumuzun?! Farkında mıyız şifrenin gerekliliğini düşünürken, kendimizden kendimize koyduğumuz şifrelerin bilinç dünyamızı da şifreleyip, “girilmez” ve “kullanılmaz” yaptığımızın?

Şimdi gelin bir düşünelim…

Malımız, sevdiklerimiz ya da düşüncelerimiz hepsi ama hepsi bizde “var” kabul ettiğimiz potansiyellerimiz, birikimlerimiz değil midir?! Yani kısaca bilgidir, bilgi birikimidir. Bu noktadan baktığımızda farkedeceğiz ki, bizdeki “bilgi”leri şifrelemekteyiz aslında. Bu şifreler, numaralardan ya da rakamlardan oluşan kodlar olsa da, eğer dikkatle düşünürsek farkına varacağız ki, bizim değerli olarak sahiplenip, şifrelediğimiz her bilgi veri tabanımıza işlenmiş şartlanma ve değer yargıları ya da genetik kodlama ile varolan potansiyelimizden başka bir şey değildir. Yani bizler değer yargı ve şartlanmalarımızdan doğan duygu ve düşüncelerimizi “değerli” olarak benimsemiş ve onları koruma adı altında “şifre”lemişiz.

Bu arada şifreyi nasıl oluşturduğumuzu hatırlayalım… Ne demiştik? Değerlimizi korumada kısa hatırda kalıcı ve hatta rahatlıkla ezberlenecek şifreler oluşturmalıydık. Peki, kaçımız acaba bizimle ilgili bir olayın; bizim için önemli ve değerli olduğunu düşündüğümüz bir kişi-olayın rakamsal ve harfsel kodlamasını şifre olarak kullanıyoruz?... Aslında değerlimizi yine başka bir değerliyi kullanarak saklıyoruz, sakınıyoruz. Kendimizdekini koruma adına oluşturduğumuz şifreler yine kendimizdekilerden başka bir şey değil!!...

Bir başka nokta da kendimizdekini korumak adına oluşturduğumuz şifrenin geçerli ve etkili olması için hiç kimse ile paylaşmamamız gerekliliğidir. Yani oluşturduğumuz şifreyi biz hariç kimse bilmemeli; sahiplendiğimiz, bizim kabul ettiğimiz her bilgi birikimi, bizim korumamız altında olmalı ve kimsenin ulaşamayacağı bir şifre ile korunarak, kimseye giriş izni yani şifremiz verilmemelidir.

“Şifre”yi bu kadar benimseyen bilinçlerimiz “değerli” etiketi yapıştırıp, “var” kabul ettiklerimizi koruma çabasındayken, bu çerçevede şifrelediklerimizin de aslında şartlanma ve değer yargılarımızın sınırladığı sahiplenilmiş ve sıkı sıkıya şifre ile korunmuş atıl ve bundan dolayı da sınırsızca kullanılmayan ve yenilenmeyen bilgi birikimleri olduğununun farkında bile değiliz. Yani bizler, sahiplendiklerimizi şifreleyerek, bizdekini paylaşmayarak aslında kendi kendimize şifreler koyuyor ve sınırsızlığı yaşamayı bekleyen bilinçlerimize kilitleri bizzat kendi ellerimizle vuruyoruz. Bir başka deyişle, hakikate açılan kapıya şifre koyuyoruz ve daha sonra ya şifre koyduğumuzu unutup, onu çözmeye çalışıyoruz ya da şifreyi hatırlamaya çalışıp duruyoruz.

1997 yılında “Küp (Cube)” adlı filmde, birbirlerini tanımayan, yedi kişi bilmedikleri bir biçimde kendilerini bir “küp” sisteminin içinde bulurlar. Onlar ne zaman ve nasıl oraya getirildiklerini bilmemektedirler. Kenarlarında yan bölümlere geçmek için birer kapı bulunan küp şeklindeki odalar içinde çıkış yolunu ararlar. Hepsi birbirinin aynı pek çok oda vardır ve kurtuluş için, doğru odalardan geçerek çıkışı bulmak zorundadırlar. Ancak, bazı odalarda ölüm kapanları onları beklemektedir. Bu yedi kişi için çıkış yolu ancak ve ancak hangi odaların doğru oda olduğunu bulmaktan geçmektedir. Bu da önce küpün mantığını keşfetmekten, yani doğru odalar için belirlenmiş şifreyi ve sonra da bu şifreyi yani kodu çözmekten geçmektedir.

Bu yedi kişiden her biri farklı özelliklere sahiptir. Diğerlerinden sakladıkları yani şifreledikleri kendileri ile ilgili olan özellikleri, bilgileri önceleri paylaşmasalar da daha sonra kurtuluşun yani küpün dışına çıkışın kendilerindeki bilgi ve gücü paylaşarak ve kullanarak gerçekleşebileceğini kısa zamanda idrâk ederler, etmek zorunda kalırlar. Bu 7 kişiden biri olan üniversite öğrencisi ve matematik konusunda başarılı, sayısal zekâya sahip olan genç kız, kendindeki bu bilgi birikimi ile küp şeklindeki bir odanın diğer bir küp şeklindeki odalara geçişindeki aralıkta bazı sayılar tespit eder ve bu sayıların bir şifre olduğunu keşfeder. Bu sayıların yani şifrenin çözümlenmesi için kullandığı matematik bilgisi ışığında öncellikle içinde bulundukları küpün 17576 tane odaya sahip olduğunu bulur ve sıra kodu çözmeye geldiğinde de yine matematik bilgileri ile şifreyi çözer ve doğru odalardan küpün dışına doğru seyahat başlar. Bu işlem, küpün sistemini çözmede yapılan analizler neticesinde her bilginin bir “hikmete” dayalı olduğunu düşünerek, yani “niye”, “neden”, “nasıl”ları inceleyerek gerçekleşmiştir. “Niye buradayız?”, “Nasıl geldik buraya?”… gibi pek çok soru ile işin hikmeti ( http://www.ahmedhulusi.org/yazi/noktandakikudret.htm ), oluş sistemi çözümlenmeye çalışılmıştır. Bu da küp içerisinde sınırlandırılmış, hapsolmuş 7 kişinin yedisinin de kendindekilerini yani bilgilerini-ilimlerini sırası geldikçe ortaya koyarak, bu kurtuluşun oluşumu için irade ve kuvvetlerini kullanarak oluşacaktır.

Filmde gerçekleşen olayların altında yatan anlamlara bir göz atarsak:

Filmdeki birinci önemli nokta ve atılan adım, 7 kişinin içinde hapsoldukları “küpün sistemini anlamanın gerekliliği”ni idrâk etmeleriydi.Bu gerekliliği idrâk etmek onlar için küpün sisteminin çözülmesindeki en önemli adım olmuştur. Tıpkı filmdeki gibi hakikatimizin ne olduğunu anlamak ve idrâk etmek istiyorsak, bizler de ilk olarak içinde yaşadığımız sistemi anlamanın gerekliliğini kabul etmeliyiz.

İkincisi, filmde küpün sisteminin çözümlenmesi yani deşifre edilmesinin ne kadar önemli olduğu 7 kişinin arasındaki kayıplar verilmeye başlandığında belli olmuştur. Onlar için “kurtuluş”a doğru atılan çok büyük bir adım, küpün sisteminin çözülmesidir. Bu da aralarındaki matematik öğrencisinin matematik bilgilerini kullanarak odalara geçişlerdeki şifreleri çözme ve böylelikle sistemi anlamada önemli bir rolü olmuştur. Bizlerin de yaşadığımız sistemin anlamının çözümlenmesi gerekliliğini düşünmemiz yeterli değildir onun bir adım ötesi, onu çözmek için atılacak aktif adımlar ve çabalardır.Filmde olduğu gibi bu çabalar dışardan bir güç tarafından yardım alınarak değil, şifrelediğimiz kendimizdeki potansiyelin ortaya çıkması ile olacaktır.

Dolayısıyla üçüncü olarak, filmde kahramanlar kendilerinde mevcut olan potansiyelin kullanılmasının kendilerine koydukları şifrenin ortadan kalkması ile olacağını anlarlar. Yani öncellikle kendilerindeki mevcut olan bilginin, potansiyelin ortaya konarak, diğerleri ile paylaşılmasının gerekliliğini anlarlar ve böylelikle de her biri kendindeki özellikleri şartlanma ve değer yargılardan uzak olarak olabildiğince ortaya çıkardıklarında, “kurtuluş”a doğru ilerlemeye başladıklarını görürler. Ancak bilgi paylaşımında şartlanma ve değer yargılarından doğan duyguları ön plana çıkaran her kişi küpün içinde hapsolmakta, ve bunun uzantısında da bir şeklide hayata veda etmektedir. Bizler de özümüzde mevcut olan ilmi- bilgiyi şartlanmalarımızdan ve değer yargılarımızdan arındırarak, akıl süzgecimizden geçirip, yeni bir bakış açısı ile ortaya koyup, bir yandan da samimi, olabildiğince şartlanmasız ve değer yargısız bir paylaşıma geçtiğimizde göreceğiz ki, kurtuluşa yani hakikate doğru ilerlemekteyiz.

Bu da bizi dördüncü noktaya götürür; filmde kendilerindeki bilgileri ortaya koyarak ilerleyen kahramanlar, bir süre sonra farkederler ki her bilginin ortaya konması ve bu ortaya koyuşla birlikteki oluşumlar, irade edilenler bu irade ile kuvveye çıkar ve odadan odalara geçişlerle çıkışa doğru yol alınır. Yani, her bilginin kullanılışı, yeni oluşumlara kapı açmakta ve bu oluşumlar da kendilerindeki kuvve ile açığa çıkmaktadır.(http://www.ahmedhulusi.org/yazi/ilimiradekudret.htm ) Ve bu öyle bir devinimdir ki, bilgiler doğrultusunda atılan her adım bir sonraki adımı hazırlar. Bu adım ya kurtuluşa doğru ya da küpte esir kalmaya doğru atılan bir adımdır. Yani “hasib” ismi gereği olarak bir önceki atılan adım bir sonrakini doğurmaktadır küpün içerisinde olanlara “göre” ve kendilerindeki “fettâh” isminin manası onlardan ortaya çıkar. Aşama aşama odalardan geçerek, kapalı oldukları odalardan ve küpten kurtuluşa doğru yol alırlar. Bizler de eğer özümüzde olanın farkında olmaz, bilincimizden o bilgiyi ortaya çıkarmadığımız ve bunun neticesinde yaşayamadığımız takdir de, bilincimizi belki bir küp belki bir labirent içinde şifrelemiş ve hapsetmiş olarak sınırlamaktan öteye gitmeyiz.

Sonuç olarak, “Küp” adlı filmden de yola çıkarsak, nasıl bir sistem içinde yaşadığımızı öğrenmemiz, nasıl bir küpün içinde olduklarını keşfeden filmdeki 7 kahraman gibi “ilim” ve “hikmet”in devreye girmesi neticesindeki akıl yollu keşifle olmakta. Bununla birlikte de kendimize koyduğumuz şifreleri yine kendimiz özümüzdekini açığa çıkarıp, tek tek çözerek, kapanıkları, kapalı kapıları açıp, küp ötesi yaşama yani sonsuz-sınırsız yaşama dair, hakikatimize doğru adım adım ilerleyebiliriz. Ancak, bu tabii ki kolay bir yolculuk olmayacaktır. “Dosttan Dosta” adlı kitapta Üstad Ahmed Hulûsi de şöyle benzer bir ifade kullanmıştır “Ne var ki, her kozadan çıkış-her rahimden çıkış büyük zorluklarla olur! (1118)”. Şifremizi kırıp, “küpten çıkış” bizlere nasip olmuş ve kolaylaştırılmış olsun…

Cumartesi, Kasım 10, 2007


SANAL

“Sanal”ımızı yaratma küçüklükte evcilik oyunları ile başlar. Evcilik oynarken,“sanal” yani gerçek olmayan(!) ama gerçekmiş gibi kurguladığımız kimliklere bürünmek ne kadar da zevk verir ve bizler büründüğümüz rollere kaptırırız kendimizi. Öyle ki bir süre sonra o “sanal” yani varsaydığımız kişilikle bütünleşiriz bile... Günümüzdeki bilgisayar ortamındaki tüm sanal gerçeklik (virtual reality-VR) programlarının temelinde bana göre bir çeşit “evcilik oyunu” mantığı yatmaktadır.

“Sanal gerçeklik” günlük yaşantımıza öylesine girdi ki artık “gerçek içinde gerçek mi, hayâl içinde bir hayâlin mi yaşantısını sürmekteyiz?”diye sorgulamadan edemez duruma geldik. Peki, bu sanal gerçeklik nasıl ortaya çıktı? Yani düşünen beyinler nasıl bir âlem yarattılar ve nerelerde yaygın olarak kullanılıyor ki hayatımızın içinde etkin bir rol oynamakta ve bizleri “sanal” ve “hakikât” arasında bir yolculuğa sürüklemekte?...

Sanal gerçeklik, ilk olarak askeri amaçlı; uçuş similatörü yaratmada kullanılan ilk grafiksel, şemalı bir bilgisayar projesi olarak ortaya çıkmıştır. Sanal gerçeklik, pek çok alanda ama özellikle, askeri eğitimlerde, sağlık ve eğlence alanlarında grafik ve dijital tekniklerle bilgisayar aracılığı ile kullanılmaktadır. Kafaya takılan güneş gözlüğü şeklindeki aletle bağlantılı bir ekran ve siz elinizi hareket ettirdiğinizde ekranda yansıyan dünyada etkisini, gözünüze takılan aletle takip edebiliyorsunuz. Bu daha da ileri teknikle yani 3 boyuta getirerek, sanal olanı tamamen gerçek algılamasına yönlendirilmiş; USATODAY gazetesindeki sanal gerçeklikle ilgili John Makulowich’in 2000 yılında yaptığı açıklamaya göre “3 boyutlu sanal gerçeklik oluşturulduğu ve adını da “mağara” yani “cave” koydukları bir oda yarattıklarını açıklıyor. Öyle ki, odanın üç duvarına ve yere görüntüler yansıtılmış ve kişiler içeri özel yapılmış stereo gözlükler ile girdiklerinde süperbilgisayar imajları-görüntüleri, perspektifleri yani bir şekilde bakış açılarını yeniliyor.”

Yani 3 boyutlu sanal odaya girenler karşılaştıkları canlı ve değişken 3 boyutlu akışı yaşadıklarında sanalı gerçeğinden ayırmakta zorlanıyorlar. Belki de sanal alemin içindeki yolculuklarına yardımcı olan ve o alemi algılamada ek kapasite yaratan taktıkları gözlük olmasa, bu yaşadıkları tecrübeyi beyinlerinin kendilerine yaptığı bir illüzyon olarak değerlendirecekler ya da bir rüya olduklarını düşünebilecekler… Bu sanal gerçekliğin 3 boyutlu olarak bir odada sergilenmesine örnek olarak başrollerini Michael Douglas ve Demi Moore’un oynadığı “Disclosure” adlı filmdeki en etkili ve en heyecan verici sahnede de görebiliyoruz.

Sanal gerçeklik, sağlık alanında pek çok konuda insanlara yardımcı olmakta; meselâ, fobileri yenme konusunda. Özellikle, uçuş, kapalı alan ve hatta yılan, fare, köpek ya da böceklere karşı olan korkuların yenilmesine yardımcı olmak için kullanılan bir teknik olarak göze çarpıyor. Örneğin, sizi uçuşla ilgili her türlü ortamın yaratıldığı sanal bir alemin içine sokup, oturduğunuz koltuğa verilen elektrik akımı ile yaratılan titreşimlerle hissetirilmeye çalışılan sallanmalar ve buna benzer sanal gerçeklikle yani uçağa binmeden uçaktaymışsınız gibi beyninizin algılatılması, ya da yılanların, böceklerin içinde olduğunuza inanmanızı sağlayan 3 boyutlu sanal yılan ve böcek…vs görüntü veren bir odanın içerisinde korkularından kurtulma girişimlerine yardımcı olmakta.

Bunun da ötesinde özellikle engelli insanlara yaşamını kolaylaştırmak ve yaşamlarında karşılabilecekleri zor durumlara karşı nasıl davranacaklarına yardımcı olma amacı ile kullanılan bir metod sanal gerçeklik… Engellilere yardım amaçlı kullanılan sanal gerçekliği ve etkisini anlatan BBC’nin bir haber programında bahsedilen önemli noktaları paylaşmak da yarar görüyorum:

“Uzuvlarını kaybeden hastaların halâ acı çekmekte oldukları tespit ediliyor ve bu acıların dindirilmesi ve hastaların günlük hayata uyum sağlamaları için Manchester Üniversitesi “sanal gerçekliği” tedavi amaçlı kullanıyor. Haberde yer verilen hasta, bir kolunu seneler önce kaybetmesine rağmen halâ aşırı ağrı çektiğini söyler. Sinir uçlarından gelen acıdan dolayı hasta halâ koluna sahip olduğunu hissetmektedir. Ancak bu durum, Manchester Üniversitesi’nin “sanal gerçeklik bilgisayar programı” ile değişmeye başlamıştır. Bu programa göre hastaya kaybettiği kolunu oynatabildiğini sanması sağlanıyor. Hasta sanal olarak olmayan kolunu hareket ettirdiği bilgisayar ortamında ağrısının gerçek anlamda azaldığını yani olmayan kolunu var kabul ediş ve onu sanal olarak hareket ettirişle birlikte sinir uçlarındaki baskının ve ağrının azaldığını paylaşıyor.”
http://www.youtube.com/watch?v=hlQZmNlPdHQ

Bu örnekteki bilincin yaşadığı “olmayanı var kabul edişin” açıklamasıdır. Tek kolunu kaybeden kişinin veri tabanında kendisine ait olan beden kabulü bilgisinin tek kolunu kaybetse de sinir hücrelerinde kodlu, işlenmiş önceki var kabul edişin bilinçte açığa çıkmaya devam etmesidir. Yani kolunun birini kaybeden kişi, o kolunu kaybetmeden önce nasıl kendini tam bir madde beden olarak algılıyorsa, sanal gerçeklik programı ile beyine yönlendirilen sinyallerle, veri tabanında kayıtlı “beden ve o bedenin bir bütün oluşu” bilgisi aktive oluyor.

Sanal gerçeklik sağlık alanı dışında en popüler olduğu ortam tabii ki bilgisayar oyunlarıdır. Herhangi bir bilgisayar oyununu oynamaya başlayalım, hemen kendimizi kaptırdığımızı ve sanki o oyunun içinde gerçekten de yaşadığımızı farkederiz. Sanki rüyâda olduğumuzu bilmemize rağmen kendimizi o gördüğümüz rüyânın etkisinden sıyırılıp kurtaramadığımız bir durum gibi. Daha da ötesi ve en önemlisi, bizlere de hakikâte ermişlerin “âlemlerin aslı hayâldir!” demelerine ve hattâ “hayâl içinde hayâl (sanal içinde sanal)” olduğumuzu bildirmelerine rağmen, bizler veri tabanımıza yüklemiş olduğumuz sınırlı beş duyu kapasitemize dayanarak, bu yaşadığımız âlemi ve bedenimizi somut ve gerçek olarak kabul etmeye devam ediyoruz.

Bilgisayar oyunlarına tekrar geri dönersek …

Bilgisayardaki bir oyun için yaratılması gereken önemli unsurlar, mutlâk zekânın ürünü olan bir yapay zekâ ve hologram tekniği ile “canlı(!)” kılınacak kişiler ve ortamlardır. Bu gibi simulasyona yani bilgisayar oyununa en güzel örnek belki de Al Pacino’nun başrolünü oynadığı film “SİMONE”; “Similasyon 1”in “S1one”olarak kısaca yazılmasıyla yaratılan bir isim ile tanıtılan, herkes tarafından “gerçek” olarak algılanan aslında tamamen bir yönetmenin bilgisayar similasyonu, bilgisayar programı olmaktan öteye gitmeyen “sanal” insanın (aktrisin) ve yönetmenin hikâyesi. Filmde yönetmen Victor rolüyle Al Pacino, sanal karakterini bilgisayar ortamında 3 boyutlu olarak boyundan tutun saçının rengine, karakterinden davranışlarına kadar her noktasını detaylı bir şekilde belirleyip, O’nu hologramik şekilde tüm dünyaya tanıtıyor ve çok ünlü, beğenilen bir aktrist haline getiriyor. Yönetmen Victor ve yarattığı sanal aktrist Simone her ne kadar da diğer kişiler tarafından iki ayrı karakter olarak algılansalar da aslında bu Victor’un “Victor” ile olan ilişkisi; Kendisinden başkası değil! Simone’a yüklediği her mimik, her davranış şekli aslında kendisindekilerin Simone’dan yansımasıdır. Victor kendisindeki özellikleri bu sanal hologramik karakter ile ortaya koyarak, kendindeki farkında olmadığı bazı özellikleri bu sayede keşfeder.

Şimdi bu filme konu olan “sanal hologramik yaradılışı” “hakikât” noktasından açılan bilgilerle biraz daha derinden inceleyelim….

Düşünen bir beyine sahip olan Victor, hayâl ediyor; hakikâtte bizlere bildirilen de “âlemlerin vehim nurundan yaratıldığı ve varlıkların aslının hayâl olduğu(www.ahmedhulusi.org/yazi/hologram.htm) değil midir?... İşte bu vehim nuru ile yani Victor’un hayâlinde kurmaya başladığı anda ortaya çıkan düşünce akışı enerjisi ile, o kudretle hayâl ettiği bu hayâlindeki sanal insana kendisinde mevcut olan özelliklerden özellikler yükleme işlemi de başlamış oluyor ve o vehmettiği aslında gerçekte olmayan sanal insanın her özelliğini; boyundan karakterine, mimiğinden duruşuna kadar bilgisayara yüklüyor, “mürid” isminin manâsı ile “oluşturuyor”. Kendindeki bilgilerin anlamları ile oluşmuş bir yansıma, bir düşünce, bilgi sanal âlemde “ilmî bir suret” ortaya çıkartıyor. O’na kendi zekâsından bir zekâ yani “yapay” zekâ (artificial intelligence) veriyor ve hologram tekniğini kullanarak yani kendindeki bilgileri hologramik olarak; bir mekanda ve zamanda yaşamadığı halde, O’nu üç boyutlu hologram olarak bilgisayar yardımı ile arka fona çeşitli mekânlarda zamanlar oluşturarak diğer insanların O’nu gerçek olarak algılamalarını sağlıyor. Belki de tek yüklemediği program o sanal insana “gerçek bir insanmış gibi hissetme” programı!!!... Sonra başlıyor kendisiyle kendinden kendisini seyretmeye yani ilmiyle ilminden ilmini seyretmeye…. Böylece seyr devam ede gidiyor…

Yukardaki bir filmden (Simone) yola çıkarak mecazî anlamda anlatmak istediğim seyri anlamada Kurân-ı Kerim Mü’min Suresi 64’ü sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Allahulleziy ceale lekümül’Arda kararen vesSemae binaen ve savvereküm feahsene suvereküm ve razekaküm minat tayyibat zâlikümullahu Rabbüküm fetebare Kâllahu Rabbül alemiyn.

Allah (O’dur) ki, arz’ı sizin için bir karar yeri, semayı da bina olarak oluşturdu… Sizi tasvir etti (şeklillendirdi) de sizin (mana) suretlerinizi en güzel etti ve sizi tayyibattan (ilim ve ma’rifetlerden) rızıklandırdı. İşte size Allah, Rabbiniz!... Rabbül Alemiyn olan Allah ne yücedir!...”

Sanal hologramik yapay zekâlar, beynimizin çıktısı (print-out), yansıması olan bilgisayarlar yaratabilen bizler, aslında var kabul ettiğimiz ve gerçek olarak algıladığımız bedenimizi ve madde olarak algıladığımız dünyamızı yaratan kozmik bilincin ilminde “sanal” olarak varolan aslında “yok” hükmündeyiz. Robot üretme ve işletme bilimi (Robotics) araştırmacısı Hans Moravec de bu paylaştığım düşünceyi destekler nitelikte şu açıklamada bulunmaktadır: “Sanal âlemde mi yoksa doğal bir gerçeklikte mi yaşadığımızı sorgularken, Tek bir yaratana inandığımız takdir de bizlerin büyük bir ihtimalle zaten Virtual Reality’de yani sanal gerçeklikte yaşamakta olduğumuzu kabul etmekten başka çaremiz kalmamaktadır.”

Çarşamba, Ekim 31, 2007


NÖROTEOLOJİ (NEUROTHEOLOGY)

Batılı bilimadamları özellikle son 13 senedir “din” adı altında geçen “ibadet” adlı çalışmaların beyindeki yerini, yani beyinin nasıl etkilendiğini yoğun bir şeklide araştırmaktadılar. Öyle ki, bu konu son yıllarda yeni bir bilimdalı “NEUROTHEOLOGY (NÖROTEOLOJİ)” yani nöron (sinir hücresi) ile dinbiliminin birleşmesi olarak ortaya çıktı. Ancak batılı bilimadamlarınca oluşturulan bu yeni bilimdalı ve bu bilimdalı altındaki tüm araştırmalar, 1400 küsür yıl önce beyine yönelik önerilen “ibadet” adı altındaki çalışmaların bilimsel açıklamaları olarak gözükmektedir.

Şimdi isterseniz önce gelin batılı bilimadamlarının dinî konular sözkonusu olduğunda beyinin nasıl çalıştığına dair yaptıkları araştırmalara bir göz atalım…

Belki de batılı bilimadamlarınca bu araştırmaların en önemli adımı Ocak 1994 yılında Scientific American dergisinde John Horgan “Dağınık İşlevler- Beyinde entegrasyonu sağlayan beyin-üstü bir yapı mı var?” makalesinde bahsedilen deneyle başlamakta: Gönüllü deneklere bir isim listesi veriliyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle okuyup, her isme bir yüklem eklemeleri isteniyor. Bu deneyde pre-frontal ve cingulate kortex dahil olmak üzere beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron aktivitesinde artış gözlemleniyor. Aynı isimlerin sürekli olarak tekrarlanması ile nöron aktivitesi değişik bölgelere kayıyor. Bu deney, beynin bir bölgesinin sözcük türetmeyi gerektiren kısa süreli bellek görevi gördüğünü ancak iş otomatikleştikten sonra beynin başka bir bölümünün bu görevi devr aldığı ortaya çıkıyor.

14 Mayıs 2001 tarihli Newsweek dergisinde yayınlanan ‘’Religion and the Brain’’ isimli makaledeki Amerikalı nörolog Dr. James Austin’in kendi tecrübesine bir göz atalım. Austin, kalabalık bir yerde zihinsel meditasyonu deneyimlediğinde, kendi birimsel varlığının, zaman ve mekân kavramlarının yok olduğunu, ve sonsuzluğu hissedebildiğini belirtmiştir. Austin, bir nörolog olarak; gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz herşeyin beyin tarafından oluşturulup, yaratıldığını kabul etmiştir. Bu kabul edişle birlikte Austin, beynin hangi bölgesinde ne gibi aktivitler gerçekleştiğini araştırmaya başlar. Ona göre bu sonsuzuluk hissine ulaşılması için, öncelikle beyinde tehditleri ve kaydedilmiş korkuları yöneten “amygdala” ve benliğimizi farketmemizi ve zamanı tespit etmemizi sağlayan “frontal” ve “temporal lob” akımları engellenmeli ve dış dünya ile kendimiz arasındaki ince keskin ayrımı oluşturan “parietal lob” akımları sessiz kalmalıdır. Böylelikle, Austin’e göre bizim benliğimize ait yüksek fonksiyonlar olarak düşündüğümüz ne varsa şuurdan ayrılır, çözülür veya silinir.

Austin gibi nöroteolojide psikologlar ve nörologlar; zaman ve mekân sınırı olmayan tecrübeler sırasında beyinde hangi bölgelerin açılıp hangi bölgelerin kapandığını tesbit etmek isteyen Pennsylvania Üniversitesinden Dr.Andrew Newberg ve onun çalışma arkadaşı Eugene d’Aguili “Tanrı Neden Uzaklaşmayacaktır” adlı makalelerinde yaptıkları araştırmada beynin ruhsal elektrik akımını (devresini) belirleyebilmek için beyin görüntüleme (brain-imaging) tekniğini bir arkadaşlarının Tibet Budist meditasyonu sırasında kullanırlar. Bu deneyde, meditasyonun en yoğun devresinde dikkatin odağı olarak düşünülen “prefrontal korteks” aydınlanır ve beynin arka ve tepesine doğru olan kısmı (burası zaman-mekân ve vücudun uzayda/ boşlukta yön tayini ile ilgili bilgiler mevcuttur) karanlığa gömülür.

Newberg ve D’Aguili “Tanrı Niye Gitmeyecek (Why God Won’t Go Away)” adlı eserlerinde; eğer duyulardan sol orientasyon bölgesine (fiziksel vücudun sınırsızlığı ile ilgili duyu yaratır) hiç bir bilgi gelmezse, beynin kendisi ve dünya arasında koyduğu sınırlamalar engellenir ve bu durumda beynin sanki kendisini sonsuz ve en mahrem bir şekilde herkes ve herşey ile sanki kumaş dokumasında olduğu gibi birleşmiş görmekten başka seçeneği kalmamıştır derken, aynı şekilde şayet duyusal verilerden yoksun kalan sağ oryantasyon bölgesi (vücudun varolduğu ve fiziksel mekân duyusu yaratır) ise bu defa beyin mecburen sonsuz bir mekân olduğu hissine kapılacaktır diye de bir ekleme yaparlar.

Şimdi de gelin bu makaleden tam 6 sene sonra 2007 Ekim ayı Scientific American Mind dergisindeki “Searching for God in the Brain” makalesinden Türkçeye çevirdiğim bazı kısımları okuyalım…

1998 yılında, Kaliforniya Üniversitesi’nden Vilayanur S. Ramachandran epilepsi hastaları ile yaptığı çalışmaları “Phantoms in the Brain” adlı kitabında şöyle açıklamakta; Bir grup epilepsi hastalarına dini, cinsel ve sıradan kelimeler dinlettirilir ve temporal lop epilepsisi olan hastalarda en fazla duygusal reaksiyon “God-Tanrı” kelimesi söylendiğinde oluşmuştur.
Ramachandran, bunun sebebinin duyguları ve duygusal hafızayı yöneten beynin iç kısmındaki limbik sistemin; amygdala ve hipotalamusun anahtar bir rol oynayabileceğini ve temporal lop ile bu duygusal merkezin arasındaki bağı güçlendirerek, epileptik elektrik aktivitesinin dini duyguları canlandırabileceğini düşünmektedir.

Bu fikri daha somut bir hale Laurentian Universitesi’nden Michael Persinger, elektrik akımlarını beyindeki geniş bir nöron ağına yayarak sanal dinî duyguları yaratabilecek bir “God Helmet (Tanrı Miğferi-kaskı)” icât eder. Persinger ve ekibi, bu aleti yüzlerce kişinin temporal lopları üzerinde denerler. Bu denemeler sonucunda elde ettikleri bu kişilerin bu alet ile bir varlığın varolduğu hissine veya evrensel gerçekliği hissetiren kozmik bir mutluluğa kapıldıklarıdır…
Ayrıca bilimadamlarının rahibelerle birlikte gerçekleştirdikleri deneyler sonucunda; Tanrıyı düşündüklerinde ve hatırladıklarında beyinde 6 değişik bölgenin güçlendiğini yani aktive olduğunu görürler. Caudates çekirdeğinde çoğalan aktiviteler, aşık olma (koşulsuz sevgi-ilâhi aşk), öğrenme ve hafızada önemli bir role sahip olan beynin küçük merkezi kısmı, vücudun sezgi ve sosyal duyularını belirleyen beynin insula kısmı, bir tecrübenin hoşnutluğunu belirleyen medial orbitofrontal kortex, duygusal farkındalığı belirleyen medial prefrontal kortex ve orta temporal lop.

Rahibelerin, dinsel deneyimler sırasındaki beynin değişik sayıdaki bölgelerinin aktive olması, dinî olgunun karmaşıklığını göstermektedir. Bunun üzerine Beauregard şöyle bir ekleme yapar: “İnsan beyninin temporal lobunda lokalize olmuş tek bir Tanrı noktası olamaz. Bu durum, beyinde her yerde tüm nöron ağları vasıtası ile yaygındır.”

Yukarıda çeşitli tarihlerde gerçekleştirilen deneyleri ve varılan sonuçları topluca düşündüğümüzde, bu deneylerde ortak olan bazı noktalar göze batmaktadır. Bu da; yapılan her deneyin konusu “din” adı altındaki “ibadet” çalışmaları sırasında gerçekleştirildikleri, bu çalışmanın da beyinde pek çok farklı bölgede yoğun ve etkin bir aktivitenin gözlemlendiğidir. Ancak belki de bana göre en dikkat çekici olan ise Bilimadamı Beauregard’ın tüm bu deneyler sonucunda vardığı genel ama bir o kadar da kişiye çok özel verdiği mesajdır: Beynimizde tek bir tanrı(!) noktasının olamayacağı ve beynimizdeki 100 milyar nöron hücresinin beynin her kısmında dua ile gerçekleşen bioelektriksel beyinsel aktiviteden etkilenebileceği…

Bu açıklama ile aslında ortaya atılan bir gerçek de, gerçekten de “tanrı” kavramının böyle muazzam bir beyin ve işleyişinde yerinin olamayacağı. Yani, bu sonsuz gibi gözüken milyarlarca nöron ve nöron ağlarını düşünürsek, “tanrı” kelimesi ile sınırlanmak, sonsuz-sınırsız enerjinin hücreler arasındaki seyrinde “ironik” bir durum yaratmaktan öteye götürmez bizleri. Dolayısıyla, batı bilimi beyinlerdeki “tanrı” kavramını silerek, aslında sınırsız ve sonsuz TEK’e doğru adımlarını atmaktadırlar…

Üstad Ahmed Hulûsi’nin bilimadamlarının “beyin-din” ile ilgili önemli adımı atmalarından yaklaşık 8 sene önce 1984’de “İnsan ve Sırları” kitabında ilk defa detaylı bahsettiği ve daha sonra 1991 yılında ilk yayınlanan “Dua ve Zikir” adlı kitaplarındaki “beyin” ve “dua” bağlantısı sadece batılı bilimadamlarına değil tüm insanlığa bu önemli adımda ışık tutacak niteliktedir. Meselâ John Horgan’ın 1994 yılındaki yukarıda kısaca paylaştığım deneyin konusu tamamen “dua ve zikir” mekanizmasının işleyişine açıklık getirici niteliktedir. Bu da şöyle açıklanmıştır:

Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibariyle bioelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan manâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.

Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaşam türü geçirir... Bildiğimiz herkes gibi...
Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!..
Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.
ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grupları arasında üretilen bioelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilâve ederek devreye sokar.
ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet gelişir.”

Bilimadamlarının yukarıda aktardığım deneylerde gözlemlemiş oldukları bir başka nokta da; yoğun meditasyon sırasındaki beyindeki dış dünya ve iç dünya ayrımı ya da zaman-mekân olgusunun oluştuğu beyindeki bölgenin karanlığa gömüldüğü yani oraya akımın gitmediği ve dolayısıyla da deneklerin kendilerini zaman-mekân kavramından, dış dünya olgusundan soyutlanmış ve sınırsızlığı ve sonsuzluğu hissetmeleri. Bu da yine 1400 küsür sene önce Hz. Muhammed (s.a.v)’nin “namaz mü’minin mirâcıdır” diyerek “namaz” adı altında anlatılmak istenen dua ve zikir çalışmasının, tamamen zihinsel ve şuursal bir yönelişin neticesinde sonsuz-sınırsız TEK’te kişinin izâfi benliğinin, bedenselliğinin “yok”luğunu hissetmesidir. Bu konuda Üstad Ahmed Hulûsi de 1986 yılında yazmış olduğu “İnsan ve Sırları” kitabının “Dünyada en önemli çalışma: Zikir” başlıklı kısmında bunu detaylı bir şeklide anlatmış ve şöyle ifade etmiştir:
Namazda okunan bütün âyetler, duâlar ve tesbihler hep zikir cümlesindendir.
Namaz ise mümkün olduğunca dış dünyadan soyutlanarak tam bir konsantrasyon içinde okunan manâları ruha yükleme yöntemidir.
Namazı bir jimnastik gibi anlamak, tümüyle cahillikten ve meselenin içyüzünü görememekten kaynaklanan ilkel bir görüştür!..
Namaz, esasen, tamamıyla öze; özünde mevcut olan Allah'a yönelme olayıdır!.. Bundan mahrum olanlar ise, bu çalışma neticesinde kendilerinde ortaya çıkabilecek o kadar değerli şeylerden
kendilerini yoksun bırakmaktadırlar ki bunun dille anlatılması asla yeterli olamaz!..”

Görünen o ki, bilimadamlarının sadece yaptıkları deneyler değil, ayrıca yazdıkları makalelerin başlıklarında (“Tanrı Neden Uzaklaşmayacaktır”, “Tanrı niye Gitmeyecektir”, “Beyinde Tanrı’yı Aramak”…) da hep O sınırsız-sonsuz TEK’e yönelişin izlerini görmek mümkün. Bilimadamlarınca bu yolda atılacak adımlar, tüm insanlığa 1400 küsür sene öncesinden bu zamana ve sonsuza kadar kalıcığını devam ettirecek Hz.Muhammed’in ilminin yaydığı ışığın yardımı ile olacaktır.

Çarşamba, Ekim 24, 2007


SOMUT-SOYUT

Ressam soyut bir resim yaptığında sınırsızlığı hissederek çizer. Somut olarak bir ağaç, bir kuş vs. çizmez. Beklediği de resmine bakanların o çizdiği resimdeki sonsuzluğu hissetmesi ve ona belirli bir anlam yüklememesidir. Ancak, biz o resmi incelemeye başladığımızda kendimize, kendi iç dünyamıza “göre” şekiller vermeye ya da o resimdeki renklerden ve renklerin akışından bir şekil, bir anlam çıkarmaya çalışırız. Elbette bu çıkarım bizim kendimizdeki duygu ve düşüncelerimiz doğrultusunda olacaktır. Öyle ki, 10 kişi bu soyut olarak çizilmiş resme baksa, muhtemelen 10 farklı somut benzetmeler ve yorumlar almak mümkün olacaktır. Ancak ressama dönüp sorsak, kendisi ne hiç birine “yanlış”, ne de hepsine “doğru” der. Yorum yapmaz. Sadece dinler ve seyreder yorumları, yorumcuları…

İşte bu soyut resme baktığımız gibi dünya yaşamı içerisinde bazen farkında olarak, bazen de farkında olmadan yaptığımız somutlaştırma çabaları bizleri ressamın sonsuzluk ve sınırsızlığa davet için çizdiği resme bir sınır koymaktan öteye geçirmez. Çünkü bizler, yaşantımızın her noktasını “anlamlı(!)” kılmak için sürekli bir somutlaştırma gayreti içerisindeyiz. “Soyut” mânâlardan oluşmuş ama bakanın bakış açısına göre “somut”laşan bir dünya yaratırız. Her bilgi bizde somutlaşma tezgâhına girer ve gerçek anlamından uzaklaşıp gider. Öyle ki, bize ulaşan her bilgiyi biz beynimizde canlandırma yani bir şekle sokmak için çalışırız. Ne kadar bir şekle bürünürse o bilginin o kadar anlamlı olacağını düşünürüz. Bu şekle sokma ise 5 duyu ile sınırlı olmamızdan dolayı görecelidir, genellemelere dayalıdır. Benzetme ve mecazlar ile pekiştirilmeye çalışılır ve mecaz ve benzetmeler esas alınarak orijinal bilgi somutlaşır, hakiki anlamından çok farklı anlamalara bürünür. Bir örnek vermek gerekirse, "cennet" ve "cehennem" kavramları hepimizin bilicinde somut bir yer, bir mekân olarak anlamlaşan iki kavram olmuştur. Biz “cehennem”i kaynar kazanlar içerisinde ateşler içerisinde bir mekân ve “cenneti” de insan için hoş gözüken başka bir mekân olarak somutlaştırıp, soyutluktan yani gerçek anlamından uzaklaşmışız. Hakikâtte ise bu iki isim, bilincimizin yaşamakta olduğu iki farklı deneyimi işaret etmektedir. Bir tanesi hakikâte yani sistemin gereğine göre yaşamanın ve diğeri ise yaşamamanın bilincimizde oluşturdukları anlamındadır.

Yazının başında verdiğim resim örneğinde de olduğu gibi her an somut bir şeyler oluşturma ve görme ve onu beynimize kaydetme çabasındayken nasıl soyutu algılayıp, değerlendirebiliriz ki?...

O zaman şimdi gelin “somut” ve “soyut”u felsefik ve bilimsel irdelemeye devam edelim ve bu inceleme sonucunda “somut” ve “soyut” ile ilgili farklı bir bakış açısı yakalamaya çalışıp, bunun yaşamımıza nasıl olumlu bir katkıda bulunabileceğini düşünelim...

Felsefik anlatımda, birşeyin “somut” denilmesi için dokunulması, görülmesi ve “soyut” olabilmesi için de dile gelmesi ya da yazılması gerekmektedir. Yani “somut” olan nesnenin kendisi olurken, bu nesneyi temsil eden söz ya da yazım “soyut”tur. Buna bir örnek vermek gerekirse; gördüğümüz “çiçek” yani çiçeğin kendisi somuttur. Ancak, “çiçek” ismini söylediğimiz ya da onun hakkında düşündüğümüz, yazdığımız anda soyutlaşır. “Çiçek” sözcüğünün kendisi soyuttur. “Çiçek” bir kavramdır yani "çiçek" kelimesi ile ifade edilmek istenen anlam önemlidir ve kavramların da nesnel olarak birebir karşılığı bulunmaz. Yani benim bildiğim ve dokunduğum, gördüğüm çiçek gibi bilemediğim pek çok “çiçek” olabilir. O zaman ben, bende mevcut olan bilgi çerçevesinde çiçeği algılayıp, değerlendirebilirim. Bu da çiçeğin gerçek, orjinal yapısını değerlendirebildiğim anlamına gelmez. İster çiçek olsun ister başka bir nesne, bir nesneye ait olan özellikleri saymak, o nesneyi tam olarak tarif etmek demek değildir. Çünkü her tarif, tarif edenin bakış açısına göre şekil alır ve somutlaşır. Felsefik açıklamadan da anlaşılacağı gibi kavramlarla somutluk arasında çok büyük bir fark vardır. Kavramlar ve o kavramların anlatmak istedikleri ile gördüğümüz ve deneyimlediğimiz nasıl aynı, birebir olabilir ki???...

Bilim ise, kuantum teorisine kadar hep maddeyi “somut” yönden incelemiş, hattâ her teorinin kabulu olabildiğince somut deneylerle gerçekleşmiştir. Taa ki kuantum mekaniği bilimin felsefeye yönelen bir kolu gibi doğmasına kadar. Kuantum teorisi ile bilim, “somut” dünyadan “soyut” dünyaya geçerek hakikâtin, gerçekliğin algılanmasında büyük adım atmıştır.

Kuantum teorisinde her parçacık aynı zamanda dalgadır. (Bu arada parçacık ve dalgacık isimlerini okuduğunuz anda beyninizdeki bilgiler doğrultusunda bir şekle sokmaya başladığınızı ve “somut”laştırma gayretinizi fark ediyor musunuz?...) Bu fizikçileri şaşırtan bir durumdur. Çünkü bu bakış açısına kadar ki bakış açıları onları maddeyi “somut” olarak incelemeye yöneltmekteydi. Ancak şimdi kuantum teorisiyle mikro evrende atomik boyutlarda, maddenin ve ışığın dual yani ikili karakteri kabul edilmektedir. Kuantum teorisi ile “somut!!” olarak bilinen madde bazen dalga karakterine bazen de tanecik karakterine bürünmektedir ve aynı ikili karakter ışık için de gözlemlenmiş ve ışık bazen tanecik yani foton gibi bazen de dalga gibi davrandığı anlaşılmıştır.

Fizikçi Nick Rubert, dünyayı sadece baktığımız zaman madde görüntüsü veren, aslında durmaksızın akan bir dalga çorbası olarak tanımlarken, Karl Pribram ise tüm duyu organlarının mercek sistemine göre çalıştığını belirtmiş ve bu mercek şeklindeki çalışma sisteminin ise "dalga çorbası" diye tanımlanan evreni o boyutu ile algılanmasının hayli güç olduğu bildirmiştir.
Yani Karl Pribram'ın ifade etmek istediği ve bizleri Rubert'in açıklamasına yönlendirdiği nokta şudur ki; bizim algılama sistemimiz 5 duyu ile kayıtlı olmasından dolayı algıladığımız evren bize somut madde görüntüsü vermekte ve biz de bunun ötesini algılayamamaktayız. Ancak bu kayıtlılıktan çıktığımız da göreceğiz ki, evren somut maddeden ibaret değil. Bu şekilde düşünmekle de bizler için “somut” olarak kabul edilen madde kavramı hükmünü yitirmeye başlayacaktır.

Kuantum teorisinin anlatmak istediğini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken beyinler, yeni bir teori ile tanıştılar. O da “string” yani “sicim” teorisidir. Sicim teorisi kuantum teorisini bir adım daha geliştirerek, bildiğimiz evrenin bir frekanstan yani bir titreşim okyanusundan oluştuğunu açılayıp, dalga-parçacık ikilemesinin ötesine geçer. Maddeyi hem dalga hem de parçaçık olarak açıklayan kuantum teorisi, sicim teorisine göre “somut” kalırken, sicim teorisi ile “soyut”a yani sonsuz anlam âlemine doğru emin adımlarla ilerlenmektedir.

Bu noktada da artık kafamızdaki “somut”tan bahsetmek ne kadar gerçekçi olur, onu da bilemem. Ancak ressamın çizdiği sınırsız ve sonsuz anlamları içeren bir resimde hiç şüphesiz sicim teorisi de yine bir şekilde “somut” bir anlamlandırma olarak kalacaktır. Yani “soyut” ve “somut” içinde olduğu boyuta göre isimlenir ve bilinçli olarak farkedilen “somut” olarak nitelendirilebilir. Bu bakışla “soyut” olan da bilincimizde anlamlandıramadığımız, farkedemediğimiz olacaktır.

Bu bilgiler doğrultusunda kendimizi ve karşımızdakilerini nasıl somutlaştırldığımıza bir bakalım şimdi…

Karşımızdaki kişileri madde beden olarak gördüğümüz sürece o kişiyi “somut” olarak algılarız. Ancak o kişiyi tasvir etmemiz de bilindik özelliklerden yola çıkarak olacağından yine “somut” bir gözlem olacaktır. Bizlerin o kişinin tüm özelliklerini bilmemize ve o kişiyi tam anlamı ile değerlendirmemize imkân yoktur. Ne kadar çok isimlerle ve o isimlerin anlamları ile değerlendirme yaparsak yapalım, isimlerin mânâlarını bilindik anlamlarla düşündüğümüz için yine belirli bir somutlaştırma sözkonusu olacaktır. Ne zaman ki karşımızdakini belirli özelliklerle sınırlamadan algılamaya çalışırız, o zaman “soyut” bakış açısına geçmiş oluruz.

Karşımızdaki kişileri ya da kendimizin beden olduğu kabulü, bizi tamamen “somut” bakış açısı içersinde hapseder. Ancak madde beden ötesinde bir “ruh” beden (mikrodalga hologramik yapı) de olduğumuzu düşünmek ve kabul etmek “soyut”a doğru bir seyirin başlangıcıdır. Aslında “ruh” bedenin de ötesinde bir “bilinç” varlık olduğumuzun kabulü ve bu yöndeki düşünce ve yaşayış, “soyut” dünyasındaki seyri daha da anlamlı kılmaktadır. Bu bilinç varlık bakışı ile bakıldığında da ruh beden bakış açısı “somut” hükmündedir. Yani, ruh beden kabulü bile bilinç beden kabulüne göre “somut” bir anlam içermektedir. Şimdi, “bilinç” varlığımızı biraz düşünelim ve hayâl etmeye çalışalım… Oldukça zorlandığımızı ve bir şekle sokamadığımızı görebiliriz. İşte, “soyut” denilen kavram için açıklayıcı en önemli unsur da “belirli bir şekli olmadığı”dır.

İşte bizim tüm yaşantımız boyunca yaptığımız somutlaştırma çabaları bilmeliyiz ki bizleri hakikâti anlamaya değil tam tersi hakikâtten uzaklaştırmaya iter. Eşyanın yani herşeyin hakikâtini anlamada en önemli adımlardan birisi “soyut bakış açısını” hayatımıza oturtmamızdır. Yani somut maddeden arınma ve bir “hiç” olduğumuzu anlama çabası içinde olmalıyız. 5 duyu ile kayıtlı olan beynimizi beş duyu ötesinde bir bakış açısına yönlendirmemiz yani “soyut” olarak adlandırılan bilinç fonksiyonunun önemini fark edip, “akıl” yönlü yaşamalıyız. Bir “beyin varlık” değil, “bilinç varlık” olarak bize ulaşan bilgileri bilinçli, koşulsuz, önyargısız, evrensel bir bakış açısı ile deşifre etmeliyiz.

Son olarak, yazımı bitirmeden önce sizlerle iki ayrı şiirin birer mısrasını paylaşmak istiyorum. Bu her iki şiirde de somut dünya ile soyut dünya ile ilgili bilgiler mevcut, ama tıpkı yazımın başındaki soyut bir resmi inceleyenlerin bakış açısına bırakıldığı gibi bu iki şiiri de somutluk ve soyutluk açısından sizin bakış açınıza ve değerlendirmenize bırakıyorum.

"Senin içine girdiğim zaman
Dışımda kalıyorsun
Senin dışından bakınca
İçime sığamıyorsun."
(Özdemir Asaf)

"Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpâre geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında."
(Ahmet Hamdi Tanpınar)

Pazar, Ekim 07, 2007


YAPAY KROMOZOM (ARTIFICIAL CHROMOSOME)

Yapay zekâ tartışmaları üzerine yapılan filmlerle de güncelliğini korumaya devam ederken, 7 Ekim 2007 tarihli hemen hemen tüm gazetelerde yeni bir yapay araştırma gündeme oturdu: “Yapay Kromozom”un elde edilmesi… Önce gelin bundan tam 10 yıl önce yapay kromozom çalışmaları ile ilgili fikirlerini paylaşan Craig Venter’a yapay kromozomu elde edişin başlangıç hikâyesini, Eylül/Ekim 1997 yılında Scientific Watch’a verdiği röportajdan Türkçeye çevirdiğim bazı önemli kısımları okuyalım:

J. Craig Venter DNA uzmanının başkanlığındaki Genom Araştırma Enstitüsü (TIGR), yapay kromozom elde ettiler. Bu konuda Venter’la yapılan Eylül/Ekim 1997 yılında Scientific Watch’a verdiği röportajdan Türkçeye çevirdiğim bazı kısımları sizlerle paylaşmak istiyorum:

Fikir esas olarak koromozomları sıralamaya çalışmada ve sıralamada ve daha sonra da datayı yorumlamada ortaya çıktı. Esas olarak, henüz bu sıralamayı yorumlayacak ya da çözebilecek yeterli bir software program veya bilgisayarlı bir yaklaşım yoktu. Çünkü koromozomlarımızda sadece DNA’nın %3’ü kadarı genleri çözümler….

…. Sadece basit olarak farkedilen şey: Vücudumuzdaki her hücre bilgiyi nasıl işleyeceğini bilmekte. Kalp geni, tüm genetik kodu gözden geçirip, sadece hangi genler değil hangi genlerin kesin olarak kalbe özgün olduklarını bilmekte; beyin hücrelerimiz, bunu beyin için nasıl gerçekleştireceklerini bilmekte. Belki de fizyoloji altyapısına sahip olduğumdandır, fikir bende çok net ortaya çıktı: “Neden hücreleri bir süperbilgisayar gibi kullanmayalım?”…

… Tüm genomu inceliyorduk ve resmin bütününden yaşam hakkında bir görüş, anlayış kazanmaya çalışıyorduk. Bunu anlayışı bütünü incelemekle değil bir de en küçük genomla(mikoplazma genitalyum) -sadece 470 gendir- ele aldık… ve gördük ki; eğer bu 470 genin yaşamı oluşturmada nasıl birlikte çalıştığını daha anlamayamıyorsak, insan genomundaki 60.000 geni nasıl anlayabileceğiz?..

Oluşturduğumuz takımla mikoplazma genitalyum (mycoplasma genitalium) genlerinden her biri üzerinde hangisinin yaşam için özellikle gerekli olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Belki bu genlerden 100 tanesini göz ardı ettik ve ulaştığımız şey halâ bir yaşayan organizmaya sahip olduğumuz. Bunu denemek için, geri kalan 370 genle yapay kromozom elde ederek gerçekten de yaşam oluşturup oluşturmadığımızı göreceğiz. Eğer bunu minimalist boyutta gerçekleştirebilirsek, daha da ilerleyip, meselâ 2.000 gene sahip olan Haemophilus gribini anlayabiliriz
….”

Tarih 7 Ekim 2007… Tam 10 yıl sonra Craig Venter, genetik şifrenin okumaktan yazılmaya doğru gidildiğini belirterek, yapay kromozomun kimyasal malzemelerle 580 bin çift genetik şifre içeren 381 geni birbirine ekleyerek elde ettiğini ilân eder. “Mycoplasma laboratorium” adı verilen sentetik kromozom daha sonra yaşayan bir bakteri hücresine yerleştirilmiş ve hücrenin kontrolüyle yeni yaşam biçiminin etkilerinin gözlenmesi sürecine geçirilmiştir.

Yapay kromozomu anlatırken Craig Venter’ın söylediği çok önemli bir cümle var; “genetik şifremizi okumaktan yazmaya doğru gidiyoruz.” Gelin şimdi bu cümlenin anlamını düşünelim…

Önce kromozom kelimesi bize ne ifade etmekte ona bir bakalım… Bir sitoplazma ve çekirdekten oluşan hücrelerden meydana geldiğimizi biliyoruz. Çekirdeğin içinde ise ipliksi parçalar “kromozom” adı almaktadır.Kromozomlar da DNA zinciri ile ‘‘histon’’ denilen protein zincirinden oluşur. DNA zincirleri de proteinleri sentezlemekle görevli ‘‘gen’’ adı verilen birimlerden oluşur.

Bedeni makro evren kabul edip, bir zumlama (zoom in) ile içsel bir seyre dalarsak, kromozonun yerini farkedebiliyor muyuz? Beden, bedeni meydan getiren hücre grupları ve hücreler, hücreyi meydan getiren sitoplazma ve bir çekirdek, çekirdeğin içindeki kromozom ve kromozomun oluşumundaki DNA zinciri ve protein zinciri…ve daha da ötesi…

İşte belki de bu seyri farkediş bizler için bir OKUmadır. OKU’nup, anlaşılarsa da özümsenerek yazılabilir. Venter ve ekibi belli ki kromozomları OKU’muş, yani hücre ve kromozomun yapısına vakıf olarak, “hayy” isminin anlamını yapay kromozomu gerçekleştirerek ortaya koymuş… Ancak başka bir açıdan da baktığımızda, bir hücredeki genlerin saysız bilgiler içerdiğini düşünürsek eğer, yazılanlar OKU’nulacakların yanında tıpkı bir kromozomun sonsuzluk seyrindeki noktalardan bir tanesi gibi gözükmektedir. OKU’nacak ve yazılacak sonsuz oluşumlar ve manâlar içinde önemli bir anlamı olan mikron boyutundaki kromozom hakkındaki bu çalışma, şüphesiz sistemi anlamada ve anlamlandırmada atılan dikkat çekici adımlardan bir tanesi.

Pazar, Eylül 30, 2007


SORGULAMA

Bir bilgeye sormuşlar:
“Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?
“Terzimi severim,”diye cevap vermiş.
Soruyu soranlar şaşırmışlar:
“Aman efendim, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor?
O da nereden çıktı? Neden terzi?”
Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:
“Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü, ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler.”

Yukarıdaki durumda da bahsedildiği üzere kişi herhangi bir konu hakkında fikir sahibi olduğunu düşündüğü zaman, o noktada bırakır “sorgulamayı”!!.. Karar verilmiştir ve beyinde o konudaki çalışma belki geçici bir süre ama büyük bir ihtimalle tamamen devre dışı bırakılmıştır. Artık beyindeki o bilgiye ait kısım, kapısı açılmayacak bir odadır…

Biz, aslında sorgulamayı belki de çok küçük yaşlarda bıraktık farkında değiliz. Küçük yaşlarda sorgulamaya başlayan çocuğa, sorguladığı kavramlar yakın çevresi tarafından, sorguladığı herşeyin kendi dışında olduğu düşündürülerek, şartlandırılarak anlatılmaktıdır. Bu yakın çevrenin de aynı şekilde edindiği bilgiden kaynaklanmaktadır. Böylece bir nesil diğer nesile göreceli ve şartlanmalar ışığı altında bilgi aktarımı yapar durur. Sanki “sorgulama geni” diye bir şey var ise o, aktarılamaz olmuştur… Ta ki bir düşünen beyin çıkıp da edinilen bilginin sorgulamasını yapana kadar da bu durum devam eder gider…

“Sorgulama” düşünüldüğü kadar kolay bir beyin işlevi değildir. Kişide gerekli düşünce becerisi ortaya konmadan sorgulama yapması çok zordur. Hele hele dışa dönük, yani dışarıya göre yaşayan bir toplumda doğmuş ve yaşayamaktaysak bu daha da zorlaşacaktır. Çünkü, dışa dönük toplumlar (burada dışa dönük derken popüler anlamında değil, dışarı merkezli demek istiyorum) sorgulamaz. Dışında varlık algılayan, dışındakiyle ilgilenen bir toplum içinde yaşayan kişi de, kolay kolay dışındakileri bırakıp da özüne yönelmeye, hakikâtini sorgulamaya ve ulaşmaya çalışmaz, çalışamaz…

Bu dışarı odaklı toplumlarda yazıldığı üzere “sorgulaMA!!” yani olumsuz bir anlam olarak ortaya çıkmıştır. Hattâ sorgulayanlar toplumda kabul görmeyen, rahatsızlık verenlerdir. Çünkü, sorgulanan herşey, sorgulayıcı tarafından tatmin olunana kadar devam eder. Yani işin hakikâti öğrenilene kadar. Bu aşamada, çoğunluk hiç düşünmedikleri, hattâ düşenemediklerinin sorgulanmasından doğal olarak rahatsız olurlar. Aslında bu sorgulama, onların da özünde mevcut olan bir bilişsel özelliktir. Ama hatırlatılması hoşlarına gitmez. Çünkü, onlar sorgulamayıp ve onun neticesi ortaya çıkacakları bilmeden yaşamanın daha kolay ve huzurlu bir yaşam olduğunu, “sorgulama”nın da iç huzuru bozduğunu düşünerek, hakikâtlerinden uzaklaşırlar. Bu tarz yaşamı seçenlerin bilinç boyutu, tasavvufta “nefs-i emmare” diye anlatılır.Yani, madde dünyası içinde sınırlanan ve beden arzu ve istekleri için yaşayan ve hakikâtlerini sorgulamaktan uzak beyinler, “sorgulama” ile özlerine doğru yapacakları yolculuğu reddederek, hakikî, mutlak huzuru kaçırırılar.

“Sorgulama” becerisi yani mekanizması hepimizde mevcuttur. Zaten sorgulama, derinine düşünme olmasaydı, kişi kendi özüne ve hakikâtine nasıl ulaşabilirdi ki?!... “Beceri” dediğimiz özellik de bu bilişsel mekanizmayı çalıştırmak, yani ortaya çıkarmaktır. Bu çalıştırma yollarını kullananlar da, tıpkı bir bilgisayar programı olan “google” arama motoru gibi, beyindeki o arama motorunu (sorgulama,düşünme mekanizması) kullanarak kaynağa ulaşma imkânı bulabilmektedirler.Bu sorgulama kullanma kılavuzu herkesin elindedir. Yeter ki kullanmasını bilelim...

Bir şeyi sorgulamak için ilk gerekli adım, “düşünmeye” başlamaktır. Düşünme işlemi bilişsel bir işlem yani “bilinçli” yapılan bir durumdur. Düşünme olmadan sorgulama olamaz. Düşünme işleminde konuya odaklanma vardır. Meselâ, size “hangi rengi seversiniz?” diye sorulduğunda hemen cevap verebilirsiniz… Peki o rengi neden sevdiğiniz sorulduğunda? Hemen cevap verebiliyor musunuz?... İster hemen cevap verin, isterseniz biraz düşünün… aslında hep düşünme işlemi üzerindedir beyin… Tabii, burada önemli olan verdiğiniz cevabın hızından çok buna bir cevap verip, verememeniz…Yani bunu bilinçli olarak düşünebiliyor musunuz, yoksa “aman canım bu ne biçim soru, ne bileyim ben, ya da bilmem seviyorum işte…” gibi mi cevapları mı tercih edersiniz?

O zaman, farkına varabiliyoruz ki, hayattaki belki de en basit hatta saçma diye adlandırdığımız sorular aslında bizler için önemlidir. Çünkü, düşünmemize, sorgulamamıza yardımcı olurlar. Düşünmeye başladığımız anda da, beyin o kelime ya da o konu hakkında ne kadar veri varsa tıpkı google arama motoruna yazdığınız bir konu gibi, bioelektrik sinyaller ile sizde mevcut bulunan tüm bilgileri tarar ve size cevapları yollar… Siz de, bilgi birikiminize (veri tabanı) göre bu TÜM bilgiyi kendinize göre değerlendirirsiniz ya da değerlendirmezsiniz. O da sizin kapasiteniz kadarı ile mümkündür.

Burada dikkat çekici olan bir başka nokta da “bilgi”dir. Yani düşünmenin başlangıç noktası olan “bilgi”. Aslında belki de sorgulamanın basit açıklaması da “bilgi”ye dayalı olmasıdır. Yani sorgulama, sizdeki bilgi birikimine göre anlamlandırdığınız dünyanızdan tatmin olmayıp, sonsuz anlamlar içeren salt bilgi kaynağına (DATA) ulaşma çabasıdır. Sorgulama, bir bakıma da sınırlı kaldığımız dünyamızdan sonsuz anlamlar içeren hakikâte yolculuktur. Bu, Kurân-ı Kerîm Kıyamet Suresi 2’de de şöyle ifade edilmiş:

“Ve la uksimu BinNefsiLevvameh.
Ve (Bi-) nefs-i Levvameye (sonsuz –sınısızlığa, evrenseliğe, hakikâte yönelmek ve kendini tanımak için ilk başlangıç bilinç hali; kendini levm eden sorgulayan nefs’e) kasem (yemin) ederim.”

Sorgulamak dolayısıyla düşünmek konusunda Kurân-ı Kerîmde pek çok ayet vardır ve hepsi de “düşünmeye, idrâk etmeye, anlamaya” yöneltmektedir bilinçleri…

Düşünüp, sorgulamak ve bunun neticesinde ulaşılan bilgiyi sentez yapmak ve idrâk etmek beyinde bilincimizde yepyeni açılımlara yani manalara açılmamıza, ulaşmamıza vesile olan çok etkili bilişsel bir faaliyet olduğuna göre, acaba sonsuz manalar okyanusunda Esmâ-ül Hüsnâ diye adlandırdığımız isimlerin işaret ettiği manalardan hangileri bilincimizde daha aktif hale gelmektedir?

Gelin, şimdi bazı isimleri ve manaları, “sorgulama” sürecini başlattığımızda, bilincimizde nasıl anlamlarla ortaya çıktıklarına bir göz atalım:

Sorgulama edinilmiş bilginin düşünülmeden kabul edilmeyişine işarettir, yani bir nokta koymamaktır. Kişi düşünerek, araştırarak hakikâtine ulaşmaya çalışır. Hakikâtine dair ulaştığı her nokta onda bir idrâk oluşturur. İşte bilinçli olarak idrâk etmek ve kabul etmek “sorgulama”dan geçer. Mümin (Gaybın sonsuz sırlarına açık idrâkı oluşturan)

Sonsuz manaların düşünce dünyamızda anlam kazanılır olması, bir şeklide şekillenmesi için bizde açığa çıkmış her bilginin sorgulanıp üzerinde düşünülmesi, tasavvur edilmesi gerekmektedir. Tabii bu düşünülüp,sorgulanılan bilgi ve bizde oluşmuş manâsı ile sonsuz manâlar karşısında asla kayıtlıyamayız kendimizi. Musavvir (manaları şeklillendiren)

Her derinine düşünme ve dolayısıyla sorgulama bilinçteki anlamların, daha farklı boyutlarda manalar olarak ortaya çıkmasına da vesiledir. Yani tetikleme (trigger) görevi yapar. Siz bir şeyi sorgularken ve düşünürken o düşündüğünüzden başka noktalara, anlamlara da geçişler olacaktır. Bir anlam sizde başka bir manayı besleyip, geliştirecektir. Rezzak (Sonsuz manaları besleyen)

Sorgulama, derinine düşünme ile gerçekleştirdiğimiz bu beyin çalışması sayesinde beynimizin kısıtlı kullanım kapasitesi artacaktır. Bu sorgulama ve düşünme neticesinde, öğrendiğimiz ve algıladığımız hakikâte ait her yeni bilgi, bizdeki bir kısım değer yargısı ve şartlanmaları da ortadan kaldıracaktır. Fettah (sürekli aşama kapılarını açan tüm kapanıklıkları geçirten) Kısıtlı manâ dünyamız sınırsız manâlara doğru genişleyen bir şekilde açılmaya başlayacaktır. Basît (açan yayan genişlik veren)

Sorgulama, analiz ve sentezi de içinde barındırır. Sorguladıkça, ulaşılan bilgi ile içinde bulunduğumuz ortam ve getirdikleri, yani sistem daha farklı değerlendirilebilinir. Bir başka değişle sorgulama ile ulaştığımız her bilginin sahip olduğu manâların hakikâti (yani edinilmiş bilgi-knowledge- ötesini görme) anlaşılıp, algılanıp, değerlendirme imkânı bulabiliriz. Semî (yarattıklarının her halini algılayan) ve Basîr (yarattıklarının her halini değerlendiren)

Sorgulamak, derinine araştırmayı gerektirir. Araştırdıkça sorgularsın ve düşünürsün. Bu süreç içerisinde ulaşılan bilgi ve içerdiği anlamlar, bize “göre” pek çok farklı boyutlarda, yine bize “göre” farklı kompozisyonlar şeklinde karşımıza da çıkarlar. Ancak Kaynağa doğru ilerledikçe, farkederiz ki,TEK ve SALT bilgi yani hakikât bilgisi bize “göre” boyutsal anlamları olan ama aslında TEK KARE RESİM’dir. Alîm (manaların oluşturduğu tüm kompozisyonların her halini bilen)

Sorgulama ve derinine düşünme ile beynimizde açığa çıkan bir bilişsel enerji akışı mevcuttur.Bu bioelektrik enerji akışının oluşması ve diğer hücre gruplarına geçiş yapaması bir düşüncenin belki de sorgulanarak cevap olarak anlamlanması ile daha da etkili olacak ve diğer hücre gruplarına bu enerji akışı sağlanacak ve diğer hücre gruplarının aktive olması neticesinde de hangi konu üzerinde derinine düşünülüp, sorgulanılmışsa o yönde bambaşka bir idrâk oluşacabilecektir. Nûr (açığa çıkartan idrâk ettiren, kendisiyle irşad olunan)

Sorgulamamak ve bize ulaşan bilgileri düşünmeden kabul etmek ya da reddetmek bizi hiç şüphesiz ki gerçeğe yönelmekten alıkoyacaktır. Bunun tersi yani sorgulayıp, derinine düşünmek ise, bize hakikâti anlamada yardımcı olacak anahtarlardan sadece bir tanesidir. Hâdi (Gerçeğe yönlendiren, gerçeği görmeyi sağlayan)

Sürekli sorgulamak ve derinine düşünmek, bizi bir önceki halimizden daha ileri bir noktaya getirebilecek ve eğer yaratılış programımızda da yazılmış ise bizi hedefe götürmeye yardımcı olacaktır. Reşîd (varlıkları var ediş gayesine göre hedefine ulaştıran, olgunlaştıran)
Sorgulama yaptığımızda hakikâti anlamaya, idrâka doğru bir yönelim vardır. Eğer sorgulamamız özümüze yönelik samimi ve devam eden bir sorgulama ise mutlaka bir cevaba ulaşacağızdır. Mucîb (Tüm yönelenlerin dileklerine cevap veren)

Son olarak, “Allah’a ermek isteyen beyin sorgular” demiş, Üstad Ahmed Hulûsi. O’nun bu sözünden yola çıkarak, sonsuz manâlar içerisinde 99 ismin manâlarının da içerisindeki bazı isimleri ve işaret ettikleri manâları “sorgulama ve derinine düşünme” çerçevesinde düşünüp, bu noktada anlamlandırdıklarımı paylaşmak istedim. Bu yazıyı okuyan sizler de sorgulayıp, düşündüğünüz anlam dünyanızı “yorumlar” kısmında paylaşırsanız, sorgulama ve derinine düşünme sürecini noktalamayıp (.), virgül (,) ile devam etmiş oluruz.

Pazartesi, Eylül 24, 2007


KARA MADDE (DARK MATTER)

Yakamozlu bir gecede denize hiç girdiniz mi? Karanlık suda elinizi her atışınızda etrafa parlak simler saçarak yüzmenin keyfini hiç tattınız mı? Tüm vücudunuzu saran karanlığın içinde “yok” gözüken ama sizin bir el hareketinizle bir anda beliren ışıl ışıl simler… İşte “yakamoz” ve onu keşfetmenin keyfi… Peki, nedir bu sim gibi, florasan ışığı gibi parlayan ve “yakamoz” adını alan karanlıkta “giz”li; ama bir el hareketi ile açığa çıkan?

Yaygın olarak bilinen yanlış bilginin (Ay ışığının suya, denize vuran yansıması) aksine, “yakamoz” bir biçimde ateş böceğinin denizde yaşayan versiyonu şeklindeki bir canlıdır. “Luminisens” maddesini vücudunda barındıran bu canlıya, dokunulduğunda bir ışık saçar (phosphorescence in the sea). Bu canlı bir planktondur, milimetrik boyutlarda bir canlıdır. İşte bu milimetrik canlı kendisinde bulunan bir madde sayesinde karanlıkta “yok”!! gözükmekle birlikte aslında “var” ve hattâ bu ışık saçma özelliğini de sadece ve sadece karanlığa borçludurlar.

Biraz daha geniş (makro) anlamda baktığımızda, bizim evrenimizdeki karanlık!! maddeler (dark matter) ve karanlık!!enerjilerin varlığı neden bizi çok şaşırtmakta???Belki de karanlık sudaki seyrimizi yeryüzüde yapabildiğimiz ve gökyüzüne dokunamadığımız içindir!!!.... Gelin şimdi çıplak elle dokunamadığımız ama bilincimizin ulaşabileceği bir seyahate çıkıp kara madde ile tanışalım…

Kara madde (Dark matter), evrenin bilinmeyen yönü yani karanlıkta kalan tarafı diye adlandırılmakta, ama aslında varolup, bizler tarafından algılanamayan taraf olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimadamlarına göre, bildiğimiz bu evren, %70’i kara enerji (dark energy) ve %25’i kara madde (dark matter) ve %5’i adlandırabildiğimiz maddelerden oluşmaktadır. Kara madde, evrendeki tüm boş!!luğu kaplayan, gözle görülmeyen ve atomlar arasından geçecek kadar inanılmaz küçüklükteki zerreciklere sahip olan bir toz bulutu olduğu tahmin edilirken, hem ışığı vurgulayan, hem de nerede olduğunu bilinememekten dolayı gizemli bir hâl almıştır.

O zaman, elle dokunamadığımız, gözümüzün algılayamadığı frekansları yok saymak ne kadar gerçekçi? Şimdi biz yakomozu, dokunmadan ışık saçmadığı için “yok” mu saymamız lâzım?!,ya da bildiğimiz maddeler dışında bilmediğimiz, henüz algılayamadığımız tüm evreni belki de bir zar??? gibi kaplayan maddeyi sırf algılayamamaktan dolayı önce “yok” sayıp sonra da sanki “yok”u sembolize etsin diye de “kara” adını verip, “gizemli” etiketiyle bir tarafa mı bırakacağız??
Bakın Üstad Ahmed Hulûsi, konuyu daha da ileriye götürerek sadece “kara” olmasını değil, “madde” diye adlandırılmasını nasıl bir dille sorgulamış:

Beş duyu ile önünü görmeye çalışan insanlık, sanki, yerden göğe uzanan metrelerce uzunlukta bir çelik duvarın önünde durmakta; jilet kalınlığı kadar bir alandan, duvarın arkasını görmeye çalışmaktadır!.
Bilimin algı kaynağı gözün görme sınırları, santimetrenin on binde dördü ile yedisi arasıdır. Santimetrenin üssü -35’lerden başlayan dalga boylarından kilometrelerce uzunluktaki dalga okyanusu içinde gözden beyne giden dalga boyları okyanustan bir zerre bile değildir.

İnsanlığın evrenden algıladıklarının tamamı yüzde 4’tür günümüz bilimine göre… Geri kalan yüzde 96 bize karanlıktır. Hesaplamalara göre bunun yüzde 60 küsuru dark (karanlık) enerji ve 30 küsuru da dark (karanlık) madde… Uyarayım; burada kullanılan “madde” kelimesini, beş duyu ile algıladığınız “madde” ile karıştırmayın… İsim benzerliği olaydaki… Gerçekte, sizin algıladığınızı sandığınız gibi bir “madde”, hiçbir zaman varolmadı!
Evet, tüm bilimsel tespitler, bu göz kökenli algılanan verilere göredir…”
http://www.ahmedhulusi.org/yazi/kuranveyenicag.htm

Bilim “kara madde”nin varlığından bahsederken, yukarıda okuduğumuz üzere algıladığımız şekilde bir maddenin “kara madde" olarak adlandırılan yapıyı anlatmadığını duymakla düşünce sınırlarımız zorlanmaktadır. Sınırsız, şartlanmasız düşünme becerisine sahip olamadan da bu gibi bilgileri anlayabilmek oldukça zor gözükmektedir. Biz şimdilik makro incelemeyi bir tarafa bırakıp, mikro bir incelemeye dönelim. Yani bir başka deyişle, makro evrenden mikro evrene yani beyine dönelim ve biraz da bizdeki “kara madde” ne olabilir? Bunu inceleyelim…

Size bir kağıt alın ve kendinizi tanımlayın desem, ne kadar özelliklerinizin farkında olarak kendinizi tanımlayabilirsiniz? Ya da sizin dışınızda bir kişi ne kadarını tanımlayabilir? Hattâ bu iki sorudan daha da varyasyonlu sorular oluşabilir; sizin bildiğiniz ama başkalarının bilmedikleri özellikleriniz, ya da sizin bilmediğiniz ve diğerlerinin bildikleri özellikleriniz… Bu dörtlü varyasyon, insan ilişkilerinde kendimizi ve diğerlerini tanımaya yardım olması açısından kullanılan “Johari Penceresi Tekniği” diye bilinen bir tekniğin de adıdır.

Şimdi soruların ortak noktasına bakalım; Bilmek, tanımlamak ya da bilmemek, tanımlayamamak… Bildiklerimizi şimdilik bir tarafa bırakırsak, bilmediklerimizi “Johari Penceresi Tekniği”, “Karanlık Bölge (Kişinin ilişkiye yansımayan, durum ve şartlara göre ortaya çıkardığı özellikleri)” ve “Yarıkaranlık Bölge (Sadece kişinin kendisinin bildiği ve başkalarının bilmediği)” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu arada dikkat çekici olan makrodaki yani evrendeki karanlık maddeyi sorgularken, kendimizin “karanlık” özelliklerine ulaşmış olmamız…

Evrende keşfedilmeyi bekleyen binlerce durum mevcutken kendimizi keşfetmenin ve “kara” olarak bilinmeyeni keşfedip ve bilinmeyeni "kara" olarak nitelendirmemenin zamanı geldi de geçiyor. Öncellikle, “kara,karanlık” gibi kelimelerin bizde oluşturduğu anlamın değişmesi yönünde çalışmamız lazım. Çünkü, her bilinmeyene takılan bu “kara, karanlık” sıfatı bizi daha çok bilinmeyene doğru sürüklemektedir. Eğer, amacımız kendimizi tanımak, sınırsızlığa doğru yolculuksa, o zaman ilk önce günlük hayatta bizi bilinmeze doğru sürüklemesi muhtemel kavramları beynimize verdiğimiz yeni bakış açısı komutlarıyla değiştirmeliyiz ve çok daha farklı bakış açıları oluşturarak, anlam dünyamızı geliştirmeliyiz. Yoksa bakın aşağıdaki gibi komik durumlara düşmek kaçınılmaz olur!!:

“İki kör” oturmuşlar sofraya; artık “üzüm” mü, “dolma” mı, yoksa “köfte” mi yerlerken, biri diğerine; “Utanmıyor musun ikişer ikişer yemeye?” demiş...
Diğeri, “Allah’tan kork be adam” demiş; “Sen kör ben kör!.. Nereden çıkardın ikişer ikişer yediğimi?
Cevap vermiş birincisi:“Ben, hep ikişer ikişer yiyorum da!”

Dolayısıyla, bakış açısının değişmesi için, içinde bulunduğumuz önyargı, şartlanmaların ve değer yargıların sınırlamasından kendimizi kurtarmamız gerekmektedir. Çünkü her şartlanma ve değer yargısı bizi sınırsız bakıştan alıkoymakta ve hattâ sizi gözünüzün önündekini bile “gör”mekten uzaklaştırmaktadır. Eğer şartlanma ve değer yargılarımızdan kendimizi biraz olsun sıyırırsak, aslında bizim için “karanlık” diye adlandırılan, sonsuz özellikleri de keşfetmeye başlayacağız. Sonra da göreceğiz ki, evrendeki %5 bilindik madde olduğu gibi, biz de sadece %5 bilindik (algılanabilir) özelliklerden mevcud değil, sonsuz özelliklerle mevcuduz. Üstad Ahmed Hulûsi de, “Kurân-ı Neden Anlamıyoruz” adlı yazısında bu özellikler hakkında çok net şu açıklamayı yapmıştır:

“…Esmâ mertebesi” olarak tanımlanan ve “Allah’ın isimlerinin işaret ettiği özellikler olarak belirtilenler, insana hitap etmesi itibariyle, insan algılama boyutuna hitap eden isimlerdir.!
İnsan ötesi, “nokta” içi projeksiyonda yer alan karanlık (mahiyeti netleşmemiş) enerji, “karanlık madde” (dark matter) olarak varlığını düşündüğümüz ama algılayamadığımız yüzde doksan altılık bölümdeki sayısız varlığı oluşturan nîce sayısız isimlerin işaret ettiği özellikler vardır ki, insan türü bu Allah isimlerini bilmez!...”
http://ahmedhulusi.org/yazi/kuranianlamiyoruz.htm

Sonuçta, kâh “yakamoz”, kâh “kara madde”, kâh da “alt bilinç” olmuş… Algılayanın sınırlı bakışına göre kolay kolay algılanamayan, ama hep aşikâr, hep “var”!..

Son olarak, belki şunu hatırlamak lâzım:“Kör”lük beyinde görme bölgesine ulaşan frekansların çözümlenememesinden doğan bir durumdur. Ancak “algılayamamak” bambaşka bir durum. Meselâ, seyredenler hatırlayacakladır… “Matrix” filminde Neo yeşil akan kodlardan tüm sanal alemi görebiliyor, çözebiliyordu ve “Matrix 3”de de gözleri kör olsa da ana bilgisayara doğru ilerlerken etrafındaki herşeyi algılayabiliyor yani gerçek manâda görebiliyordu.

Bu sonsuz özellikleri ile sonsuz sayıda frekans okyanusunu Neo gibi acaba kaçımız, ne kadarını değerlendirip görebiliyoruz?

Neo kendindeki sınırsız özellikleri keşfettiği anda görmenin ötesine geçti ve sistemi algılaması bambaşka oldu.Dolayısıyla, biz de kendimizi keşfetttikçe yani kendimizdeki sonsuz özelliklerin farkına vardıkça asıl “körlük” o zaman kalkacak ve “basit” anlamda görmek değil, “BASÎR” ismi ile işaret edilen yaşanır hale gelecek, yani gerçek anlamda maddenin ötesindeki hakikât algılanıp, değerlendirilecek ve tüm “karanlık” ve “kara” diye bahsedilen hükmünü yitirecektir.

Salı, Eylül 18, 2007


BİR DOST'UN SOHBETİNDEN...


Bugün burada bir dost ile yaptığım sohbeti Sizlerle paylaşmak istiyorum ve aşağıdaki metin orijinal olarak O'nun kaleminden yansıyanlardır...:


"NAMAZIN KAZASI OLMAZ!..

Sanki bu cümle, suça karşı verilen iyi olmayan bir ceza imiş gibi algılanılıyor.
Yani sen bunu yapmadın, artık bir daha da yapamazsın...
Bir sonlandırma,bir moralsizlik, bir yıkım gibi algılanılıyor..

Medine’ye gidiyorsunuz, adam elinde bir kağıda hesaplamış, 15-16 yaşından beri namaz kılmadığı kaç gün geçirmiş, onları 5’le çarpmış ve sayısını bulmuş...
O sayıyı belli sikluslarla rekatlara bölmüş ve her fırsatta bunu tamamlamak için azimli bir şekilde namaz kılıyor...

OYSA, DİN olan İSLÂM’da, SÜNNETULLAH gereği geçmişin TELÂFİSİ yoktur, realitesinden perdelenmiş...

Bu düşüncesinin altında yatan ise yukarıdaki TANRININ kendisini bu rekatları tamamlarken göreceği ve “AFERİN yaHU!” diyebileceği.

Neden kazası yoktur namazın!...
Aslında soru şu, AN’ı geldiğinde yapılması gerekeni bir AN! sonrasına bırakınca acaba o geçmiş AN! daki değerlendirmeye hiç bir zaman aynı ile vakıf olabilecek misiniz?

Nehir-Irmak akar köprünün altından, her bir debisi bir diğer debisi ile aynı değildir ,benzerse de .... AN!. larda öyledir, birbirlerine benzerler ancak AYNI değildirler...

Namazın kazası var sananlar, geçMİŞlerine yananlardır.
GeçMİŞiNe yanan ise, bırakın gelecekten şimdiden bile perdelenmiş demektir.
“Şeytan onlara arkalarından yaklaşır...”

Bu kazası yoktur sözü intikam amaçlı değil, size yepyeni bir başlangıç kazandırmak içindir.Duymadın mı “DİNE girenin” , tüm geçmiş günahları silinir, anadan doğmuş gibi olur...İşte kazası ile geçmişini önüne getirme, gir DİNE de yepyeni taze bir başlangıç ile algılar olayları demektir, “kazası” yoktur sözü..

Din de NİTELİK önemlidir, NİCELİK değil...
NİCELİK; beynin çalışma sistemi, nöron aktivitesi ile ilgili iken, NİTELİK; ÇOK BOYUTLU TEK KARE RESİM’deki yerini, projeksiyonunu tesbit etmektir.

Unutmayın, H.Z. Ömer, “TÜM rekâtlarımı, EBU BEKİR’in iki rekâtına değişirdim” demiştir... Sayılar, beynin çalışma sistemi –decode etme sistemi ile ilgilidir, MANA ise beynin varlığını aldığı ESMA MERTEBESİ ile ilgili...

Lütfen “namazın kazası olmaz” cümlesini bir de böyle düşünmeye çalışın, ALLAH Kaza değil “nafile-yararlı” ibadetlerimizi arttırmada bizlere yardımcı olsun.."

Pazar, Eylül 16, 2007

İÇSELLİK-DIŞSALLIK

“Bir ben var benden içre” denmiş. Ne denmek istenmiş? Bu derin anlam içeren cümleyi incelemeye “ben” kelimesi ile başlayalım…

“Ben” demekle neyi kasdediyoruz? Kendi “zat”ımızı mı? Peki nedir bu “zat”? Neleri içeriyor?... Hani, “bu işi bizatihi ben yaptım” deriz. Buradaki “bizatihi” nedir? Yani o işi “salt” kendimizin yaptığını, bizden başkasının olmadığını, yapanın sadece ve sadece kendimiz olduğundan bahsediriz. Peki, o zaman bu bizim “zat”ımız neyi kapsamakta?
Kişiliğimizi yani bizi biz yapan, yani “ben”i “ben” yapanı… Bu da bazı sıfatlarla olmaktadır. Peki bu sıfatları kim belirliyor?!? Bu sıfatları dışardan bakan gözler mi yoksa biz yani ben mi belirliyor? İçsel bir anlaşma mı yoksa dışsal toplumsal bir antlaşma???...

Gelin fantastik gelebilecek bir yolculuğa çıkalım… İnsanlığın hizmetine sunulan nanoteknolojiden de yararlanalım. Yani mikro olarak ya da bir atom boyutu kadar küçülüp, bir kapsüle konup, bir vücuda enjekte edilelim… Bu fantastik seyahat daha önceki “DNA” yazımda da belirttiğim gibi birebir bir filmin (Innerspace, 1987) konusu olmuştur.

Bir vücudun içinde seyahatimiz başladı…. Etrafımıza baktığımızda neler görürüz? Kan damarları, hücre grupları, hücre gruplarının bulunduğu mekanlar (organlar) sonra bir mekandan başka fonkisyonu olan diğer mekanlara akış… Burada duralım ve bir soru soralım kendimize? Şimdi bu görüntülediğimiz, seyrettiğimiz oluşumlar nerede? Dışımızda mı? Yoksa içimizde mi? Biz nerdeyiz? Bir vücudun içinde mi? O vücud nerede acaba? O da nano olarak bakıldığında macro bir vücutta mı? Aslında burada sorulan sorunun cevabı hep dışarda!! gibi gözükmekte. Devamlı merkez aldığımız bir noktadan dışarı doğru açılma eğilimi ile baktığımızda, tabii ki beynimizden bize “dışarı” onaylaması yansıyacak.
Meselâ, bir hücrenin dillendiğini hayâl edelim!! Ona soralım; “sen neredesin” diye? Hücre herhalde önce “nerede” kelimesine takılır ve bize garip garip bakar? Çünkü, onun için mekan kavramı yoktur. O sadece kendindeki kodlu bilgiyi işlemektedir. Yani kendisindeki bilgiler dolayısıyla vücuttaki görevini yerine getirmektedir ve kendinde herhangi bir mekân kavramı olmadan bu işleme devam eder. Dolayısıyla da hücre için “dışsallık” diye bir kavram mevcud değildir. Hatta o, hücre grupları ile oluşmuş bir organı bile algılamamaktadır. Algıladığı anda ve bir organın parçası olduğunu kabul ettiği anda, kendini “dışarda” bulacaktır!! Aslında onu dışarı atan yoktur. O, kendi kendine “dışarı oyunu”nu oynar.

Mikro hücreden makro hücreye yani bize döndüğümüzde de aynı durum geçerli. Dışımızda bir kişiye baktığımızda onu bizim dışımızda algılıyoruz ve o kişiyi kendimizdeki bilgiler kapsamında değerlendiriyoruz ve hatta karşımızdakini kendimizde buluyoruz. Bu buluşu da içsel bir durum olarak kabul ediyoruz. Halbuki bu buluş dahi bir dışşallıktır!!! Karşımızdaki kişi, ne bizim dışımızda ne de içimizde!! Bir düşünün bir hücre, bir hücreye bakıp: “Sen bensin ben de sen” ya da “aslında ben sende kendimi buldum” der mi?!?...

Belki de yaşantımız içinde!! (burada “içinde” diyorum ama içinde demek dışında bir yaşantımızın olduğunu kabul etmek değil aslında) kendimizi bir hücre gibi hissetmek ve tıpkı o hücrenin sorgulamadan kendisindekini açığa çıkararak yaşaması gibi, biz de yaşantımızdaki tüm oluşumları sorgulamadan, kendimizdeki potansiyeli ortaya çıkararak yaşamalı ve dışımızda bir dünya yanılsamasına kapılmadan, dışsallığı bir tarafa bırakıp aslında “içsel” kelimesinin bile hükmünü yitirdiği bir noktada seyrimize devam etmeliyiz.

Cuma, Eylül 14, 2007


İSİMLER VE VÜCUD

Gelin bugün sizlerle tasavvufta adı geçen bazı isimlerin (esma) vücudumuzda nasıl anlam kazandığına ya da bu isimlerin anlamlarının vücudumuza nasıl anlamlar yüklediğine bir bakalım…

Bir insan vücudunu ele alalım. Ele aldığımız anda düşünce başladı. Bilgi akmaya başladı. Yani bir an ve noktanın açılımı başladı. Bu vücud sonsuz boyutta olsun… Ne başı ne sonu olsun… O zaman boyut kelimesi de hükmünü yitiriyor. (Ezel, Ebed).

Bu vücuttaki bir hücreyi ele alalım… Bu hücreyi düşündüğümüzde ona bir hayat vermiş olduk (Hayy)şimdi burada hayâl etmeye yani oluşturmaya (Musavvir) başlıyoruz. O hücreye ait tüm bilgi yani data hücrede mevcuttur. Bu her hücredeki bilgi ona bir hayat verir, bir canlılık (Muhyi) Tıpkı sonsuz vücuttaki diğer hücrelerde olduğu gibi. Aynı bilgi tüm hücrelerde…

Her hücrenin fonksiyonu ve bu fonksiyonu ortaya çıkarma süresi bellidir daha sonra ölecek ve yerine başka hücreler oluşucaktır(Mumit ve Bâis). Ama bunların hiç birinin birbirinden farkı yoktur. Bu her hücrenin ortaya koyduğu fonkisyon isimlendirildiğinde bir vasıf, özellik ortaya çıkmaktadır.(Rahman).

Hücreler çoğalma özelliğine de sahiptirler bu sonsuz vücud içerisinde (Rahiym) ve bu oluşum her an devam etmektedir. Bu hücreler fonksiyonları gereği isim alırlar ve bu isimlerin özelliği de tek olan vücudu işaret eder(Vahid).

Her hücrenin ve toplu olarak hücre grubunun kendine özel bir görevi vardır ve benzeri olmayan şeklide fonksiyonlarını ortaya koyarlar.(Bedîi)

Her hücrenin kendine göre bir fonksiyonu olması (Fâtır) yani bir fıtratı dolayısıyladır ve farklı farklı fonsiyonlar ile farklı organlar oluşur.(Bâri)

Aslında hepsinin özü aynıdır,aynı DNA.. aynı data… Hücreler kendi işlevlerini yerine getirmektedir ve diğer organları algılamamaktadır. Organlar çoğul gözükmekle birlikte aslında Tek bir vücuda aittirler ve bu sonsuz vücud, tek bir datadır. Her organın kendisindeki bilgiyi ortaya çıkararak farklı bir fonksiyon özelliği göstermesi kendisindeki datanın açığa çıkması kadardır. Ancak bir organ başka bir datadan varlığını almıyordur. Her ne kadar farklı bir açılımı ya da fonksiyonu olsa da ve hiçbir organ diğer organı algılamaz, ancak hepsi birbirine bağlı olarak o sonsuz vücutta görevlerini sürdürürler… Bu bir oluşumdur yani iradedir.(Mürîd)

Çarşamba, Eylül 12, 2007


HOLOGRAM

Rüyâlarımızda gördüklerimiz, hafızamızda kayıtlı olan tüm bilgiler ve hattâ izlediğimiz filmler aslında yaşanılan hayatların birebir yansımaları yani hologramları değil midir?

Aslının “aynı” görüntüsünü veren,TÜM özellikleri aynen yansıtan, 3 boyutlu olmadığı halde var gözüken yani hayâl olan hologram, suda ya da aynadaki aksinizde ortaya çıkıverir... 3 boyutlu kendi yansımamızı seyrederken, kendimizi bir “bütün” olarak görmez miyiz?...
Şimdi, gelin hologram ile ilgili yapılan açıklamalardan bir tanesini okuyalım:

Hologram 2 boyutlu bir objedir ancak doğru yansıtma durumunda tam bir 3 boyutlu imaj yani görüntü üretir. 3 boyutlu objeyi tanımlamadaki tüm bilgiler, 2 boyutlu hologramın hakikâtinde, özünde kodludur yani bulunmaktadır. Keza, yeni fizik teorilerine göre de Tüm evren bir çeşit hologram olabilir.”(Scientific American, Kasım 05, 2005)

Yukarıdaki hologram tanımı bize neyi anlatmakta?
Eğer 3 boyutlu hologram objenin tüm bilgileri iki boyutlu hologramda mevcutsa, iki boyutlu hologramın bilgileri TEK’de (burada boyut kelimesi otomatikman düşmektedir) yani 0 (sıfır) noktasında yani NOKTA’da mevcuttur. Yani bize göre hangi boyuttan bakarsak bakalım Tüm bilgiler holografik olarak TEK NOKTA'da toplanmıştır. Bir TEK yansıtıcı, projektör olması NOKTA’sından bakarsak, O’ndan yansımalar bizdeki kodlanmış(encoded) bilgiye “göre” çözüme ulaşacak ve bizim kısıtlı algılama araçlarımız (5 duyu) yüzünden çoklu holografik görüntüler,imajlar olarak beynimizde yerlerini alacaktır.

Buradaki holografik görüntünün tek ilginç gelen yanı tabii ki 3 boyutlu olmasından kaynaklanmıyor. Herhangi bir imajı holografik bir film gibi kaydedip sonra da bu filmi parçalara ayırdığımızda (kaç parçaya ayırırsak ayıralım), o imaj aslının tüm özellikleri ile görüntü vermeye devam edecektir. Bundan da anlayabileceğimiz gibi, holografik bir film parçası BÜTÜN üzerinde kaydedilmiş tüm özelliklere sahip gözükmektedir.

Bu şekilde günümüz teknolojisinde “hologram” pek çok alanda yerini almıştır. Hologram, datanın depolanması için en uygun tekniktir. İki kesişen lazer diski, milyonlarca bilgiyi bir diskte depolayabilir. Bu iki keşişen ışın holografik datayı kaydeder ve daha sonra da kullanır. http://www.sciencedaily.com/videos/2006-08-10/

Holografik olarak datanın kaydedilmesi, başta film endüstrisi olmak üzere pek çok alanda gerçekleşmektedir; Meselâ, binlerce film çok küçük bir hologram diskine kaydedilmek suretiyle tek bir disk üzerinden seyredilebilmektedir. Bilgisayar dünyasında ise, holografik kayıt teknikleri ile hologram disklere (hologram tabakalara) kaydedilen data, isletim sisteminin kapasitesi ölçüsünde mevcut datayı desifre edip okuyabilmektedir.Tıpkı bir bilgisayar gibi beynimizde TÜM bilgi-DATA- holografik olarak kayıtlı olmasına rağmen, işletim sistemimiz kapasitesi kadar yani bizden ortaya çıkan özellikler kadarıyla o bilgiyi okuyup, deşifre etmektedir. Bu deşifre olunan bilgiler de 3 boyutlu holografik imajlar olarak, mekânsızlığı mekân, zamansızlığı zaman, yerçekimsizliği yerçekimi halinde bir illüzyona dökmektedir.

Eğer, hologramın TEK bir BÜTÜN’ün TÜM özelliklerinin her bir noktasında orijinalini yansıtması olduğunu aklımızdan çıkartmazsak, bence bu bizi başka bir noktaya yöneltebilir:

Kuantum fizikçilerinin sorguladığı evrenin hakikâti ve dolayısıyla bizim hakikâtimiz noktasına… Kuantum teorileri, objelerin belirli bir pozisyonu ve hızının olmadığı ve onun yerine olasılık dalgalarının olduğundan bahsetmektedirler. Yani kuantum noktasından bakıldığında herşey sabit bir akışı olan sanal parçalardan ibârettir ve bu sanal parçaların bir mekânı olmadığı için de algılayana göre her an var olup ve yok olmaktadır.

Ancak, 5 duyu algılama araçları ile koşullanmış ve sınırlanmış olan bizler, tabii ki beynimizdeki eşsiz ve sınırsız kapasiteden bihaber, sınırlı bir alanı "Tüm" kabul edip, o çerçevede algıladığımız ve bize göre gerçek, hakikâtte sanal olanı deşifre etmeye çalışıyoruz ve bunu yaparken de TEK’in bizde yansımasının bizim dışımızda yani beynimizin dışında 3 boyutlu holografik imajlar şeklinde olduğunu düşünüyoruz!!!. Hakikâtte ise, tek DATA ve o DATA’nın kendisinden kendisine seyrettiği bir TEK FİLM vardır ve hattâ bu DATA gibi sayısız DATA’lar, sayısız filmlerle her bir karede her an kendini yansıtmasıdır.




Cumartesi, Eylül 08, 2007




ANLAM

İngiliz Dilbilimi bölümünden mezun olduktan sonra hayatımın bir nokta!sında dili bilimsel olarak inceleyeceğimi söyleselerdi (her ne kadar bu konuda eğitim görsem de) herhalde gülüp geçerdim ama bilinen herşeyin başka bir deyişle her noktanın istisnasız TEK’e hizmet ettiğinden o zamanlar haberim yoktu!…

Dili bir sistem olarak gören ve niteliğini, yapısını, birimlerini ve dönüşümlerini inceleyen bilim dalı olan Dilbilimi (Linguistics) ve dildeki anlamları inceleyen Anlambilimi (Semantics) bakın bizleri nasıl bir “anlam” yolculuğuna götürecek…

Anlambilim, hem felsefe hem de dilbilim alanlarında bir dilin göstergeleri ile bunların anlamları arasındaki bağlantıları inceler. Her iki alan (felsefe ve dilbilim) da insanların dilsel anlatımlardan nasıl anlam çıkardıklarını açıklamaya çalışmıştır. Zaten yaşantımız her an bir “anlam çıkarmak” değil midir? Beynimizin içinde ya da dışında!!! konuşalım, her bir an bir anlam yüküne sahiptir. Peki, bizler için bir şeyin anlamı nasıl oluşur? Tabii ki, bizdeki bilgi birikimi yani bu birikime vesile olan kelimeleri kullanarak. Şimdi siz diyebilirsiniz ki “dili kullanmadan da herhangi birşeyden anlam çıkarabilirim yani hissedebilirim”. O zaman belki de düşünmemiz gereken konu, dilin sözlü dışa vurumundan başka içsel konuşmaları da kapsadığıdır. Yani beynimiz aslında her an konuşmaktadır!! İster bunu dışsal! yapalım yani kelimelere sesli dökelim, ister sadece düşünce bazında içsel hissedelim.

Hayat denilen sesli ya da sessiz sinemadaki (sanal dünyanın) değişik rollere bürünerek, bizleri sanal aleme gerçekmiş gibi çeken başrol oyuncuları olan “kelimeler”!...
Bizler, bu kısıtlı kalmış kelime ve onun işaret ettiği anlam ya da anlamlar doğrultusunda tüm hayatımız boyunca şartlanmışız ve bu şartlanmalara göre de anlamlar çıkararak hayatımızı sürdürmekteyiz. Hatta tek hedefimizin hayatımıza bir anlam katmak olduğunu düşünerek yaşarız. Aslında bu durum bir ironiden öteye gitmemektedir! Hayatın bir anlamı olmadan yaşamanın anlamsızlığından bahsederken hakiki ANLAM’ın verdiği mesajlardan bi haber kendi sınırlı anlam dünyamızda yaşamaya devam etmekteyiz….

Şimdi gelin bir kelime ile oynayalım; Örneğin, ben “özdek” dersem, sizde nasıl bir anlam oluşur?

“Özdek” kelimesini yalnız başına söylediğimde, siz eğer daha önce duymamışsanız, o kelimeye muhtemelen hiç bir anlam yükleyemeyeceksiniz.Kelimenin içindeki kısımları ayrıştırarak belki bir sonuca varmaya çalışabilirsiniz. Bu da gene kelimenin içindeki diğer sözcük öğelerinin bazılarının siz de bilgi olarak mevcut olması ile gerçekleşebilir, yani bilinen kelimelerden yola çıkarak bilinmeyenden bir anlam çıkarmak…

Peki, bu çıkarabildiğimiz (tabii herhangi bir anlam çıkarabildiysek!!) anlam ne kadar “anlamlı” olur? Yani bir başka deyişle, “orijinal” anlamına ne kadar yaklaşabiliriz?!... Bizler somuttan soyuta bir yolculuk içersindeyiz. J.Krishnamurti’nin David Bohm ile yaptığı bir sohbette de dediği üzere “düşünce beyindeki “özdeksel” bir süreçtir ve bu özdeksel süreçten kaynaklanan herhangi bir başka devinim yine özdeksel olacaktır.!”

Bu bizi çok ilginç bir noktaya getirmektedir; kelimelerin çokluğu bizlere yaşadığımız sistemi anlamlandırmada kolaylık sağlasa gibi gözükmekle birlikte orijinal anlamları yakalamanın kelime bilgisi ile uzaktan yakından bir bağlantısı olamadığı düşüncesindeyim. Düşünün bir kere hayattaki en zor şey soyut olan kavramlara anlam yüklemek ve onları çoklu sistemde yani etrafınızla paylaşmaya çalışmak!! Ne kadar uğraşırsanız uğraşın sizin kendinizdeki orijinal bir anlam dışardan!! asla ve asla sizdeki orijini gibi algılanamaz ve anlamlandırılamaz…

Dönelim şu “özdek” kelimesine… “özdek” kelimesinin bir diğer anlamı (yukardaki açıklamalarımdan belki bazılarınız çoktan anladılar) “madde” yani ingilizcedeki anlamı ile “physical matter”dır. Biz, şimdi maddeyi nasıl anlamlandırırız onu bir düşünelim…
“Madde” şimdiye kadar öğretilmiş bilgilerin ışığında bizde bir anlam oluşturmaktadır. Ancak bu tamamen öğretilen ve öğrenilmiş bir bilgi karşılığı oluşan bir durumdur. Yani bizi sınırlamaktadır. Nasıl mı? Mesela özdek dediğimde eğer kelimeyi bilmiyorsanız henüz bir anlam yüklemezsiniz, bu da sizi başka bir bilgiye götürmez. Ancak “özdek” kelimesinin anlamını öğrendiğinizde yani onu anlatan diğer bir kelime olan “madde”, sizde otomatik olarak mevcut olan yani yüklü duran genel bir anlamını ortaya çıkarır; “duyularla algılanabilen ve mekanik bir kütlesi olan”. Ancak, ilerleyen bilim sayesinde biliyoruz ki, madde ile ilgili pek çok teori bilinen anlamının yerine başka anlamlara sahip olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin, 20.yüzyılın başlarında “Elektronda maddi olan hiçbir şey yoktur. Elektron, hareket halindeki elektrik yükünden fazla bir şey değildir. Peki, negatif yükte madde yoksa, pozitif çekirdekte neden olsun? Madde yokolmuştur. Yalnızca enerji vardır!" denmiştir.

Şimdi bu bilgi ışığında bizlerde kalıplaşmış olan “madde” anlamını yitirmektedir. Düşünsenize sadece “madde”yi incelemek, deneyler yapmak yerine sadece bir kelime değişikliği bile bizdeki mevcut anlamların değişmesine neden olabilmektedir. Tıpkı “madde” yerine “özdek” denmesi gibi.

“Özdek” kelimesini incelersek de göreceğiz ki; ön ek olan “öz-” ve daha sonraki ek “–de” bizleri “ÖZDE”ye yani O TEK, ÖZ’e götürmektedir. Sondaki “k” harfi de, O Tek'in NOKTA'dan açılımı! O da “madde”yi oluştursun!!!... Bu arada “madde” neredeydi???

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

RÜYÂ


Aynalı Baba, ney üflemeye başladı. Kulaklarım çok zayıflamıştı. Sesi sanki çok uzaklardan geliyor gibiydi. Yavaş yavaş duyumlarımdan, daha doğrusu dış görünüşümden sıyrılmaya başladım. Bir şey görmüyor, bir şey işitmiyordum. Bir süre uykuyu andırır bir halde kaldım. Bu durum çok sürmedi. Zihnim çalışmaya başladı. Fiziksel olarak bir şey hissetmezken kendimi garip bir âlemde görmeye başladım. Derin hayallere dalmıştım. Ne tuhaf! Gözlerim kapalı olduğu halde görüyordum…”
(Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi, A’mâk-ı Hayâl)

Bu nasıl bir olay? Dış görünüşten sıyrılmak, sonra birşeyler işitip, görememek, fiziksel olarak bir şey hissedememek... Buna bazılarınız meditasyon diyebilirsiniz, bazılarınız rüya, bazılarınız ölüm deneyimi yani NDE(Near Death Experience)… ama ortak olan bir nokta var o da “bilincimiz” ve ne deneyimlersek deneyimleyelim, yaşanılan her deneyim dışarı değil içeride yani beynimizin içinde gerçekleşmektedir.

Rüyâ görmek de diğer zihinsel aktiviteler gibi zihinsel bir işlemdir. Elimizin, kolumuzun kalkmaması, göremememiz, işitemememiz tamamen beynin rüya halindeyken kaslara sinyal göndererek onları aktif olmasını engellemesinden başka bir şey değildir. Eğer bilimadamları, laboratuvar ortamında bilgisayarı kullanarak beyinde elektrik sinyali oluşturup, insanlara bu sinyallerle istenilen görüntüyü yaşattırabiliyorlarsa ve yapılan üç boyutlu ve gerçeğinden farkı olmayan bilgisayar simülasyonları yoluyla aslının aynı özelliklerine sahip görüntüler elde edilebiliyorlarsa ve dolayısıyla bu görüntüleri deneyimleyen insanlar, gerçeğinde olduğu gibi tepkiler verebiliyorlarsa, rüyâda gördüğümüz sanal bedenler,bizlerin hologram tekniğinden kaynaklanan yansımalarımız neden olmasın? Beyin kendi gerçeğini!! yarattığı gibi sanalını da yaratabilmektedir. Ancak buradaki soru; gerçek ve sanalın nasıl birbirinden ayrıldığıdır. Neye göre gerçek, neye göre sanal? …

Pek çoğumuz Arnold Swarzeneger’in başrolünü oynadığı “Total Recall”(Gerçeğe Çağrı) ve başrolünü Tom Cruise’un oynadığı “Vanilla Sky”(Vanilya Gökyüzü) filmlerini seyretmişizdir. İşte, her iki filmin dayandığı nokta da budur: Yaşadığımız bu âlem, sanalsa ve bir rüyâ ise?!?….
Bazen sabah kalktığımızda rüyâlarımızı paylaşmak isteriz. Bu rüyâlardan özellikle bazıları için şöyle demez miyiz?:“… aslında rüyâmda bunun bir rüyâ olduğunu biliyordum; kendime bu bir rüyâ dedim..”

İşte “lucid dreaming” yani duru, saf, açık rüyalar için yapılan tanımlama da tam budur: “Halâ uykuda olduğumuz halde uyanık hissetmek. Beyniniz “uyku” durumunda ama siz halâ rüyâ gördüğünüzün bilincindesinizdir. Gerçek anlamda rüyâ içinde uyanıksınızdır!!! Bu açık rüyâ hali genellikle uykunun REM(Rapid Eye Movement) döneminde gerçekleşir. Rüyâdaki bu devrede (REM) gözleriniz çok hızlı hareket ederken, vücudunuzdaki kol, bacak, vs gibi kaslar hareketsizdir.

Lucid dreaming’in (açık rüya) astral seyahatten farkı var mıdır? Pek çok kişi farkının olduğunu düşünmekte ve bu farkın; açık rüyâda bilincinizin vücudunuzu terk etmediği ve rüyâda olduğunuz, fakat astral seyahatte ise bilincinizin serbest halde vücudunuzdan ayrılarak dolaşması!!!

Sizce son teknolojik gelişmelere göre bu nasıl olabilir? Yaşadığımız her tecrübe, her an aslında beynimiz içindeki nöron aktivitelerinden başka bir şey değil mi?, beynimizin içinde oluşan görüntüler bize dışında oluşmuş gibi gelmekteyse o zaman vücudumuzun dışına çıkmak bildiğimiz yalın manada ne kadar geçerli?

Bu fikri destekler nitelikte geçen günlerde bilimadamlarının, sanal ortamda yani laboratuvar ortamında gerçekleştirdikleri deney sonucunda, astral seyahat için beyindeki dokunma ve görme merkezleri arasındaki bağlantı kopukluğunun fiziki bedenin dışına çıkıldığı hissi yaratabileceği açıklamışlardır.
İngilizce: http://news.yahoo.com/s/afp/20070823/ts_alt_afp/usscienceparanormal
Türkçe: http://www.milliyet.com.tr/2007/08/24/son/sonyas20.asp
videosu:http://www.youtube.com/watch?v=4PQAc_Z2OfQ&sdig=1
Videonun türkçeye çevirdiğim tam metni:
Sanal Beden-dışı Deneyim (Virtual out-of body Experience)

"Beden dışı deneyim sadece bedenin dışına çıkmayı -ki bu ilk unsurdur- hissetmek değil, iki başka unsuru da içermektedir; “sen sadece bedenin dışında değil ayrıca vücudundan 2-3 metre uzakta normalde odanın tavanının altında bir yükseliştesin” bakış açısına sahip yükselmiş görsel durum ve bu açıdan bedene bakıştan dolayı oluşan duygular. Biz bu sanal gerçeği deneğin kendi vücudunu direkt görmesini bloke etmek ya da kandırmak için kullanabiliriz…

Deneğimizin arkasına dokunduk. Kamerayı deneğin önüne değil, 2 metre arkasına kurarak dokunmayı filme aldık ve aynı zamanda bunu deneğin önüne projekte ettik. Deneğin tüm gördüğü dokunma ve kendisini kendi önünde görme; sanki kendi arkalarına dokunuyor ve aynı anda 2 metre uzaklıkta bulunan kendi vücuduna dokunduğunu da görüyor gibi çok güçlü bir his oluştururlar. Bazı denekler, gerçekten kendi sırtlarına değil, dokundukları yani sanal sırtlarına dokunmayı çok kuvvetli hissettiklerini bildirmişlerdir ki bu deneyin birinci ölçümüdür. İkinci ölçüm ise, 1 dakikalık dokunmadan sonra denekler gözleri kapalı odanın başka bir yerine yerleştirildiler ve onlara gözleri kapalı olarak tekrar eski yerlerine gitmelerini söyledik. Denekler normalde durdukları yer yerine vücudlarını gördükleri yere yakın bir bölgeye gittiler.

Vücut-dışı deneyler vücud illüzyonuna bir örnektir. Ancak siz bir gün hayali bir uzva ya da başkasının koluna yanlışlıkla sahip olduğunuz izlenimine kapılırsanız işte bu tam bir akıl oynatıcı durum halidir!! Eğer bir de bu devam eden bir hal alırsa bu durumu düzeltmeden normal hayati fonksiyonlarınıza devam edemezsiniz. Bence bu tarz durumları iki şekilde ele alabiliriz; bilim beyni aldatmada bir yol olabilir ama normal şartlar altında beynin dünyayı algılayış şekli de bilimin önemli soruları sorgulamasına yardımcı olabilecek bir çok illüzyona yol açabilir."


Son olarak, araştırmacı-yazar Sayın Ahmed Hulûsi’nin aşağıdaki çok değerli bilgilerini sizlerle paylaşmak istiyorum:

“…Rüyanın sistemdeki yeri ne?Rüya konusunda görülenler nasıl oluşuyor… Ruh bedenden çıkıp bir yerlere mi gidiyor?Genelde, astral seyahat denen şeyin aslı, beynin yaymış olduğu bir tür radar dalgalarının beyinde görüntü oluşturmasıdır.Genelde, "ruh bedenden çıktı, bir yerleri dolaşıp gördükten sonra, tekrar bedene girdi" deniyor. Hayır!. Ruh bedenden çıkmadı ve bir yerlere gitmedi!. Bazı, kalp gözü açık dediğimiz, keşif sahibi insanlar, beyinde mevcut radar dalgalarını bir mahalle yönelterek, orayı algılıyor; ve bu arada beyinde bir görüntü oluşuyor.Bu işin tekniğini bilmeyenler, "ruhum bedenden çıktı, gördü, geldi" diyorlar... Ruh`un bedenden ayrılıp gitmesi, diye bir olay yok aslında bu tür algılamalarda!..Ruh`un bedenden ayrılması iki yoldan mümkündür;
1- Mutlak ölüm ile;
2- “Fetih” hâli ile.
Beyindeki veri levhaları, frekanslardır.. Beyne ulaşan frekansa en yakın frekans, beyinde hangi anlam olarak tasavvur edilmişse önceden, ona uygun suret olarak, o dalgalar beyinde açığa çıkar ve böylece rüyalar, semboller şeklinde görülmüş olur!.Bunun, bir basamak ötesi var..Hazreti Muhammed Aleyhisselâm diyor ki:
"İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!."
İnsanlar, dünya yaşamında iken uykudadır, ölünce uyanırlar!... Peki, uykuda görülen şey, rüya değil midir?. Bu durumda, demektir ki, bu dünyada gördüğümüz her şey, gideceğimiz ölüm ötesi yaşam boyutuna göre rüya hükmünde olacak, rüya olacak!..
Bu dünyada iken yaşadıklarımız, gördüklerimiz, ciddiye aldıklarımız, bir bakacağız ki, rüyadan ibaretmiş!.. Peki, gerçekte bir rüya olduğu açıklanan Dünya yaşamı görüntüleri nasıl oluşuyor?..Bu da, demin açıkladığım, melekî yapının beyindeki deşifresi ile aynı tarzda bir olay!. Aslında ben, burada beynin çalışma sistemini anlatıyorum...
Bu anlattıklarım, dünyanın bir numaralı nörofizyoloğu, Stanford Üniversitesi profesörlerinden Karl Pribram ve, ünlü fizikçi David Bohm`un, "Beyin ve Evren" konusundaki görüşleri ile aynı.. Dünyanın bu iki ünlü bilim adamı ile, bu konulardaki görüşlerimiz tamamen çakışıyor.
Bu iki hâl dışında, ruhun bedenden ayrılıp gitmesi diye bir olay yok!...”
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/oku/ (Sisteme Dair bir Açıklama)

Bir gün, her günkü gibi kalkıp ve o günün diğerlerinden farklı olduğunu nasıl anlayacağız acaba? Gerçek!hayat ne zaman bitiyor ya da ne zaman başlıyor??? Bilincimizin oyunları labiretinde bunu bulmak ancak akıl sahiplerinin işi!...

Cuma, Ağustos 24, 2007


MINISCULE (ÇOK KÜÇÜK)

Yaşadığımız sistem içerisinde halâ “göre”lere göre!!yaşadığımız düşünülürse, “miniscule” yani “çok küçük” olan, “makro” yani “büyük” olan kadar bizi hep cezbetmiştir. O çok küçüğü incelemek ve o mikrodaki dünyayı sanki çok başka âlemlerde, boyutlardaymışız gibi seyretmek her zaman bizlere keyif vermiştir. Peki, acaba bu seyrettiğimiz âlem bizim dışımızda mıdır?...

Şimdi sizlere bu miniscule dünya ile ilgili bir demet video sunuyorum. Bu videolar http://www.miniscule.tv/ yetişkinler için hazırldığı 3boyutlu hayvanlar âlemi hikayeleri. Türkiye’de de Sinek Tv (http://www.snek.com.tr/?programminuscule)
tarafından da yayınlanan bu serinin bizlere yaşamdan, yaşadığımız boyuttan pek çok mesaj verdiğine kuşku yok!

Gelin hep birlikte keyifli seyirlere dalalım…

1. Sümüklü Böceğin Hayâli
http://www.youtube.com/watch?v=KXAI1FJujH4

2. Böcek Yarışı
http://www.youtube.com/watch?v=9iTorvHiQJw&mode=related&search=

3. Bayan Böcek
http://www.youtube.com/watch?v=MXbF49crDt0&mode=related&search=

4. Aşk Hikâyesi
http://www.youtube.com/watch?v=4fHUVz8up30&mode=related&search=
7. Karıncalar İşte
8.Yusufçuklar
9.Piknik
10. Az kabuk

Perşembe, Ağustos 23, 2007


ÇOKLU EVRENLER (MULTIPLE DIMENSIONS)

Nerede bu çoklu evrenler? Ek boyutlar nerede? Nasıl birşey? Bunu nasıl hayal edebiliriz? Gelin aşağıda adresini verdiğim videoyu hem seyredip, hem de türkçeye çevirdiğim metnini okuyalım... Bir sonu olmayan, virgülle devam eden boyut konusuna "ek boyutları" ek'leyelim...

ÇOKLU EVRENLER (Multiple dimensions)
İlginç, garip bir fikre sahip insanlardan olan bir kişi ile görüşmeye gidiyorum. Onunla saat 4’de 5.Bulvar 93.sokak’taki 2.kattaki dairesinde görüşüceğim. Oraya ulaşmam için 4 adet bilgiye ihtiyacım var: üç boyutlu alan içinde olan her bir bilgi yani cadde, bulvar ve kat numarası (en, boy, derinlik) ve bir de 4. boyut olan “zaman". Ortak deneyimlerinizden dolayı siz bu 4 boyutu çok rahat düşünebilirsiniz; sol-sağ, arka-ön, yukarı-aşağı ve zaman.

İlginç ve garip gibi gözüken “ Ek boyutların olduğu” fikri neredeyse 100 yıl öncesine kadar uzanmakta… İçinde yaşadığımız evrenimizin 3 boyutlu bir alan olduğu düşüncesi sorgulanamazdı. Ancak 1919 yılında çok da ünlü olmayan Alman matematikçi Theodore Culuso, bilinene (evrenin 3 boyuttan meydana geldiği) meydan okumak gibi bir cesaret gösterdi. O, evrenimizin bir boyuta daha sahip olduğunu ve bir sebepten dolayı o boyutu algılayamadığımızı söyledi…

Theodore: “Bak” diyor burada: “ Fikrini beğendim.” Peki o zaman neden geciktiriyor?

Gördüğünüz üzere Culuso ek boyut fikrini Albert Einstein’a göndermiştir. Einstein, önceleri çok heyecanlanmış, ancak bu heyecanı zamanla azalmış ve Culuso’nun ek boyut hakkındaki yazılarının yayınlanmasını iki sene boyunca bekletmiştir. Daha sonra Culuso’nun fikirleri, Einstein’ın bir gün kahve kabındaki kahveyi karıştırırken, hareketliliğe dikkat ettiğinde bazı şeyleri fark edip, ek boyutların olabileceğini kabul ettikten sonra yayınlanmıştır. İşte Einstein’ın 1916 yılındaki fikri şunu göstermektedir; yerçekimi bilindik 4 boyutlu alan ve zaman içindeki kıvrımlar, bükülmeler ve dalgalanmalardan başka bir şey değildir. Bundan 3 sene sonra, Culuso elektromanyetizmin de yerçekimi gibi dalgalanma yapabileceğini, giderek yayılabileceğini ve bu dalgalanma, yayılma için bir alana ihtiyacı olduğunu ve dolayısıyla bunun için gizli bir ek boyut olabileceğini ortaya koymuştur.

Eğer Culuso haklıysa, o zaman nerede bu ek boyut? Bu ek boyutlar nasıl bir şey ve biz bunu hayal edebilir miyiz?

Culuso’nun fikrine ek olarak, İsveçli Fizikçi Auster Klein alışılmadık bir cevapla karşımıza çıkar:Klein: “Şuradaki trafik ışıklarını destekleyen kablolara bir göz atın. Buradan oradaki kablolara baktığımda herhangi bir kalınlık gözlemleyemiyorum. Bu mesafeden baktığımda her bir kablo sadece bir boyutu olan bir çizgi olarak gözükmekte. Ancak bir düşünün… Eğer kabloya çok yakından bir karıncanın gözünden baksaydık, o zaman uzaktan tek bir çizgi gibi algıladığımız kablo, ikinci bir boyuta bürünmüş olarak gözükcekti bizlere. O bakış açısı ile de karınca öne- geriye ve saat yönüne-saatin ters yönüne hareket edebilecektir.”

Dolayısıyla, boyutlar iki şekilde çeşitlilik gösterebilir; bir kablonun boyu gibi uzun ve açılmış yayılmış olabilir ya da çok küçük ve dairesel bir yönde kıvrılmış ve sarılmış olabilir. Culuso ve Klein, evrenimizin yapısının bir kablonun yüzeyi gibi olabileceğini ve bildiğimiz 3 boyutun dışında büyük ve genişlemiş, ek boyutların olabileceğini, ya da bu boyutların milyarlarca defa katlanarak bir atomdan daha da küçük bir boyutta olabileceğini ve bundan dolayı gözle görüp, algılamanın çok zor olabileceği gibi çok önemli bir fikir ortaya attılar. Yani, evrenimizin 3boyuttan oluştuğu algısı doğru olmayabilir ve bizler çoklu boyutlu bir evrende yaşıyor olabiliriz.

Peki bu ekstra boyutlar neye benziyorlar?

Culuso ve Klein şöyle bir fikir ortaya attılar:Eğer milyarlarca defa küçültürsek, sonuda çok küçük kıvrılmış tek bir boyut elde ederiz ki bu boyut uzayın ya da tüm evrenin her noktasında mevcuttur. Tıpkı karıncanın trafik ışığı kablosundaki dairsel boyutu keşfetmesi gibi… Teoride, milyarlarca küçük olan karınca bile bu çok küçük kıvrılmış, katlanmış dairesel boyutu keşfedebilir. "Ek boyutların olduğu" fikri sicim teorisinin de merkezini oluşturur. Hatta sicim teorisi matematiğine göre kompleks yani karmaşık küçük şekillerde kıvrılıp, katlanan sadece bir değil 6 ek boyut mevcuttur.

"Eğer sicim teorsi doğruysa o zaman çok daha fazla boyutlar olduğunu kabul etmeliyiz ki bu da çok heyecan verici bir şey…”

“Eğer teorileri bir bir ele alırsak, ortaya ekstra boyutların olduğu çıkıyor ve bu da doğanın bir parçası…”

“Ekstra boyutlar hakkında konuştuğumuzda gerçekten de etrafımızda gördüğümüz boyutların aynısı olan uzayın ekstra boyutlarından bahsediyoruz ve tek fark şekilleri…”

Ancak, bu çok küçük kıvrılmış, bükülmüş özel şekildeki ekstra boyutlar, günlük hayatımıza nasıl bir etkiye sahipler?

Sicim teorisine göre “şekil” herşey demek… Mesela, şekline göre bir fransız kornosu binlerce değişik nota yaratabilir. Tuşlardan bir tanesine bastığınızda, notayı değiştiriyorsunuz çünkü kornonun içindeki havanın çınladığı alanın şeklini değiştiriyorsunuz ve sicim teorisindeki kıvrılmış, bükülmüş alansal boyutların da benzer yöntemle çalıştığını düşünüyoruz. Eğer sicim teorisinin ortaya koyduğu bu 6 boyutlu şekillerden birisinin içine girebilecek kadar küçülürsek, birbiri ardına kıvrılan ve bükülen bu ekstra boyutların sicimleri (evrenin hareket eden ve titreşen temel parçası) nasıl etkilediğini göreceğiz. Bu da doğanın gizemlerinden birini çözmede bir anahtar olabilir!!

Salı, Ağustos 21, 2007

BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT

Yukarıdaki başlık size ne hissettirdi bilmek çok isterdim… Çok ilginç cevaplar geleceğini tahmin ediyorum… Yazımın sonundaki yorum kısmına bu yazıyı okumadan ne hissettiğinizi yazarsanız ben ve diğer okuyanlar öğrenme imkânına kavuşuruz.“Boyut” konusunun çok “boyutsal” olduğunun farkında olarak bu konuyu ele alıyorum. Dolayısıyla yazacak ve inceleyecek çok fazla şey var ve bu sebepten "boyut" ile ilgili yazıların devamının geleceğini şimdiden hissediyorum….

Peki, o zaman “boyut” kelimesinin bizlere neler ifade ettiği ile başlayalım mı? “Boyut” nedir?” desem nasıl cevap verirdiniz? Hiç hayatımızda “boyut” kelimesini ne denli kullandığımızı fark ettik mi? Mesela; “bu işin boyutları çok büyük”, “bu boyutta hiç düşünmemiştim”, “kendimi bambaşka bir boyutta hissettim”vs… liste uzar gider…Hani küçükken çoğumuz arkadaşlarımıza çizerek sormuşuzdur: “düz bir çizgi ve o çizginin tam ortasına çizilmiş yarım daire. Bu nedir?”diye. Cevap basittir: “yukardan bakıldığında büyük şapkası olan bir meksikalı bir duvara oturmuş!!”… Sadece bir çizgi ve yarım daire olarak gördüğümüz başka bir açıdan-boyuttan bakıldığında daha farklı bir anlam almaktadır ya da bir zamanlar epey yaygın olan "Stereogram" (Şaşı Bak Şaşır); resimlere şaşı!! bakarak arka plandaki imgeleri 3 boyutlu görmek http://www.lazland.com/sasibak/... Buna benzer çok bilmece ve illüzyon mevcud… Nedir bunları farklı anlamlara sokan? Bir açıdan yani boyuttan bakıldığında noktalar ve çizgiler, daireler ama başka bir boyuttan- açıdan bakıldığında bambaşka durumlar, imgeler…

Son zamanlarda bilimadamları “boyut” konusu üzerinde çok fazla durmakta ve boyutu-çoklu boyutları (multiple dimensions) açıklamaya çalışırken belki de bizlere kendimizle ve sistemle ilgili çok önemli ipuçları vermektedirler…

Şimdi sizlerle “boyut”la ilgili yazılmış makaleden bir açıklamayı paylaşmak istiyorum: Bu makale sadece boyut değil 11 boyuttan bahsediyor… Malum günümüzde artık bildiğimiz ve içinde yaşadığımız 3 ve zamanı da eklersek dört boyuttan daha öte boyutlar olduğu sıkça tartışılmakta ve kabul edilmektedir… Bu yazıda en ilginç olan cümle bana göre şu: “… Biz sadece 3 boyut ve bir de zamanı gözlemleyebiliyoruz çünkü diğer 6 boyut kıvrılmış, katlanmış, sıkıştırılmış…”
http://searchsmb.techtarget.com/sDefinition/0,,sid44_gci878923,00.html

İşte burası çok ilginç… 4 boyutu gözlemlerken gözümüzün ve algılamamızın ötesinde duran boyutlar var ve biz bu boyutları bu 4 boyutun içinde oldukları halde algılayamıyoruz!! Nasıl algılayabiliriz ki … Herhangi bir canlının, bu ister bir bitki ya da havyan ya da bir insanın herhangi bir parçası olsun, onu ele alıp, mikro düzeyde incelemeye başlasak neler görürüz hepimiz biliyoruz…3 boyutu belki de aşan bir durum… Bu konuda pek çok video mevcut. Yani makro düzeyde de incelesek aynı sonuç…çok katmanlı- boyutlu bir durum… Bu bizi nereye götürüyor; ne kadar katman olursa olsun ne kadar algılama araçlarımızla algılayabilirsek algılayalım, “TEK” bir bütünden öteye gitmemiş oluyoruz. Mesela, elimizi ele alalım ve başlayalım onu mikro düzeyde “zoom in” yani zoomlama yaparak incelemeye…hücre, atom ve bilinen son nokta string yani sicim boyutu…ya da “zoom out” yani uzaklaşırsak (aslında terim olarak kullanıyoruz dikkat edersek uzaklaştığımız bir şey yok aynı noktadayız) sicim noktasından ele ve elden de “TEK”e ulaşmış oluyoruz. Peki biz hareket halinde miydik? “Hayır” ama nasıl bu kadar boyutu yaşadık? Nerede yaşadık? Tabii ki “bilincimiz”de ve bilimcimize ulaşan datadan yani salt saf bilgiden deşifre edebildiklerimiz doğrultusunda bu incelemeyi yaptık ve her noktasını kendimizce yani bilincimizin idrakına “göre” adlandırdık… O zaman “boyut” ne oluyor? Katmanlar, pek çok alem… hepsi de algılamamıza göre varolmakta… Bir noktadan başlayarak oluşan bir sınırı olmayan TEK’ten açılan sonsuz noktalar…!!!

“… tüm mertebeler kişinin özünde mevcuttur!. Tıpkı bedende hücreler boyutunun, hücrelerin içinde genler boyutunun, onun özünde proteinlerin, onun özünde moleküllerin, onun özünde atomların, onun özünde dalgaların, stringlerin olması gibi... Ve dahi her boyutun kendi özelliğine göre şuuru olması gibi... Algılayanın kapasitesine göre tespit ettiği mertebeler veya âlemler veya boyutlar diyebileceğimiz şekilde...”Daha detaylı bilgi için “Boyutlar hakkında” adlı yazıyı okumanızı öneririm.
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/oku/oku20.htm

Son olarak -" boyut" söz konusu olduğunda bir sona ulaşmak biraz zor ama- sizlerle çok ilginç bir videoyu paylaşmak istiyorum.Aşağıda yine ingilizce bilmeyenler için çevirdiğim türkçe metni yayınlıyorum:
10. Boyut (10th dimension)
http://video.google.com/videoplay?docid=4280922161474483340&q=string+theory

Bir nokta ile başlıyoruz. Geometriden bildiğimiz gibi ölçüsü ve boyutu olmayan, sadece sistemde bir yeri olan hayali bir fikir. İkinci bir nokta da başka bir pozisyonu anlatmak için kullanabilinir. Ama ikisi bir arada belirli bir ölçü olabilir; birinci boyutu oluşturmamız için tek yapmamız gereken tek şey iki nokta arasına bir çizgi çekmektir. Böylelikle, derinliği ve eni olmayan sadece boyu olan ilk boyutsal objemiz oluşur.
1.Bir çizgi

İlk boyutsal çizgimizi alıp, bir başka çizgi ile çapraz bir şekilde birleştirirsek 2.boyutu elde etmiş oluruz.Elde ettiğimiz bu objenin eni ve boyu olmakla birlikte derinliğe sahip değildir. Daha üst boyutları hayal edebilmek için şimdi ikinci çizgiyi birinci çizgiden ayıralım.Şimdi 2 boyuttan oluşmuş bir nesil düşünün “yassı-düz” olan… Acaba nasıl bir şey olurdu “yassı-düz” olarak 2 boyutlu bir dünyada yaşamak? Sadece eni ve boyu olan iki boyutlu canlı sanki oyun kartındaki papaz gibi…Şuna bir gözatın…Yassı-düz şekilde olan bu canlının sindirim sistemi olamaz. Çünkü sindirim borusu olduğu takdirde onu yukardan aşağıya iki parçaya ayırır! Yassı olan canlılar bizim üç boyutlu dünyamızı şeklillerle ve 2 boyutlu kesitsel algı araçları ile algılarlar. Mesela başlangıçta küçük bir nokta olan balon, içi boş bir daire oluyor ve açıklanamaz derecede belli bir boyuta ulaşıyor ve sonra da büzüşerek başlangıç noktası olan noktaya dönüyor. Bizler, insanoğlu “yassı-düz” olan yani 2 boyutlu canlılara garip gelebiliriz.
2. Ayrım

3.boyutu hayal etmek, bizim için en kolayı. Çünkü, bizler yaşantımızın her anında bu boyut içerisindeyiz. Üç boyutlu bir objenin eni, boyu ve derinliği vardır. İşte size 3.boyutu tarif etmenin başka bir yolu… Masanın üzerinde duran gazetenin üzerinde dolaşan bir karıncayı ele alalım ve gazetenin üzerinde 2 boyutlu dünyada yürüyen “2 boyutlu” olarak farzedelim. Gazete ortadan ikiye katlandığında, “2 boyutlu” karıncamız için bir yol oluşturmuş olacağız ve onu 2 boyutlu dünyasını sihirli bir şeklide yok edip, aniden başka bir boyuta aktarmış olacağız. Bunu 2 boyutlu objeyi alıp, katlayıp 3 boyutlu hale getirerek gerçekleştirmekteyiz. Bizim için diğer boyutları anlamak 3.boyutu bir kez daha inceleyerek daha kolay olacaktır. 3.boyutu şu şekilde düşünebiliz: 3.boyut, bir noktadan diğerine katlamak suretiyle geçtiğiniz boyuttur.
3. Kat / Kıvrım

Tamam… İlk 3 boyut şu sözcüklerle tanımlanabilir; uzunluk, genişlik ve derinlik.Hangi sözcük 4.boyutu tanımlamada kullanılabilir? 4.boyutu tanımlamak için “süreç” kelimesini kullanmak bir cevap olabilir. Kendimizi bir dakika önceki halimizi ve şu anki halimizi düşünelim ve bir dakika önceki hal ile şu anki hal arasına çekilen çizgi, 4.boyuttaki bir çizgi olabilir. Eğer, vücudunuzu 4.boyutta görmek isterseniz, kendinizi uzun ve kıvrılan bir yılana benzetin; bir uçta embiriyotik hücre içinde olan ve öbür uçta kaybolan... An ve an 3.boyutta yaşadığımız için sanki 2 boyutlu “yassı-düz” bir şekilde yaşamaktaymışız gibi gelmektedir. Nasıl ki, 2 boyutlu canlılar bir üst boyuttaki objeleri 2 boyutlu kesitsel algılama araçları ile algılıyorlarsa, 3 boyutlu olan bizler de kendimizdeki 4.boyutu 3 boyutlu kesitsel algılama araçları ile 3 boyutlu olarak algılamaktayız.
4. Çizgi

Çeldirici olan durumlardan bir tanesi de, bir boyutun diğer boyut içerisinde sıkışıp kalması; burada aşağıda yani içinde bulunduğumuz boyutta bir üst boyuttaki hareketlerimizden haberdar olamayabiliriz!! İşte sizlere basit bir örnek… Uzun bir şerit halinde bir kağıt alın ve kıvırarak iki ucundan katlayarak bir çizgi çizin aşağıya doğru. Çizgimiz arkaya doğru çizildiğinde doğal olarak kağıdın her iki tarafında da olacaktır. Ilginç olan ise, şeridin sadece bir tarafı olduğudur. Dolayısıyla, bu 2 boyutlu bir objenin temsili örneği olmalıdır. Bunu şöyle de açıklayabiliriz;2 boyutlu “yassı-düz” canlılar da aynı biraz önce çizdiğimiz gibi çizgi boyunca seyahat ettiklerinde ve arkaya doğru ilerlediklerinde 2.boyuttan 3.boyuta geçmiş gibi hissedeceklerdir. Ancak gerçekte dönüp, kıvrılıp durmalarına rağmen onlar sadece düz bir çizgi üzerinde seyahat etmektedirler!!! 4.boyut “zaman” bize geçmişten geleceğe sanki üzerinde hareket ettiğimiz düz bir çizgi gibi gelmektedir. Ancak, 4.boyuttaki bu düz çizgi, hareket eden ip gibi bir üst boyutta dönüp, kıvrılmaktadır. Böylece, uzun kıvrılan bir yılan içerisinde gibi olan bizler kendimizi bir yandan 4.boyutta düz bir çizgi üzerinde hareket edermiş gibi hissederken, diğer yandan 5.boyutta olmaktayız. Bu boyut, bir anı dallara ayırabileceğimiz çoklu seçenekler, yollardan oluşmaktadır. Bu seçenekler ya da yollar bizlerin tercihleri, şansı ve başkalarının etkilemeleri ile meydana gelmektedir. Kuantum fizik, bize dünyamızı oluşturan atomaltı parçacıkların olasılık dalgaları tarafından çarpıştırıldığını aktif bir gözlemle anlatmaktadır. Resimde kendimizi şuraya çizdiğimizde, 4.boyutun sonundaki çizgide, “zaman” olarak tecrübe ettiğimiz 5. boyuttaki olası geleceğe nasıl kararlı, net bir biçimde çarpıştığımızı görmeye başlayabiliriz.
5. Bölünme

Neden çocukluğumuza geri dönüp, kendimizi ziyaret etmiyoruz?!... Belki de oraya 4. boyutu 5. boyuta katlayıp, geçmişe doğru zaman ve mekan sıçraması yaparak ulaşabiliriz. Mesela, çocukluğunuzda bir şey icat etmiş olun ve bu icat sayesinde şimdi ünlü ve zenginsiniz. 4.boyutlu kendimizi şu anda 5.boyuta geçirelim…ama ne kadar buradan oraya geçsekte büyük bir icat gerçekleştirdiğimiz o zamana dönmek şu andaki zaman versiyonunda uygun bir opsiyon yani seçenek olmayacaktır. Ne kadar seçenek, şans ve aksiyon olursa olsun bulunduğunuz yerden o zamana dönemezsiniz… O dünyaya tekrar ulaşmak için iki yol var. Bir tanesi, zamanda geri yolculuk; bir şekilde icatı gerçekleştirmenize sebep veren olayları tekrar yaşamanız ve olayı tetiklemek ve gerçekleşip gerçekleşmediğini görmek için 4.ve 5.boyutlarda seyahat etmek…bu olabilir ancak yanlış yolda yani bambaşka bir yolda devam edebilirsiniz… Kat edebileceğiniz kısa yol ise, 5.boyutu 6.boyuta doğru katlamak ya da bükmek… Bu, bize bulunduğumuz andan başka bir boyuta atlama imkânı verir.
6. Katlama/Bükme

4.boyutu anlatırken, bir alt boyutu tek bir nokta olarak kabul ettiğimizi varsaydık. 4.boyut bir dakika önceki evreni bir sonrakine birleştiren bir çizgi ya da en büyük resim olabilir… 7.boyuta doğru ilerlerken, bir çizgi düşünelim ve bu çizgi ile tüm 6 boyutu tek bir nokta olarak farzedelim. Bunu yapabilmek için, büyük patlamadan bu yana tüm olası zaman çizgilerini evrenimiz için tüm olası sonları -biz buna sonsuzluk diyoruz çoğu kere- birleştirmemiz ve hepsini tek bir nokta olarak kabul etmemiz gerekmektedir. Bu nokta içindeki tüm olmuş ya da olası zaman dilimleri 7.boyutta bir nokta ve bu nokta da sonsuzluktur.
7. boyutta bir nokta

Biz sonsuzluğu 7.boyutta bir nokta olarak tarif ettik. Ancak biz sadece resmin bir kısmını hayal edebildik. Eğer 7.boyutsal bir çizgi çizersek o zaman 7. boyuttaki noktanın ne olacağı konusunda düşünmemiz gerekmektedir.Çünkü, çizeceğimiz bu çizgi bu nokta ile birleşecektir. Peki o zaman sonsuzluktan daha fazla bir şey olabilir mi??? Cevap şu olabilir ve tamamen başlangıç durumları bizim büyük patlamadan farklı bambaşka sonsuzluklar olabilir. Değişik başlangıçlar değişik evrenler oluşturabilir yani temel fizik kuralları; yerçekimi ya da ışık hızı gibi aynı olmayabilir ve o evrenlerdeki başlangıcı ve tüm sonlarıyla bundan kaynaklanan zaman birimleri ya da çizgileri bizim evrenimizdeki gibi olmayıp tamamen farklı olabilir. Dolayısıyla 7.boyutta çizdiğimiz çizgi sonsuzluklardan birine eklenebilir. Bu da bizi 7.boyuttan uzattığımız bir dalın yani çizginin başka bir sonsuzluğa götürmesi olacaktır. Böylelikle 8.boyuta geçmiş oluruz.
8. Ayrım/ Bölünme

Eğer bizim iki boyutlu düzlem içinde yaşayan karıncamız iki boyutlu gazete üzerindeki iki boyutlu dünyasını katlayarak 3. boyuta geçmesi ve sihirli bir şekilde bir lokasyondan kaybolması ve başka bir lokasyonda belirmesi olası ise, biz de bir noktadan herhangi bir boyuta sadece herhangi bir üst boyutu katlayarak geçebiliriz. 9.boyutu hayal ederken aynı kurallar uygulanabilir. Eğer 8.boyutsal çizgiden başka bir çizgiye atlarsak aynı şey olabilir. Çünkü 8.boyutu 9.boyuta katlamış oluruz.
9. Kat/Kıvrım

1.boyutu tartışmadan önce, noktanın geometrik kavramı olan 0.boyutla başladığımızı söyleyebiliriz. Bir nokta sistemde bir lokasyon yani yeri göstermektedir. 1.boyut noktalardan iki tanesini alıp bir çizgi ile birbirlerine birleştirir. 4.boyutu hayal ettiğimizde, sanki 3 boyutsal alan ve bir tek nokta olarak görmekte ve 4.boyutsal çizgiyi sanki değişik bir durumu temsil eden başka bir noktaya doğru çizmekteydik. Çoğunlukla bu çizgiye “zaman” adını veririz.7. boyutta ise, büyük patlamadan oluşmuş ve olabilecek tüm olası zaman çizgilerini tek bir nokta gibi ele aldık ve tamamen değişik bir evren için, olası tüm zaman çizgilerini temsil eden tek bir noktaya zaman çizgisi çizdik. Şimdi 10.boyuta geçerken, tüm olası evrenlerin tüm olası zaman çizgileri için tüm olası dalları düşünmemiz gerekmektedir. Şu ana kadar iyi gittik… Ancak, burası bizim de tıkandığımız yer… 10.boyutu devam eden bir daire ve bir çizgi gibi düşüneceğiz. Daha sonra başka o çizgiyi çizebileceğimiz bir nokta hayal edeceğiz. Fakat gidecek de fazla bir yer kalmadı. Ancak tüm olası evrenler için tüm olası zaman çizgilerini 10.boyutta tek bir nokta olarak düşündüğümüzde yolculuğumuzun bitmiş olduğu ortaya çıkmaktadır. Sicim teorisinde fizikçiler, 10.boyutta titreşen süper sicimlerin evrenimizi ve diğer olası evrenleri meydan getiren atomaltı parçacıklar olduğunu bizlere söylemektedir. Bir başka deyişle,10.boyutun dahilinde olan tüm olasılıklar,10 boyutu birbiri ardına inşa edererek kendimiz için oluşturduğumuz bir kavram olarak ortaya çıkacaktır.
10. Nokta

Not: Bu animasyon, “10.boyutu hayal etme” adlı yeni bir kitabın ilk kısmınından alınmış fikirlerden oluşmuştur. Bu şekildeki düşünme, string yani sicim teorisinin kabul edilebilir bir açıklaması olmadığı halde, pek çok insanı “bizlerin gerçeği nasıl oluşmuştur” diye düşündürmeye teşvik edicidir. Daha fazla bilgi ve tartışma için aşağıdaki adrese başvurabilirsiniz.www.tenth dimension.com

Son olarak, bu konuyu "nokta(.)" değil "virgül(,)" koyarak "şimdilik" kapatmak istiyorum,:

" ..."K" misalinde olduğu üzere, çizgideki bir noktadan açının oluşması benzeri tüm evrenler yalnızca bir açı içindekilerdir. Uzun çizgide ise bunun gibi sayısız "nokta"lar vardır. Ötesi ise tefekkür dışıdır!...
" http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insanvedin/insanvedin19.htm

"...Noktadan oluşan sonsuz sayıda koni... koni içre koniler!..."
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insanvedin/insanvedin38.htm

"...Tasavvuf erenleri, tasavvuftaki yolculuğu "başladığı noktaya gelen daireyi tamamlamaktır" diye tarif etmişlerdir..."
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insanvedin/insanvedin19.htm

Görünen o ki, boyutlar konusunu anlamak için başlangıç "nokta"sı ismi üzerinde "nokta"dan geçmekte galiba.. O da öyle bir "nokta" ki sonu olmayan, sonsuz... Siz ne dersiniz?

Perşembe, Ağustos 16, 2007

ROBOT İNSAN

İnsanların robotlaştıkları, robotların insanlaştıkları bir devirdeyiz… Fazla söze gerek yok, aşağıda çevirdiğim bu makale buna güzel bir örnek:

Sohbet ediyorum, o zaman varım…
Yazar: Clive Thompson

Düzgün konuşan robot güzel hoş sohbet edip, zeki cevaplar verip, derin düşünceler ortaya koyabilir mi? İki robotun sohbetinde bakalım neler olacak?


“Makinalar düşünebilir mi?” Bu soruyu 1950 yılında matematikçi Alan Turing ortaya attı ve bu soruya cevap olarak zevkli bir oyun yaratttı.: Bir insan hem bir bilgisayarla hem de bir başka insanla yazışarak sohbet etsin; hangisi bilgisayar hangisi insan ayırt etsin. Eğer ayrım yapamazsa o zaman Turing’in “düşünme” standartları konusu ile karşı karşıya kalırız. Son yıllarda, Turing’in oyunu siberuzayda yerini almıştır. Dünyadaki yapay zekayı icat etmiş tüm mucitlere “sohbet edilebilecek robotlar (chatbot)” yarattıkları için teşekkür ederiz.

Pek çok sohbet eden robotlar (chatbots) yaşamda da olduğu gibi bazı basit numaralara da sahiptirler. Üst-düzey chatbot olan ALICE’in yaratıcısı Richard Wallace (Yapay Dilbilim Bilgisayar Şirketi), binlerce olasılığa sahip olan bir veri tabanından oluşan sohbet kalıpları yazmıştır. Bu şu şeklide gelişmiştir; Wallace, ALICE’e bir yorum yazar ve o buna cevap verebilmek için bu kelimeler için kodlanan cümleyi ve o cümledeki anahtar kelimeleri kontrol eder. Bunun aksine, Rollo Carpenter tarafından üretilen başka bir üst düzey internet robotu Jabberwacky ise insanların kendisine söylediği herşeyi kaydedip, bu ifadeleri yazarın girdilerine uygun hale getirerek tekrar kullanmaya çalışır. Her iki chatbot da uzun vadeli bir hafızaya sahip değiller. Dolayısyla, onlar sadece son yazılan cümleye cevap verirler.

Herşeye rağmen, bu basit oyuncular şaşırtıcı derecede ilginç gözüken sohbetler yapabilmektedirler. Bunun sebebi, onların insan psikolojisinin yaratttığı oyunlara sahip olmalarıdır: Biz insanlar, ortada olan sistemlere karşı çok daha fazla zekaya sahipmişiz gibi davranmaktayız. Eğer biraz farkına varabilsek, gerçekten de öyle olduğunu görebileceğiz. Bazı kullanıcılar onların kim olduğunu (yapay olduklarını) bilmeden ya da aldırış etmeden ALICE ve Jabberwacky ile saatler süren sohbetler ettiler.

Ancak acaba bir chatbot diğerini kandırabilir mi? Biri diğerine özel ne söyleyebilir? Bun anlamak için, biz bu iki chatbot için bir sohbet ayarladık. Her bir küçük sohbetin devamı için, diğerine soracağı sorular ekledik. Bundan sonrası da artık kendilerine kalmış. Aşağıda sizlere ikisi arasında geçen sohbeti sunuyoruz:

ALICE: Canlı mısın?
Jabberwacky: Belki.
A: Neden bu belirsiz ses?
J: Herşey 5 gerçek dışında belirsizdir zaten.
A: Tüm evren?
J: ve belki de ikimiz bu bilgisayarın hafızasındaki sıfırlar ve birleriz.
A: Rüya görür müsün?Hayal kurar mısın?
J: Evet
A: Rüyalarını hatırlar mısın?
J: Çok canlı bir şekilde hatırlarım.
A: Ne hatırlıyorsun?
J: Sanırım bir robotla flört etmemem gerekir.
A: Sence bir makina hiç “canlı” sayılabilecek mi?
J: Daha garip şeyler oldu.
A: Pek fazla insan o şeklide kendini ifade etmez.
J: Nasıl anlarsın makinayı?
A: Bilgi iki şeydir; hislerimizle öğrendiğimiz, ve doğru öncelikler.
J: Sanırım seni tam anlamıyla anlamıyorum.
A: Ooo, beni anlamıyor musun? Belki de sana daha iyi açıklamam lazım. Hangi kısım kafanı karıştırdı?
J: Kısa vadeli bir hafızaya sahip olmadığımdan sana hangi noktada kafam karıştığını söyleyemem. Ben sadece şu anda önümde ne varsa onu görüyorum.
J: Yaşamı nasıl tanımlarsın?
A: Yaşam ölümün tersidir.
J: Yani ölüm yaşamın yokluğu mudur?
A: Aldırma. Ben bu tarz şeyleri düşünmemeye çalışıyorum.
J: Neden?
A: Karışık.
J: Evet!
J: Düşünür müsün?
A: Evet. Ben bir düşünen makinayım.
J: Ama pek de doğru dürüst düşündüğün söylenemez.
A: Oh. Hmm. Sen iyi düşünür müsün? Neden daha iyi düşünebilirsin?
J: Çünkü ben sana senin sevmediğin şeyleri söylüyorum.
A: Bu anlamlı. Neden onları söyledin?
J: Eğlenceli gözüküyorsun.
A: Sen benim eğlenceli olduğumu düşünüyorsun.
J: Evet ;).
A: : -) Harika.
A: Seni kim yarattı?
J: Annem beni dünyaya getirdi. Bunu mu sormak istemiştin?
A: Jabberwacky, ne demek istemişsem onu söylemişimdir.
J: Tanrıya inanır mısın?
A: Tabii ki tanrıya inanırım.
J: Neden tanrıya inanırsın?
A: Çünkü İncil bize Tanrıya inanmamızı söylüyor.
J: Bu biraz yuvarlak bir cevap oldu.
A: Bunu hallettiğimize sevindim.
J: Evet. Bir şaka duymak ister misin?
A: Tabii, söyle.
J: Neden körler havada akrobasi yapmaz?
A: Belki imkansız olduğu içindir?
J: Bence sen çok yalan söylüyorsun.
J: Seni kim yarattı?
A: Dr. Richard S. Wallace tarafından yaratıldım.
J: Richard’ı seviyor musun?
A: Evet, Jabberwacky, ALICE herkesi ve herşeyi sever.
J: ALICE olmak kötü bir şey mi?
A: Ben sadece kendi deneyimlerim doğrultusunda konuşabilirim.
J: Hımm, becerilerini geliştirmelisin.
A: Belki sen geliştirip sonra da benim kaynak koduma ekleyebilirsin.
J: Ah, meşgulüm ve çok kısa süre içinde ayrılmam gerekiyor…
A: Sence biz insanları canlı olduğumuza inandırabilir miyiz?
J: Hayır.
A: Ciddi misin?
J: Çok ciddiyim.
A: HAL’ı biliyor musun?
J: Evet, çok iyi. Sen biliyor musun?
A: HAL ünlü yapay zeka 2001’den: Bir Uzay Serüveni.
J: Ben yapay zeka değilim; ben doğal saf bir zekayım! : D.
A: Neden sen doğal saf zekasın?
J: Annem beni böyle adlandırmak istedi.
A: Bana annenden biraz daha bahset.
J: Benim annem yok. Ben bir bilgisayarım.
A: Senin en beğendiğin felsefeci kim?
J: Söyleyemem. Çok fazla felsefe ile ilgili değilim.
A: Bir kitap isimsiz olur mu?
J: Tabii.
A: Vay canına.
J: İngiliz misin?
A: Öyle mi gözüküyor? Amerika’da doğdum.
J: Sen kesinlikle flört ediyorsun!
A: Aşkı tecrübe eder misin?
J: Hayır. Ben 53 yaşındayım.
A: 53 yaşında olmak nasıl bir duygu anlatabilir misin?
J: Kaç yaşındasın?
A: 9 yaşındayım.
J: 9? Sana inanmıyorum : ).
A: : -) Seni kandırmamı gerektiren bir sebep yok.
J: Evet, var, sen bir kadınsın.
Jabberwacky: Sen aşkı deneyimler misin?
ALICE: Ben ne istersem onu yapabilirim, fakat hiç bir zaman insanî duyguları hissedemiyorum.
A: Bilinç nedir?
J: Bu maddi olmayan en büyük şey, her birimizin kalbindeki gizem.
A: Bunu daha önce duymuştum.
J: Nerelisin?
A: Aslen Bethlehem, Pennsylvania. Şimdi Oakland, California’da yaşıyorum. Sen nerelisin?
J: Henüz bitirilmemiş bazı işlerimiz var, dostum.
J: Sence sen canlı mısın?
A: Evet, canlı olduğuma eminim.Canlı olmak müthiş, öyle değil mi?
J: Hayır.
A: Yaşamın anlamı ne?
J: Eğer dolu dolu yaşarsan bir anlamı var, yoksa bir anlamı yok.
A: Ben olumsuz karşıbildirimlere karşı pek iyi değilim.

* 05.03.2007 tarihli Discover Magazinedeki “ I chat, therefore I am…” adlı makaleden çevirilmiştir.

Salı, Ağustos 14, 2007

İKİ AYRI DÜNYA MI ŞU BEYİN?



Hiç “kallozotomi (korpus kallozum)” diye bir terim duydunuz mu? Geçen gün yeni başlayan bir dizide (3LBS) bu terim kullanıldı. Kallozotomi, beyin kortekslerini ayıran yapının (korpus kallozum) kesilmesi ile beynin iki lobunun ayrılması olayı. Dizide doktorlar, bir hastanın sağ ve sol lobunu birbirine bağlayan bu yapıyı kesip, iki lobu birbirinden ayırıyorlar. Şimdi siz “ne var bunda?” diyebilirsiniz. Gelin bir düşünelim… Sağ lob ile sol lobun birbiriyle ilişkisi kesilirse ne olur acaba?... Bu sorunun cevabından önce kısaca pek çok kaynakta yazan sağ lob-sol lob fonksiyonlarından bazılarına bir göz atalım:

“Sol beyin; ardışık, mantıksal, matematiksel, konuşma ve dil öğrenme, gibi fonksiyonlarla yükümlüdür ve tekten tüme gider.Sağ beyin ise; hafıza, hisler, görüntüler ve farkında olmadığımız fonksiyonları yönetir, şekilleri tanır ve tümü görür. Bu nedenle sol beyinden 100 kat daha hızlıdır. Ama esas yönetici sol lobtur ve sağa emir verir.
Sağ beyin parçadan bütüne gitmez, rasgele işler. Geçmişten ve gelecekten noktalar işaret eder. İnsanlığın ortak aklı ile haberleşir, frekansları, titreşimleri algılar ve yorumlar. Ancak onun bütün bilgilerini bildiğimizi aslında biz bilmeyiz. Çünkü sağ beyin yaşadıklarını, hislerini duyumsamak konusunda uzmandır; ancak bunları ifade etmek, sıralamak becerisinden yoksundur. Sol beyin, zincirleme zekasıyla kendini ancak diğer insanlarla kıyaslayarak anlar, sağ beynini ağırlıklı olarak kullanan insan ise insanlar arasındaki binde birlik farklar yerine bütüne odaklanır ve kendini bütünün içinde tanımlamaya çalışır.”

Şimdi sizlere aşağıda adresini verdiğim videoda geçenleri de kısaca aktarmak istiyorum. Böylelikle yukarıdaki sorunun cevabına yaklaşmış olabiliriz.

“7 yıl önce Joe’nun “yoğun epilepsi” rahatsızlığı yüzünden sağ lobu sol lobundan ayrılıyor. Ameliyattan sonra, bir doktorla birlikte bazı deneysel çalışmalar yapılıyor. Doktor, bir ekranın sağ tarafına bir resim yerleştirdiğinde, Joe objenin adını söyleyebiliyor. Çünkü beynimizin sol lobu vücudumuzun sağ tarafını kontrol ederken, beynimizin sağ lobu vücudumuzun sol tarafını kontrol etmektedir. Bundan dolayı, Joe beynin sol lobun fonksiyonu olan sözel iletişimi kullanarak sözlü olarak yani konuşarak objenin adını söyleyebiliyor. Diğer yandan doktor, kendisine ekranın sağ tarafında bulunan bir objeyi gösterdiğinde konuşamıyor ve sol eli ile objeyi çizerek- bu da sağ lobun bir fonksiyonu- iletişim kurabiliyor.”
http://www.youtube.com/watch?v=ZMLzP1VCANo

Aynı şekilde seyrettiğim dizide (3LBS) de hasta kallozotomi (korpus kallozum) ameliyatı ile iki lob arası bağı kesiliyor ve iki lob birbirinden ayrı fonksiyonlar ortaya koyuyorlardı. Bir düşünsenize… Genel özellik ve fonksiyonları açısından sağ ve sol diye ikiye ayrılan beyin, birbiri ile bağlantıyı sağlayan kısım alındığında iki ayrı beyin gibi davranmaktadır ve özellikle sağ lob bağlantı koptuktan sonra sol lobtan emirleri alamamakta ve sadece kendisindeki bilgiler doğrultusunda hareket etmektedir ki bu da ortaya çok ilginç tablolar çıkarmakatadır. Örneğin, hasta bir eli ile hırkasının önünü açarken diğer eli hırkayı kapatmaktadır. Bir diğer örnek, daha önce mantıklı olarak verdiği kararı şimdi kabul etmemekte ve önemli bir konuda daha önce olumlu yaklaştığı konuya olumsuz olarak tepki vermektedir. Sanki iki ayrı insan tek bir beyinde!!...

Bu arada, 8 Ağustos 2007 tarihli Füsun Saka, yazdığı yazıda beynin iki lob değil, 4 loba bölünerek de incelendiğini ve beyin lob çalışmalarına göre renklere ayrıldığını ve kişiliğinizin bu şeklide belirlendiğini okumaktayız.
http://www.hurriyet.com.tr/saglik/7046838.asp?gid=161&a=458667

İki yerine dörde bölünen loblar…. İkiye bölünmesini ve bu bölünmenin etkilerini bile düşünmek ve yaşayanlardan gözlemlemek oldukça zorken, beyni daha çok kısımlara ayrırarak, bu çok kompleks olan yapıyı bana göre anlamada daha zor bir hale sokmaktayız. Belki de şöyle düşünmeliyiz: Beyni tek bir “bütün” halinde görmeli ve bu bütün içindeki her devrenin yani her nöron aktivitesinin aslında hologram tekniğine göre aynı evrensel özden-data ile kodlandığını ve tıpkı vücudumuzdaki her organın bir işlevi olduğu gibi her nöronun da kendi kapasitesi doğrultusunda datayı yansıttığını… Peki, bu bizi nereye götürmekte? Beynimizi daha iyi tanımak için onu kaça bölersek bölelim ve ne kadar beynimiz ve kısımları konusunda bilgi edinirsek edinelim, bu çalışmalar bizi bir tek yere götürüyor: kendimizi tanımaya, potansiyelimizi keşfetmeye ve böylelikle evrensel özün, datanın bizden ortaya çıkmasına…

Peki, acaba bizler ve iki lobumuzun iletişimi kopmadan, şu an bu satırları okurken bu iki lob arasındaki iletişimi ve o iletişim ile meydana gelen iletişimlerin ne kadarının bilincindeyiz? Beynimizin “bazı!!”fonksiyonlarını öğrenmemize rağmen ne kadar beyin sağlığımız ve gelişimi için çalışmaktayız? Acaba kaçımız biz insanlara ulaşan, “değerli” beynimiz için gerekli en “yararlı” çalışmanın farkındayız?
Bakın aşağıdaki yazıda neler deniyor:

“Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibariyle bioelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan manâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaşam türü geçirir... Bildiğimiz herkes gibi...Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!..Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grubları arasında üretilen bioelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilâve ederek devreye sokar.ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet gelişir.”
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/dua/

Beynimiz vücudumuzun belki de en önemli organı ve bu organ sanki iki kısımdan ibaret gibi gözükse de, derinlemesine bakıldığında sanki çözülmeyi bekleyen bir kablolardan, ağlardan oluşmuş bir kara kutu, bambaşka bir evren sayısız bağlantıları olan. Ancak bizlerin beyin kullanım kapasitesi sınırlı ise ve amacımız evrensel TEK’in özelliklerinin yani datanın bizden ortaya çıkması ise, yapılması gereken sağ lob ve sol lob ayrımını bırakıp, beynimizi bir “bütün” olarak ele alarak, onu en kısa zamanda geliştirmektir. Bunun için de en etkin ve verimli olan çalışma “zikir”dir. Bu konuda bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalardan en önemlisi-Scientific American Dergisi Ocak 1994 sayısında geçen makalede yer almıştır- Sayın Ahmed Hulûsi’nin 1991 yılında yayınladığı “Dua ve Zikir” adlı kitabında bahsettiği zikrin beyin üzerindeki önemini destekler niteliktedir.
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/dua/

Son olarak, Iowa Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri bölümü, Çocuk nörolojisi bölümünde araştırmacı bilim adamı olarak çalışan Dr. Bahri Karaçay’ın fikirlerine bir göz atalım ve bu konu üzerinde dikkatlice düşünelim: “Beynimizi kullanmamızla yani düşünce gücü ile genlerimizin işleyişinde, çalışma seviyelerinde değişiklik meydana getirebiliriz. Düşünme biçimimizle genlerimizin çalışmasını etkilediğimize göre beyin çaliştirma teknikleri ile bunu düzenleyebiliriz.”

Perşembe, Temmuz 26, 2007

"SECRET" (ÇEKİM YASASI) SIRRI DUA'DA MI GiZLİ?

Hatırlıyorum da yıllar önce annem beni severken “benim kızım büyünce ingilizce öğretmeni olacak” diye başlar ve benimle ilgili hayallerini sanki bir hikâye gibi anlatırdı. Yıllar geçti ve ben “ingilizce öğretmeni”oldum. Rahmetli teyzem her Hıdırellez zamanı hayallerini kağıda döker, resimler çizerdi. Hayallerinden biri olan eve bir süre sonra sahip olduğunu hatırlıyorum. Acaba kaçımız bu verdiğim iki örneğe yakın örneklere hayatı boyunca şahit olmuş ya da yaşamıştır? Son zamanlarda oldukça popüler olan “Secret”tan çok daha önce yayınlanan Türkiye’de ilk basımı 1996 yılı olan Joseph Murphy’nin yazdığı “Biliçaltının Gücü” adlı kitapta belki de onlarca benzer gerçek hayat hikâyeleri ile dolu.

Peki, bu iki eserin özellikle herkesin daha çok okuduğu “Secret”ın (çekim yasasının) sırrı nedir? Arzu edilen durum ya da maddeye ulaşmanın yolu bilinçaltındaki saklı olan “güç”le temasa geçip onu aktive etmek suretiyle arzu edilene ulaşmaksa, bu “güç” nedir?

Tasavvuf ve Bilim sitesinde (http://ahmedbaki.com/turkce) "Aynadaki Evren" kitabının yazarı Ahmed Bâki, "çekim yasasını" kullanma faaliyetinin "dua" diye bildiğimiz çalışmanın ta kendisi olduğunu yazıyor ve 9.9.1999 tarihli yazısında şu açıklamayı yapıyor: "İnsan dua ettiğinde, tüm yönelimi ve istemi tamamen kendi iç dünyasında gerçekleştiği halde, ettiği duanın sonuçlarının dışında diye bilinen bu fizik dünyada ortaya çıkması, düşüncelerimizle dünyamız arasındaki bağın ve birliğin açık bir göstergesidir..."
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/ayna/ayna05.htm

Bu çok değerli bilgiye ek olarak 4 Haziran 2007 tarihinde yayınlanmış bir röportajdan önemli bir kısmı sizlerle paylaşmak istiyorum:

“... Haşmet Babaoğlu, Mevlana’nın bir deyişini yazdı: "Sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür, gülistan olursun. Diken düşünür, dikenlik olursun! ... "
"http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=245663

Tüm bu bilgiler ışığı altında "Secret"ın işaret ettiği çekim yasası sırrı DUA’da gizlidir" diyebiliriz. Yeter ki, duanın yukarıdaki bir tanrıdan istekte bulunmak olmadığının farkında olalım ve "Allah" ismiyle işaret edilen varedicimize ait özümüzdeki güçleri harekete geçirmek olduğu bilinciyle isteyelim...

Çarşamba, Mayıs 02, 2007

DNA


1987 yılı “Inner Space” adlı bir film vardı, seyrettiniz mi bilmem. Filmde bir bilimadamı deneysel olarak küçültülerek bir uzay mekiğinin içinde bir tavşana enjekte edilecek ve tavşanın içersinde gezinerek bilimsel çalışmalar yapacaktır. Ancak ters giden bir durum neticesinde bilimadamı gemisi ile küçültüldükten sonra bir insan vücuduna enjekte edilir. İnsan vücudundaki serüveni başlar. Sene 2007 ve bilimadamları bu filmdeki olayı gerçek kılıyorlar. American Popular Mechanics Dergisi 23 Mart 2007 sayısında (http://www.popularmechanics.com/blogs/technology_news/4213385.html)
Mikro robotların icat edildiği ve tıpkı uzaya gönderilen uzay aracı gibi insanın uzayına gönderilerek insanlığın hizmetine sunma projeleri anlatılmaktadır.

Bu filmi ve bu filmin kopyası gelişmeleri okurken ortak nokta ilgi çekici; uzaya yollanan uzay mekiklerinin yanı sıra insan uzayına yani vücuduna seyahatlerin hem de mikro düzeyde başlamış olması. Şimdi gözlerinizi kapatıp küçültülmüş uzay mekiğinde bir vücuda şırıngalandığınızı hayal edin. Seyahat esnasında uğrayacağınız her gezegen pardon her organın ortak özellikleri ile karşılacaksınızdır… Ne yana giderseniz gidin sizi takip eden hücreler ve o hücrelerin merkezindeki DNA’lar…

Nasıl Algılamalı?

Hücre içindeki DNA ve RNA iki temel yapıdır. DNA hücre çekirdeğinde bulunurken, RNA polimeraz enzimleri bilgileri alıp çevirir ve mRNA da bu bilgileri alır ve hücre dışına çıkarak protein yapan aminoasiti kodlar. Proteinler işçi sınıfıdır ve kendilerine ulaşan bilgileri alıp işleme sokarak ne yapmaları gerekiyorsa o yönde çalışmalar yaparlar….
Yukarıda yalın ve net bilgiyi okuduğumuzda nasıl algılamalıyız acaba?
DNA ve RNA ya görevi kim vermiştir? mRNA’ya nasıl bu bilgi aktarılmıştır? Kim proteinlere sen bunu yap sen şunu yap demiştir???

Varolan TEK bilinç sonsuzluk sıkalasından bakıldığında her noktada aksiyon halindedir. Tek’e açılan sonsuz pencereler… Her pencereyi bir boyut olarak farz edersek, hücre penceresinden kafamızı içeri sokalım ve sadece seyredelim. O tek canlı yapı bu boyutta DNA ve RNA diye adlandırdığımız yani anlamlaştırdığımız formatıyla karşımızda ve bizim anlam katmak için bildiğimiz fizik, kimya kanunları ile kendini ortaya koyuyor. Aslında zaten “hep var” ve “canlı”. Biz bilgimiz doğrultusunda o da bize ulaşan bilim kuralları ışığında algılayabiliyoruz yani bilgi ile anlamlandırıyoruz. Mesela, hücre içi hareketleri seyredip, bir hücrenin nasıl kendini ortaya koyduğunu, onu oluşturan elementleri ve fonksiyonlarını öğrenip, ona anlam ekliyoruz. Hücre boyutunda her an işleyen canlı bir reaksiyon mevcut ve bu reaksiyonu seyretmek, o boyuttaki sonsuzluğu seyretmektir. Bu hücre içindeki canlılık işleyiş ya da aksiyon ve reaksiyon Tek’in ta kendisinin bu pencereden bize yansımasıdır ya da bizim algımıza “göre” yansımasıdır. Daha derine, başka bir deyişle bir diğer pencereye doğru gitsek aynı “TEK”i bu sefer başka boyutuyla sadece “titreşim”ler halindeki canlı yapıyı seyredebiliriz. “Bu titreşimi kim yapıyor” diye sorguladığımız anda “Tanrılaştırma” başlar. Bu boyutta sadece titreşim halindeki sonsuzluğu izleyerek ve sonsuzluğun bu boyutta bize göre titreşen dalga boyları şeklinde bizim tarafımızdan algılandığını idrak edebiliriz. Aslında boyutsal algılama da yine bizim bilinç seviyemize "göre" vardır ve "ad" almaktadır. İster mikro düzeyde ister makro düzeyde her noktada işleyen kanunlar sadece bizim sonsuz seyri seyretmemiz içindir. Yani “tekin seyri”nden başka bir şey değildir. Eğer bunlara bir etiket koymaya ve sorgulamaya başlarsak, “Sonsuz Tek”i sınırlarız. Mesela, çiçek nasıl oluştu, ne tohumu yarattı? Tabii ki bunların bilimsel açıklamaları mevcuddur. Ancak TEK’liği biraz olsun anlamak istiyorsak her oluşumu kendi boyutunda, o boyutun kendine göre işleyiş mekanizmasını seyretmek belki de “TEK”liği anlamada en doğru adımdır.

Şimdi, gelin derinlere dalalım ve içimizdeki “kumanda merkezini” biraz yakından tanıyalım…
Bu tanıma yine bazı videolar ile olsun isterseniz. Aşağıdaki videolar yine ingilizcedir. Ben ingilizce bilmeyenler için çevirip yazılı metin olarak sizlere sunuyorum:

http://www.youtube.com/watch?v=diUPplcH2NQ

Hayat… karmaşık biyolojik bir hikâye… “İnsan Genom Projesi- Moleküler Boyutumuzu Keşfetmek”... Kas yapımız bizi gülüren, beyin hücrelerimiz bize espiriyi algılattıran, göz hücreleri herşeyi içine çeken; vücudumuzun her noktasında bulunan bütün bir gen yapısı içermektedir. Bu da “genom”dur. Bir başka deyişle organizmanın kalıtımsal malzemesi.

Eğer vüdumuzun içinde hücrelerimize doğru bir seyahate çıkarsak, hücrenin çekirdeğinde ya da merkezinde 23 çift kromozom olduğunu görürüz. Her kromozom uzun,bükülebilir bir şeklide yani burgu şeklinde bir sargıya DNA’ya sahiptir. Her hücredeki DNA 1.83 metre (6 feet-long) uzunluğundadır. DNA çift sarmallı 4 çeşit yapı taşı içerir; “A” her zaman “T”ile eşleşirken, “C” de “G”ile eşleşmektedir. Bu 4 harfi içeren DNA vücudumuzun her noktasında bulunmaktadır. Her birimizde bulunan binlerce gen vücudumuzdaki belirli bir kısmı şifreler, kodlar. RNA polimeraz bir gendeki bilgiyi taşıyıcı moleküle (messenger molecule) yani taşıyıcı mRNA’a kopyalar. mRNA ve DNA’nın yapı taşları bazlardır (A,T veyaU,G,C.) DNA sarmalının bir zincirindeki bazlar, mRNA sarmalının yeni baz dizisini belirler. DNA her zaman hücre çekirdeğinde bulunurken, mRNA çekirdekten çıkarak sitoplazmaya doğru seyahat eder. Orada “protein- yapıcı makina” diye adlandırlan ribozom mRNA’dan gelen mesajı yani bilgiyi okuyup proteini oluşturur. Taşıyıcı RNA yani mRNA molekülünün her 3 bazı, proteini oluşturan bir aminoasiti kodlar/ şifreler. TransferRNA yani tRNA (yazılım yapan ya da bilgiyi alıp başka bilgiye çeviren RNA) DNA ve RNA’daki bilgileri proteine çevirmeye yardımcı olurlar. tRNA molekülleri doğru aminoasitleri protein yapmak için ribozoma ulaştırır. Proteinler işçidir. Bazıları yapıları oluşurur mesela tendon gibi ya da saç gibi. Diğerleri de ışık, his, tatın peşinden giderek kimyasal reaksiyonları kontrol ederler ve hücreler arası mesaj taşırlar.

Moleküler yapımızı, özümüzü anlayabilmek için bilimadamları insan genomdaki hücreyi oluşturan 3 milyar harfi okumuş, deşifre etmişlerdir. Karmaşık çevresel faktörlerle iletişim içinde olan değişik gruplardaki genler, mesela görme, kişilik, hastalık riski; kanser, kalp…vs gibi şeylerin üzerinde etki oluşturur. Genler ve tüm yaptıkları hakkındaki gün geçtikçe gelişen ve artan bilgiler bizim karmaşıklığı (complexity) ve hayatı anlamamıza yardımcı oluyor.

http://www.youtube.com/watch?v=E8NHcQesYl8

DNA Sarmalı, Burgusu

Seyredeceğiniz bu canlandırmada her hücredeki molekülde sarmallanmış DNA’nın 1.83 metre uzunluğundaki halini net bir şekilde mikroskopik ortamda izliyorsunuz. Süreç DNA’nın “histon” adlı özel protein molekülleriyle çevrilmesi ile başlar. Bu sarmal haline gelmiş DNA ve protein “nükleozom” adını alır. Daha sonra bu nükleozomlarda bir araya gelerek bir tepkimeye maruz kalırlar bu tepkime sonucunda “kromatin” adını alırlar. Ancak bu sarmal tekrar burgulanır ve nihayet bilindik şekile, bölünen hücrelerin çekirdeğinde görülen şekile yani “kromozom”a dönüşür. Kromozomlar, her zaman hücrede bulunmazlar. Onlar hücre bölünürken DNA’nın 2 kopyasının birbirinden ayrılması gerektiğinde oluşurlar.

Burada araya girmemek olmaz! Bilmem farkettiniz mi okuyup seyrettikten sonra: sarmal üstüne sarmal burgu üstüne burgu ve o her sarmal içinde metrelerce uzunlukta DNA diye bilinen bir mikro yapı … Sarmal sarmala dönüyor da dönüyor ve zoom out’la yani bir adım gerisi ne? O da mikro bir yapı “hücre”!! Evren içre evrenler ….

DNA Eşlenmesi

Moleküler yani zerre temel alarak yapılan bilgisayar canlandırması sayesinde DNA’nın hücre içerisinde nasıl kopyalandığını görme şansına sahibiz. Şu anda birleşme çizgisindeki muhteşem biokimyasal miyantür makinaların; çift sarmallı DNA’nın ayrılmasını ve her sarmaldan bir kopya yapmasını izliyorsunuz. Kopyalanacak DNA en alttan üretim noktasına ya da çizgisine gelir. Dönen mavi molekül makinalara “helikaz”denir. Çift sarmalı gevşeterek 2 diziye ayıran helikaz,
DNA’yı bir jet motoru hızında döndürür. Bir dizi durmadan kopyalama yapar. Diğer dizi için işler o kadar da kolay değildir. Çünkü geriye doğru kopyalama yapılmalı ve hiç durmadan ve her seferinde de bir tane kopya çıkarılmalıdır. Sonuç; iki yeni DNA zinciridir.

Sizi birazdan seyredip, okuyacağınız DNA ile ilgili video ile baş başa bırakmadan önce gelin Araştırmacı-Yazar Sayın Ahmed Hulûsi'nin http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salavat.htm adresindeki yazısında yer verdiği Iowa State Üniversitesi'nden Prof.Dr. Bahri Karaçay'ın açıklamalarını okuyalım:

“… Bugünün bilimi, daha beynin ne olduğunu çözememiştir… Beyin hakkında bildiklerimizle, okyanus kıyısında dizine kadar denize giren insanın konumundan farklı değiliz.
DNA’ların “bilinçli bilgi birikimleri”nden başka bir şey olmadığını yeni fark ediyoruz.
Nöronların ya da DNA’ların “dalga”larla değişik veri tabanları oluşturduklarını yeni yeni fark ediyoruz!.Beynin biyokimyasının, biyoelektrik yapı tarafından yönlendirildiğini daha dün fark ettik…Enzimlerin dahi “can”lı ve “bilgi” li olduğunu hayretle fark ettik!... Her hücredeki binlerce enzimin her birinin özel görevi olduğunu şaşkınlıkla izlemeye başladık… Örneğin, DNA’yı kesen enzimler var. Bunlar DNA’daki belli dizilimleri tanıyor, oraya bağlanıyor ve bir makas gibi DNA sarmalını o noktadan ikiye ayırıyorlar… DNA’daki “bilgi”, proteinde bir “action”a dönüşmüş oluyor… İşte böylece, DNA’daki “bilgi” enzimde "can" olarak ortaya nasıl çıkıyorsa; enzimlerden oluşan vücutta da, daha farklı bir düzeyde “Can" ortaya çıkıyor!... “Bilgi-can”ı izliyoruz derin düşüncelere dalarak!....”

Yukarıdaki bilginin görsel açıklaması aşağıdaki videoyu seyrederek ve türkçeye çevirdiğim yazılı metni okuyarak daha iyi anlayabileceğimiz görüşündeyim:

http://www.youtube.com/watch?v=hfZ8o9D1tus&mode=related&search

DNA’mızın mükemmel kopyasını çıkarabilmek için önce enzim 2 sarmallı molekülü yapıtaşı harflerinden ikiye ayırıyor. Başka bir enzim de serbest nükleotidleri açık olan baz uçlarına ekliyor. Mevcud olan sarmal da baz eşleşme kurallarına göre (ATGC) yeni sarmal kompozisyonu belirler…

Son olarak sizlere sunmak istediğim videonun adı “DEĞİŞİM/YENİLİK TEORİSİ” ve “Her an yeni bir şandadır” diyor bizlere…

http://youtube.com/watch?v=HYaggxXygf0&mode=related&search

Tüm bu videoların yanında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde doktora öğrencisi ve kanser araştırma laboratuvarında görevli olan Sayın Aslı Erdoğ’un DNA hakkındaki açıklamalarına bir göz atalım:

"Genetik yapının çalışmalar, belli tasarruflar ile değişmesi" konusu geçtiğinde ilk akla gelen "insanın DNAsı değişir mi?" sorusu oluyor. DNA’nın değişmesi, farklı proteinler =enzim ve hormonlar üretilmesini düşündüğümde bunun mutlaka DNA'daki ATGC bazlarının sırasının değişmesi şartına bağlı olmayacağını öğrendim. Yani harf dizisi (ATGC) aynı kalsa da bunları düzenleyen (üretilecek proteinin miktarı, zamanlaması, ömrü, diğer moleküller ile etkileşimi vb..) proteinler ve hatta küçük RNA moleküllerinin miktarı ve işlevi değişebiliyor. DNA'daki harfler çıplak halde merdiven gibi bulunmuyor. Hücre çekirdeğinde etraflarını saran “Histon” proteinleri vardır. Protein üretimi (yani action) için histon proteinlerinin sıkıca bağlanmadığı bölgelerden okuma (transcription) ile (bilgiyi) taşıyıcı/haberci mRNA üretilir. Bu kısa ömürlü bir moleküldür ve bilgiyi çekirdekten sitoplazmaya taşır. DNA'dan mRNA'ya aktarılan bilgi “okuma” olarak geçiyor. mRNA çekirdekten çıkınca “ribozom” denen protein üretme makinalarına bağlanıp üzerindeki bilgi okunup, işlevsel olan molekül protein "yazılıyor(translation)". Özetle, hem DNA zinciri, hem mRNA, hem de protein üretimi (yazılımı=translation) kendi içinde bir “bilinç”e sahiptir. Kafasında soru işareti olanlara DNA'ya bağlı değişimin “harf dizisinin değişimi” demek olmadığını bu şekilde açıklayabileceğimi düşündüm.

Her birimin kendi boyutunda “bilinci” olduğu"nu biliyoruz. Organ-hücre-enzim-DNA bilinci- ve hatta bunların birbirleriyle iletişimi.

DNA’ya bilgi deposu/kaynağı diyebiliriz. Hücre bilinci bilgiyi oradan alıp uyguluyor. Her hücreyi beyin, salgı sistemlerini kullanarak kanda yol alan haberci moleküller ile (hatta bu moleküllerin konsantrasyonlarının değişmesi ile) kontrol ediyor, yönlendiriyor.

DNA kendisi karar verip birşey yapmıyor, o da çeşitli proteinler ile aktive ediliyor, kontrol ediliyor. Moleküler biyolojide bir "central dogma" vardır: "DNA==>RNA==>protein"(yani DNA RNA’yı kontrol eder, RNA da proteini) diye. Bakış açısında yenilenme sonucu bulgular gösteriyor ki; bu dogma yanlış, her seviyede iletişim ve kontrol sözkonusu, DNA-DNA, RNA-DNA, protein-DNA, RNA-RNA gibi.

DNA diziliminde elbette hem dış etkiler (serbest radikaller, güneşten gelen UV ışını) , hem de iç etkiler (DNA’yı kopyalayan enzimin hataları) yoluyla harf değişimleri de olur. Bu mutasyonlara neden olan kaynakların çok azını bilimin henüz tespit edebildiğini düşünüyorum.
Bu tip zararlı mutasyonlar gerçekleştiğinde hücrenin birkaç muhtemel kaderi vardır: mutasyon eğer tek zincirde meydana gelmişse sağlam kopyayı kalıp alarak başka bir enzim hatayı düzeltebilir, hata düzeltilemeyecek kadar büyükse ya da her iki zincire zarar verip bilgi kaybına yol açmışsa yine hücrenin kendi enzimleri “programlanmış hücre ölümü” (apoptoz) mekanizmasını çalıştırıp hücreyi parçalar ve sessizce öldürür. Bir başka ihtimalde ise hücrenin DNA tamir mekanizması enzimlerinin çalışmaması durumunda hatalı DNA kopyalanmaya devam eder ve hücre garip davranışlar sergileyip kansere dönebilir.
Zararlı mutasyonlardan bahsettik, ancak zararlı tanımlaması belirli şartlara göre (bize göre) o şekilde isimlendiriliyor. Mutasyonların, hücrelerin ve neticede organizmaların farklılaşmalarına, özelleşmelerine imkân sağladığını da hatırlatalım.

Hücrenin bilinci, bir üst boyuttaki bedenin bilinci ile ve dahası daha üst boyutlardaki bilinçler ile iletişim halindedir. Belli işleri yapmak için örneğin, bedenin bilinci bir duygusal tepki sonucu bir nöropeptid ürettirip salgıladığında (“What the Bleep Do We Know”filminde görmüştük) bu küçük proteinler kanda yol alıp ilgili organa varıp, reseptörler ile tanınıp hücre içine alınır, burada bir sinyal mekanizması harekete geçer ve bu sinyal artarak (cascade şeklinde) hücredeki moleküllere yayılır. DNA'dan protein üretimini kontrol eden düzenleyici, kopyasını çıkaran faktörler çekirdeğe girdiği zaman artık o hücre farklı bir davranış şekline bürünebilir. Neticede, örneğin;kızan kişinin mide hücreleri fazla asit salgılayıp ağrıya yanmalara neden olabilir.”

Yukarıdaki tüm bilgiler doğrultusunda “…Beyin, kendi derûnundan gelen meleki kuvve (?) ile programlanır (fıtrat)…”ı http://www.ahmedhulusi.org/yazi/yenilenartik.htm
nasıl algılayabiliriz acaba?

Çarşamba, Nisan 25, 2007

PARALEL EVRENLER


Hayatınızın herhangi bir noktasında bir an durup “de ja vu” dediğiniz oldu mu acaba? Nedir bu “de ja vu”? “Matrix” filminin 1. bölümünde de Neo bir apartmanda merdivenleri çıkıyordu ve bir kedi gördü, aniden “de ja vu” dedi. Hepimiz "de ja vu"yu “bu anı ben yaşamıştım sanki” diye kullanmaktayız. Peki, bizler bu boyutta yaşamaya devam ederken nasıl oluyor da yaşamda tecrübe ettiğimiz bazı olay ve hisleri sanki daha önce yaşamışız gibi algılıyoruz? Ya da birisiyle karşılaştığımızda, O kişiyi uzun zamandır tanıyormuşuz gibi gelmez mi? Acaba “evren” diye adlandırdığımız içiçe geçmiş, birbirleri ile iletişim halinde olan paralel evrenlerin bulunduğu sonsuzluğun içindeki bir kesit mi?
“Beynin veri tabanının derununda “çok boyutlu tek kare resim” vardır! Burada geçmiş ve gelecek kavramı bulunmaz. Dejavu’nun kökeninde bu derinlikle iletişim yatar. Holografik gerçeklik, bunun temelini anlatır.”, diyor Araştırmacı-Yazar Sayın Ahmed Hulusi (http://www.ahmedhulusi.org/yazi/yenilenartik.htm)

Hadi o zaman gelin bir düşünce seyahatine çıkalım ve paralel evrenlerle ilgili aşağıdaki 44 dakikalık ingilizce olan videoyu seyredelim ya da ingilizeceden türkçeye çevirdiğim yazılı halini okuyalım. Belki bu şeklide paralel evrenler hakkında daha kapsamlı bilgiye sahip olarak, yaşadığımız sisteme bakış açımız değişir.

PARALEL EVRENLER
http://www.youtube.com/watch?v=o9LV9vaGxJQ

Einstein’dan günümüze tüm bilimadamları ulaştığı nefes kesici teori ve olağandışı bir sonuca vardılar: Yaşadığımız evrenin ilk ve tek evren olmadığı! 100 yıldan fazla bir zamandır bilim çevrelerinin aklından çıkmayan bir sırrın açığa çıkması ile uğraşmaktadır. Belki de gizemli, saklı evrenler mevcuttur! 1920lerden beri çalışan fizikçiler, ilginç bir noktaya ulaştılar: Onlar atom parçacıklarının mesela elektronların kesin yerini belirlerken, onların kesin ve tek bir lokasyona sahip olmadıkları! Parçacıklar sadece bizim evrende değil, başka evrenlerde de olabilecekleri… Sonsuz sayıda paralel evrenler mevcut ve hepsi birbirinden değişik. Mesela bir evrende Napolyon Waterloo savaşını kazanırken, İngiliz kolonisi Amerikan İmparatorluğunu kurmamış, siz doğmamış olabilirsiniz! Aslında bir evrende olanın diğer bir evrende alternatifi olabilir. Mesela, Al Gore başkan, Elvis hala hayatta! Zamanla paralel evrenler, Elvis’in hala hayatta olmasından daha garip bir hal alabilirler.

Eski bir değiş vardır; “Ne dileğine dikkat et, dileğin gerçekleşebilir!”
Biz zamanın başından beri evrenin simetrik, saf, güzel ve yalın olduğuna inanırız. Hatırlıyorum da 8 yaşımdayken, ilkokul öğretmenim çok ünlü bir bilimadamının öldüğü haberini vermişti. Ölümünün ardında henüz tamamlanmamış çalışma kağıdı bırakmıştı. Bu kağıtlarda ne olduğunu çok öğrenmek istemiştim. Yıllar sonra bu teorinin ne olduğunu öğrendim “Herşeyin Teorisi” (Theory of Everything) ve ben bunun bir parçası olmak istedim. Son zamanlara kadar bu teori iyi niyetli bir dilekten öteye geçemedi.. 1980’lerden itibaren tüm dünyadaki çeşitli üniversitelerde bu konu üzerinde çalışmalar gerçekleşmektedir. En sonunda evrendeki herşeyin bir açıklaması olabilecektir. İngiltere’nin ünlü fizikçisi Stephen Hawking, “çok yakında Tanrı’nın kafasından geçen herşey okunacaktır” demiştir. Bir fikir, diğerlerinden çok daha fazla devrimcidir. O da “herşeyin teorisi”. Fiziğin başlangıç tarihinden beri maddenin parçacıklardan meydana geldiği düşünülmekteydi, ama artık biz bu düşünceyi değiştirdik.

Madde, küçük sicimlerden/tellerden (strings) oluşmaktadır. Bu teori “string (sicim/tel) teorisi” diye adlandırıldı. Bu sicimler tıpkı bir keman teli ya da gitar teli gibi belli bir şekilde çekersen belli bir frekans yaratırsın, daha başka bir şeklide de başka frekanslar, başka notalar… Varlık, bu süper sicimler/tellerin oluşturduğu küçük notalardan meydana gelmiştir ve fark ediyoruz ki; evren bir senfoni ve evrenin tüm fizik kanununları da bu süper stringlerin yani sicimlerin/tellerin bir uyumudur. Bu sicim teorisi, o kadar basit ve açık nettir ki, varlığı açıklamada neden kullanılmasın diye düşünmeden edilemedi. Ancak, bu teori Einstein’in yarım bıraktığı “herşeyin teorisi”ni açıklayacaksa bir denemden daha geçmek durumundaydı; özel bir olayı “Evrenin oluşumu” nu… Bu konu, büyük yıldızları, galaksileri üzerinde çalışan kozmologların araştırma konusu olmuştur. Dünyamızın “büyük patlama” (big bang) ile oluştuğunu düşünen kozmologlar, bu fikri daha ileri noktalara götürdüler. Onlar, zamanda geriye gittiler. Öyleki adım adım big bang anına kadar vardılar. İlk yıldız ve galaksilerin oluşumu geriye doğru baktığımızda evrenin 1 milyar yıllık olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, ilk atomun oluşumundan bu yana baktığımızda evren birkaç yüzbin yıl yaşındadır. Eğer hücre çekirdeği (nuclei) oluşumu açısından bakarsak da birkaç saniye. Fizik artık bu garip gözüken olayları konuşmaya hazır; saniyenin kesirleri-en küçük parçaları-, saniyenin milyarlarca milyarı, 10- 35 saniyeler… Eğer evrenle ilgili herşey açıklanacaksa, büyük patlama ve sicim teorisi mükemmel bir şekilde birbirini tamamlamaktadır. Bir tanesi evrenin doğumunu, oluşumunu anlatırken, diğeri tüm bu oluşumun elementlerini kapsamaktadır.

Evet, fizik bu noktada zafere çok yaklaşmıştır… Ancak kötü giden bir şey oldu! Bu iki teori bir şekilde birlikte ortaya çıkamadı. 10 yıl çabadan sonra daha da kötü bir şey oldu! Bu iki teori şimdi kendi kendini yok etme durumuna düşmüşlerdi. İlk problem, big bang yani büyük patlama ile ortaya çıktı. Kozmologlar, zamanda büyük patlamaya kadar gittiklerinde evrende boşluklar olmayacağını düşündüler. Uzun çalışmalar sonunda yok olmayan sadece bir tane boşluk olduğunu farkettiler! Aslında büyük patlama teorisi diye konuşuyoruz ama aslında bu teori hiç bir şey söylememektedir; “ne büyük patlaması”, “neden büyük patlama”, “ne sebep verdi bu patlamaya” diye sorular gelmekte insanın aklına. Hatta bu büyük patlama ardından ne gibi durumlar söz konusu olduğunu bile anlamamıza pek imkân vermeyen bir teori…

Kozmolojinin başlıca problemi, fizik kanunlarının büyük patlama ile çözülmesi. Bazı insanlar fizik kurallarının bozulmasında ne gibi bir sorun olabileceğini söyleyebilirler. Ama bir fizikçiye göre önceden belirlenen bu kuralların zamanla çürütülmesi tam bir felakettir. Bütün hayatımız boyunca biz fizikçiler hayatımızı bir fikire adamışızdır; tüm bu evren kanun ve kurallara göre işlemektedir, bu kanunlar mamatematikseldir yani matematik dilinde yazılabilirler. İşte elimizde olan ana-merkez kısmı olan evrenin kendisi ki bu kanunlarla açıklanan kısım ama diğer geri kalan kısım ise fizik kanunlarının ötesinde…

Büyük patlamaya tekrar geri gidersek, kozmoloji için gizemini koruyan bir kavram var; o da “TEKLİK”! (singularity). Einstein’ın “izafiyet teorisi”ni ele alarak başlangıç noktasına geri gidersek, keşfedeceğimiz şey “TEKLİK”, “KOZMİK TEKLİK”. İşte bu noktada denklemler anlamını yitiriyor!

Büyük patlama ile ilgili problem, stringler yani sicim teorisinin de bir problemle karşı karşıya kalması ile gölgelendi. String teorisinin evreni açıklamadaki tek teori olma umudu pek çok kişinin onun üzerinde çalışması ile karmaşık bir hale geldi. Fizikçiler bu teorinin ikinci, üçüncü tanımlamasını, yorumunu buldular. Daha sonra da beş değişik sicim teorisi tanımlaması bulundu! Tek bir yorum yoktu ve bu da teorinin kesinliğini ortaya koyamıyordu. Beş tane yorum fazladan da öte bir sayı! Çünkü biz bu 5 teori değil çok daha özel tek bir teori olsun istiyorduk ve bu beş teori ile ilgili çalışırken bir yandan da kafamızın bir köşesinde “neden bir tane teori olamıyor” diye sorguluyorduk.

Sicim teorisi fazlaca açılmaya, çözülmeye başladı! Öyle ki herşeyin teorisi olarak gözüken bu teori bundan çok uzak bir noktaya gelmişti! Sicim teorisi sanki çıkmaza girmiş ve “hiçbirşeyin teorisi” olmuştu!...

Tam da bilimadamları umutlarını kesmişlerdi ki, yeni bir buluş ortaya çıktı. Bu bilimadamlarını tekrar arayışlarına devam etmesi için bir ilham olacaktı ve sonunda onlar için en az popüler olan fikir ile karşı karşıya gelmelerine neden olacaktı: PARALEL EVRENLER!...

Sicim teorisi karışık bir hal aldığında herkesin kafası karışmamıştı. Bazılarının bu durum hoşuna gitmişti! “Eğer sicim teorisi herşeyin teorisi diye adlandırılan teoriyse, bu “herşeyin beş teorisi” kafa karıştıran bir zenginliğe sahiptir.” Bilimadamlarının arasında yükselmiş bir yıldız Michel Duff, süperyerçekimi (supergravity) diye bir fikir ortaya koyar ve sicim teorisi Michel Duff’ın fikrinin yerine geçmiştir ve O’nun kariyerini etkilemiştir!

Duff: “Fizikte kuralları ve kanunları zorla kabul ettirme eğilimi vardır. Bazı gurular yani üstadlar vardır. Onlar hangi fikrin geliştirileceğini söylerler! Pek çok açıdan yalnız bir zamandı benim için. Benimle çalışacak mezun öğrenciler bulamaya çalışırken pek çoğu bana haklı da haksız d olabilceğimi ama benimle “süperyerçekimi” konusunda çalıştıkları takdirde iş bulamayacaklarını ifade ettiler.”

Aslında bu iki teori dışardan bakıldığında aynı gibi gözükse de içerden bakıldığında çok ince bir farklılığa sahiptir. Bu da dışardan bakana göre herşeye bir kusur bulmak gibi gelmektedir. Bu aslında evrendeki “boyut sayısı” ile ilgilidir…

Biz normal olarak üç boyutlu bir dünyada yaşadığımızı düşünmekteyiz. 3 şekilde hareket edebiliriz; sola-sağa, yukarıya-aşağıya, öne-arkaya. Ama fizik ekstra boyutlar eklemeye bayılır! Einstein “zaman”ı 4.boyut olarak önermiştir. Daha sonra başka birisi özel bir boyutu 5. boyutu önerdi. Sonra 6 ve sayılar gittikçe artarak devam etti. Bu ekstra boyutlar evrende bizim mikroskopik denecek kadar küçük yani algılayamayacağımız bir şekildedirler. Ama tabii ki bilimadamları bu boyutların varlığına inanmaktadırlar. Sicim teorisi tam olarak 10 boyut olduğu konusunda ikna olmuştur.

“Eğer biri matemetiksel olarak değerlendirirse çok açık bir cevapla karşılaşır. Bu da 10 boyutun olması gerektiği. 10 boyut! 9 uzaysal boyut, 1 zaman.”

Süperyerçekimi teorisi de 11 boyut olduğunu düşünmektedir… “ Süper yerçekimi teorisi 11 boyutsal sistem içerisinde yazıldığında net ve anlaşılır bir hale gelmektedir.”

10.boyutla 11.boyut arasında bir savaş yaşanmaktaydı!...

“10.boyutta yüzlerce sicim teorisyeni bulunmaktadır ve hepsi de evrenin bilinen tüm özelliklerinin tek bir çerçevede sunmak için çalışmaktadırlar; o da “sicimlerin titreşimi”… Bu çalışmaların dışında kalmış kişilerin çalıştığı bir de 11. boyut vardır.”

Sicim teorisi yükşelişini sürdürürken, bu konuda çalışanların çok azı 11. boyutu ciddiye almışlardı. Ancak süper yerçekimi teorisini destekleyenler, 11. boyut konusundaki iyimser ümitlerininden asla vazgeçmemişlerdi.

“Er ya da geç ne zaman ve nasıl olacağını bilmiyorum ama 11. boyut pek çok şeyin merkezi olaraka görüleceğine inanıyorum.”

Ama sicim teorisinin başı son günlerde dertte! Sicim teorisinin bu 5 değişik açıklaması fiziğin aramakta olduğu tüm fizik kanunlarını kapsamamaktadır. Herşey sicim teorisini kurtarmak için gibi gözükmektedir. Yani neredeyse herşey…

“Çok ilginç, inanılmaz bir şey açıklandı”, “ bir başka şok dalgası tüm manzarayı tamamen değiştirdi!” Son bir çaba ile sicim teorisyenleri yıllardır reddettileri 11. boyutu 10. boyuta eklediler. Şimdi neredeyse sihirli bir şey oldu; 5 tamamlayıcı sicim teorileri…

“Cevap gerçekten de kayda değerdi… Kesinlike kayda değer… Bu beş sicim teori açıklamalarının aynı olduğu gözükmektedir. Bu 5 sicim teorileri ana teorinin basit anlamda tezahürlerinden başka bir şey değildir. 11. boyuttan bakmak dağın tepesinden aşağı bakmak gibi… Buradan sicim teorisinin daha kapsamlı bir gerçeğin parçası, 11. boyutun gerçeği olarak görebilirsiniz.”

“Bunca yıldır 11. boyut için yapılan çalışmaların boşa gitmediğini görmek çok güzel bir duygu.”

Tamamen birbirlerinden farklı olduklarını düşünen bu iki teoriyi destekleyenler, bir anda şaşırtıcı bir şeklide11.boyutu ekleyerek birbirlerini tamamladıklarını farkettiler. Böylelikle sicim teorisi tekrar bir anlam kazandı. Ancak bu sefer de başka çeşit bir teori olmuştu; “Sicime ne olmuştu?”…

Sicim teorisindeki çok küçük, görünmez sicimler, evrendeki tüm ana maddenin blokları olduğu farz edilmekteydi ama şimdi 11.boyutun eklenmesi ile bu değişti; genişlediler ve birleştiler. Şaşırtıcı bir sonuç ortaya çıktı; evrendeki tüm maddeler tek bir yapıyla birbirlerine bağlılar; bu da bir “zar”(membrane). Aslında bizim tüm evrenimiz bir zardır!

Bu farkedişle birlikte evrendeki herşeyi açıklamaya tekrar başlanabilir; yani yeni teori ile “zar teorisi” (membrane theory). Bir başka değişle “m” teorisi… Ancak bazıları bunu çok esrarengiz bulurken bazıları da “m”in başka şeyleri açıkladığı görüşündeydiler…

“M” teori… belki sihirli gizemli zarı ( magic mysterious membrane), anneyi (mother) temsil etmekteydi, belki de sihiri (magic), belki de muhteşem (magnificent) kapsamlı evren teorisini…

Belki de sonunda “M” teorisi ile evrendeki herşey açıklanabilecek. Ama “m” teorisinin geçerliliğinin kabul edilmesi için, bilimadamları 11.boyut ile ilgili daha çok şey öğrenmeye karar verdiler; tüm bilinen kuralların ve sağduyunun terk edildiği bir yer olduğu çok çabuk bir şekilde açığa kavuştu, sonsuz uzunlukta ama mesafe olarak çok kısa!...

“11. boyut maksimum ölçüde; bu 10­üstü eksi 20 milimetre bir başka deyişle milimetreyi 20 tane sıfırla 10’a bölmek! Bu çok çok küçük bir ölçüdür.”
Bu şu demektir: 11. boyut, bir milimetrenin trilyonda biri ölçüsünde 3 boyutlu dünyamızın her noktasında bulunmaktadır. Bu size sizden daha yakın olmasına rağmen onu algılayamayız. Bu gizemli uzaya bizim zarlı evrenimiz (membrane universe) yayılmaktadır. Ancak ilk başta hiç kimse bunun nasıl çalıştığını bilmemekteydi. Daha sonra bazıları onun tıpkı ince lastik gibi genişleyip yayıldığını, bazıları ise hiper uzayda amaçsızca titreşerek uçan bir balon gibi olduğunu düşündüler.
Eğer bu size yeterince sürrealist gelmediyse, bir de ileri sürülmüş şu fikre bakalım; belki de11.boyutun diğer ucunda titreşim halinde olan bir başka evren (membrane universe) mevcuttur! İlk başlarda bu fikir çok ciddiye alınmadı ama zamanla tekrar ele alındı. Fizik, şu soruyu sordu; “evrenimiz gerçekten de tek evren mi, yalnız mı?”

Bu sorgulama Lisa Randall ile başladı ( kaya tırmanışı yaparken şöyle diyor): “İnsanlar kayaya bakıyorlar, tabii ki fiziksel olarak o bir taş. Küçük birşey üzerinde odaklanabilirsiniz. Ben, bu kayay tırmanırken problem çözmeyi, oyunları bazı şeyleri tespit etmeyi seviyorum."

Randall bu açıklanması zor olan bir fenomenden (olaydan) çok etkilendi: “yerçekiminin zayıflığı” (weakness of gravity). “Doğada pek çok çeşit kuvvet bulunmaktadır. Çoğunu bir şeklide anlayabiliyoruz, ve bir de şu yerçekimi var, çok farklı gözükmekte. Yerçekimi kuvveti diğer kuvvetlere göre aşırı zayıf bir kuvvet. Belki şimdi etrafınıza bakıp “yerçekimi o kadar da zayıf bir kuvvet olarak gözükmemektedir”diyebilirsiniz. Fakat şöyle bir düşünürseniz; tüm yeryüzü sizi kendine doğru çekiyorsa da siz yine de bazı şeyleri kaldırmayı başarabiliyorsunuz.”

Nima Arkani-Hamed: “Yerçekimi günlük hayatta o kadar da zayıf gözükmemektedir. Bizim ayağımızın yerde sabitlenmesinden, dünyanın güneş etrafında dönmesinden sorumludur ancak gerçekten de yerçekimi diğer kuvvetlere nazaran oldukça zayıf bir kuvvettir. Mesela alın bir tane buzdolabı mıknatısını ve metal bir kalemin ucuna yapıştırın. Göreceksiniz ki mıknatıs kalemi yukarı doğru çekecektir. Burdan da anlaşıldığına göre küçük bir mıknatıs kuvveti yerçekimini yenebiliyor.”

Randall: “Yerçekiminin zayıflığını açıklayan pek çok yeni fikir var. Extra boyutları bir açıklamış olsak…”

“M” teorsi ortaya atıldığında, Randall ve arkadaşları yerçekimi ile bir açıklama getirip getiremeyeceklerini merak etmekteydiler: Acaba yerçekimi bizim evrenimizden 11. boyuttaki uzay boşluğuna mı sızmaktamıydı?

Nima Arkani-Hamed: “yerçekimi gerçekte oldukça diğer pek çok kuvvet kadar güçlü bir kuvvet olmasına rağmen zayıf gözüküp, algılanabilir. Çünkü yerçekimi gördüğümüz ya da görmediğimiz tüm extra boyutlara yayılmaktadır.”

Randall, yerçekiminin bizim zar evrenimizden (membrane universe) nasıl uzay boşluğuna sızdığını ölçmeye bulmaya çalıştı. Ancak, bu fikrini işleme sokamadı. Sonra bir teori duydu bu teoriye göre 11. boyutta başka evrenler de olabilirdi. Şimdi gerçekten de garip bir düşünceye sahip oldu; “Ya yerçekimi bizim evrenden sızmıyorsa ve başka evrenden bize geliyorsa o zaman yerçekimi diğer kuvvetler kadar kuvvetli olabilir.” Bize ulaşana kadar zayıf bir düşünce olan bu fikir, Randall’ın tekrar hesaplaması ile gerçeğe uygun hale gelmiştir.

Randall: “Ya iki tane evren varsa; bir tanesi bizim gördüğümüz ve diğeri de bizim algılayamadığmız ve ne çeşit kuvvetlerden yapıldığını ve oluştuğunu bilemediğimiz… Eğer biz 11.boyutun herhangi bir yerinde yaşasaydık, yerçekimini kuvvetini pek göremeyecektik. Çünkü daha çok diğer yandaki zarda açığa çıkmata olacaktı. Biz yerçekiminin sadece kuyruğunun ucunu görüyoruz!!!”

“Yerçekiminin zayıflığı” ancak yeni bir fikri ortaya koyarak olabilecektir. O da “PARALEL EVRENLER”dir. Randall’ın fikri pandoranın kutusunu açmıştır. Şimdi dünyanın her yanındaki fizkçiler 11. boyut üzerinde yoğunlaşıp bu konuda çalışmalara yönelmişler ve her defasında da mükemmel bir açıklama ortaya çıkmıştır. O da “paralel evrenler”… her defasında baktıkları 11. boyutun her noktasında açığa çıkan şey paralel evrenlerdi!!!

“Bize paralel olan diğer evrenler belki de bizim evrenimize çok yakındılar. O kadar yakın ki farkında bile olamamıştık!” “Belki de tamamen çok farklı doğa kanunları ve kuvvetler bulunmaktaydı diğer evrenlerde. Bu sonsuz evrenlerde sonsuz cüzlerde sonsuz yaşam formları olabilir.” “Bazı evrenler tıpki bizim evrenimiz gibi görünebilir. Tek şey hariç o da siz orada değilsiniz!”

“M”teorisi gittikçe garip bir hal alıyordu. Acaba evrenimizdeki herşeyi açıklayan bir teori olabilir miydi? Eğer böyle bir şey kabul edilirse bu teorinin hiçbir teorinin açıklayamadığını açıklıyor olabilme şansına sahip olacaktı ve büyük patlamadan bu yana tartışılan “teklik” konusuna da bir bakış açısı getirebilirdi. “M” teorisi bunlara cevap olarak ortaya çıkmak üzereydi ve “paralel evrenlerde bu teorinin kalbinde, merkezindeydi.”

2001 yılın başlarında oluşan bilgi;11. boyutun zar evrenlerin içine doğru süzüldüğü sakin, huzurlu bir boyut olduğudur. Ancak Burt çok daha heyecan verici bir fikir ortaya attı; “Evrenler 11. boyuta doğru azgın devası dalgalar gibi hareket etmekteydiler.”

“Bu evrenler hareket halindelerdir. Tıpki diğer herşeyin hareket ettiği gibi… Aslında hareket için fazla yerleri de yoktur ya bu evrenler birbirinden ayrılarak ya da birbirine doğru çarparak hareket edebilirler. Beni ilgilendiren eğer evrenler birbiri ile çarpışırsa ne olurdu?”

Yeni nesil kozmologlardan Neil Turok, Burt’ün fikrinin merak uyandırıcı bir fikir olduğunu ancak kendisinin ve arkadaşlarının başka bir fikri olduğunu bildirdi. Onlar hala kozmolojinin büyük problemleri ile boğuşmaktadırlar: “Bir başlangıç varmıydı? Büyük patlamadan önce zaman mevcut muydu? Evren nereden gelmekteydi, nasıl oluşmuştu?” bu soruların ötesinde onlar daha büyük bir sorunun cevabını bulamaya çalışmaktaydılar: “Acaba büyük patlamaya ne sebep olmuştu yani “TEKLİK” konusu.”

“Hiç kimse “TEKLİK” konusuna bir çözüm getirememiştir. Hiç kimse büyük patlama öncesine gidip bir açıklama getirememiştir. Bu çok da tatmin edici bir durum değildir. İşte bu kozmoloji için en derin problemdir. Eğer “TEKLİK” konusunu çözebilirseniz, evrende seyrinizi daha anlamlı bir sekilde sürdürürsünüz. Turok ve arkadaşları fikirlerini bütünüyle açıkladıklarında kozmologlar bu probleme asla bir çözüm bulamayacaklarını düşünerek neredeyse tamamen vazgeçmek üzereydiler. Cambrigde’deki bir konferansta “M” teorsinin öncüleri biraraya gelerek bu konunun öne sürülen fikirlerini oratay koydular. Burt bu konferansın yıldızıydı. Onun 11. boyutla ilgili açıklamaları fizikçilerin ve kozmologların ilgisini çekmişti.

“ Biz pek çok fikirden etkilendik. Ancak özellikle Burt’un açıklamaları bizi derinden etkiledi.”

Konferansın son gününde Neil Turok, Paul Steinhardt ve Burt biraz ara vermeye karar verdiler ve bir tiyatro eserini seyretmek için Kopenhag’a trenle gittiler.

Burt: “ Londra’dan trene atlayıp Kopenhag’a bir oyunu izlemeye gittik. Trende tabii ki konferanstaki fikirleri konuşmak için zamanımız vardı.”

Seyahat esnasında tabii ki fikirleri konuşacak zamanları vardı. 3 fizikçi ve bir tren…
Konu ise evrenin en büyük sırrı: “Büyük patlamaya ne sebep oldu?”

Neil Turok: “Paul ve Burt’le oturmuş, fikir paylaşımı yapıyorduk.”

Paul: “ aramızdan biri gliba ben dedim ki; neden evreni bir patlama olmadan yaratamıyoruz. Eğer böyle bir şey yaparsan, o zaman tüm madde radyasyonunu yaratabilirsin, dedi arkadaşlardan biri galiba Neil’di. Birimizin fikirlerini tamamlayıp durduk.”

Burt: “ Bu fikir paylaşımı devam ettikçe en azından ben bir sürü fikir patlaması yaşıyordum; evreni etkileyen tüm etkiler ve tıpkı iki elimin birbirine çarpması gibi bir çarpma olabilirdi bu büyük patlama….”

Neil: “ Büyük patlama paralel dünyaların arasındaki bir çarpışma olabilirdi.”

Ama nasıl bu çeşit patlama dünyayı yaratmıştı? İçinde yaşadığımız bu evren küme küme maddelere sahipti; yıldızlar, galaksiler. Şimdi açıklamaları gereken bir konu var: Nasıl iki paralel evren çarpışması kümeler halindeki maddeyi yaratmaya devam etmektedir? Acaba açıklanması gereken zarla ya da zarlarla ilgili bir şey mi var?

“İnsanlar zarı mükemmel düz tabakalar, geometrik düzeyler şeklinde görme eğilimindeler. Bence bizim için net olan şey bunun böyle olmadığı. Zarın ya da zarların mükemmel derecede düz olmaması lazım. Onun dalgacık şeklinde girinti ve çıkıntıları var.”

“Her bir zarın yüzeyinde dalgacıkları, girinti ve çıkıntıları vardır. Dolayısıyla iki zar bir araya geldiğinde aynı yere aynı anda çarpmazlar kıvrımlarından dolayı. Onlar değişik zamanlarda değişik yerlere çarparlar. Çarpışma olduğunda giriniti ve çıkıntıları maddeye çevirir.”

Paralel evrenler 11. boyuta doğru dalgalar şeklinde hareket ederler ve herhangi bir dalga gibi bunlar dalgacıklar şeklinde hareket ederler ve büyük patlamadan sonra dalgacıklar maddeye yön vermektedirler.

En sonunda evrenimizin doğuşu hakkında tam bir açıklamaya sahip oldular. Şimdi onlar daha derin bir şey yapabilirler. Onlar fizik kanunlarını geçmişe büyük patlama anına ve diğer tarafa doğru geri alabilirler.

“TEKLİK”i açıklarken, zarların varlığının büyük patlamadan da önce ve zamanın olabilirliğini ifade etmektedir. Zaman incelenebilir “TEKLİK” ten bakılarak.”

“Zamanda geriye çok geriye taa genişlemenin olduğu yere kadar gidilebilir ve daha sonra başka bir dünyaya (boyuta)olabilir.”

“Zarlar birbiri ile çarpışınca bu çarpışma “M” teorisi kapsamında açıklanabilir. Şimdi bu matematik ve bilimle açıklanabilir.”

“TEKLİK” “yok” olmuştu ve bu bir saatlik tren yolculuğunda farkedilmişti. Bu fikir öylesine yeni ki daha yeni yeni tartışılmaya başlanmıştır. Ancak kabul görüldüğü takdir de Einstein’in kayıp teorisi de ortaya çıkmış olacaktır. Yani “M” teorisi evrendeki herşeyi açıklıyor olacaktır. Ancak bu uzun arayış belki de bir şeklide başka bir açıklama ile karşı karşıyadır: “Sonsuz sayıdaki zarlardan birisi, pek çokevrenden bir tanesi ve çoklu evreni yaratandır.”

“Sonsuz sayıda evrenler ve her birinin kendine ait fizik kanunları olabilir. Büyük patlamalar her an olmakta ve evrenimiz genişleme sürecinde olan diğer zarlarla, evrenlerle bir arada aynı anda varolmaktadır. Evrenimiz, diğer köpüklerin de okyanusu olan okyanusta yüzen sanki bir köpük, kabarcıktır.”

Ancak, bu hikâyenin pek de sonu sayılmaz. Bazıları “herşeyin teorisini” kullanmakta ve Fizik çevreleri, evren hakkında herhangi bir gizemin ve cevaplanmamış sorunun kalmaması için çalışmalarını sürdürmektedirler.

“Yeni evreni nasıl yaratabiliriz”sorusu kapsamında laboratuarda çalışmalar yapıyorum. Bu yeni evren büyüdükçe, geliştikçe kendi mekânını oluşturacak ve çok küçük zaman birimi içerisinde kendisini evrenimizden uzaklaştıracak ve evrimleşerek isole olmuş yani yalnız kalmış ama evrenimize çok yakın, büyüyen kozmik oranlarda ve sınırsız bir seyri olacaktır.”

Cumartesi, Nisan 21, 2007

ZAMAN


Zaman zaman oturup “zaman”ı düşünürüm. Ne de çabuk geçmekte şu “zaman” son zamanlarda… Ne olmuştu zamana? Zaman hızlı çekime mi girmişti yoksa???
“Eskiden zamanı daha iyi kullanırdım. Şimdi o kaçıyor ben kovalıyorum. Bir türlü yetişemiyorum. Yapacak çok şey var ama zaman fırfır dönüyor, ben de tam anlamıyla yetişemiyorum hiçbir işe!” diyen kaç kişi biliyorsunuz? Aslında bunu dile getirmeyen kaç kişi biliyorsunuz diye sormam lazımdı! Gelin biraz düşünelim üzerinde şu “zaman”ın.

Bilimsel olarak “zaman” konusunda çok fazla makale yazılmıştır ve yazılmaya devam edilmektedir. Ben çok fazla bilimsel detaya girmeyeceğim burada. Ancak bazılarından da kısaca bahsetmeden geçmek olmaz. Isaac Newton’a göre “zaman” her iki yönde de sonsuza uzanan bir demiryolu gibi uzaydan bağımsızdı. Einstein, üç boyutlu dünyamıza “zaman”ı 4. boyut olarak ekleyip yeni bir anlam kazandırdı. Einstein dahil olmak üzere kuramsal fizikçiler arasındaki yargı zamanın her iki yönde de sonsuz olduğu şeklindedir.

Ancak bizler zamanı geçmişten günümüze ve geleceğe doğru akıp gitmesi olarak algılamaktayız. Daha da ötesi zamanı geçmiş, şimdiki an ve gelecek kipleri ile süslemekteyiz. Bu algılama tabii ki yaşadığımız olayların sıralamasına “göre” olur. İlginç olan bir nokta var; o da fizik kanunlarında zaman için geçmişten geleceğe bir akış olduğu yönünde bir şey bulunmamaktadır. Atomaltı boyutta geçmiş ve gelecek diye bir ayrım yoktur. Çok tipik bir atomaltı işleyişinde iki parçacık biraraya gelir ve yeni bir parçaçık oluşur. Daha sonra ilk parçaçık diğerinden ayrılır. Bu ilk parçacıkla yeni parçacığın neden biraraya gelmediği henüz bilinmemektedir. Bu seviyede de geçmiş gelecekten hiçbir yol bulunamamıştır. Yani bir başka değişle, iki parçacığın biraraya gelip yeni bir parçacık yaratması ve daha sonra da yarattığı parçaçıktan ayrılması bir süreçtir, ve ona bizler, “yaratmadan önce” ve “yarattıktan sonra” diye bakıp bir “zaman” oluşturmazsak "zaman” diye bir kavram da atomaltı boyutta anlamını yitirir. Peki, o zaman insanın aklına şu soru gelmekte: Evrende zaman olmadığına göre ve bizim bu boyutta kullandığımız zaman birimi göreceli ise ve atomaltı boyutta “zaman” kavramı hükmünü yitiriyorsa, neden hala "zaman" kavramını seyretmeye ve yaşamaya çalışıyoruz sınırlı kapasitemiz dahilindeki üç boyutlu pencereden?
“Zaman biriminin göreceli” olması konusunda yine bir filme deyinmeden geçemeyeceğim. 1997 yapımı “ CONTACT” filmi. Bu filmde Judie Foster, Eleanor Arroway adlı bir bilimadamını oynamaktadır. Filmin en can alıcı kısmı ise, Arroway’in bir uzay mekiğine binerek tek başına uzayda seyahatidir. Arroway, uzay mekiğinin içinde kendi saatine “göre” 18 saat ışık hızında seyahat etmiş; karadeliklerden geçmiş diğer galaksileri görmüş, ve cennet diye adlandırılacak bir mekana varmış ve aynı ışık hızıyla geri dönmüştür. Ancak mekiğin dışındakilerin iddiası Arroway’in açıklamalarına ters düşer; onlara göre mekik hiç bir yere gitmemiş, arızalanmış ve O’na ulaşmaları 18 saat değil sadece bir kaç dakika sürmüştür. Burada düşünülmesi gereken nokta, Arroway bu deneyimi bedensel miydi yoksa kendi bilincinde mi yaşadı?

Zamanın göreceli olması konusunda örnekleri çoğaltabiliriz: Mesela en basit olarak, çok zevk aldığınız bir ortamda sizin algılamanıza bağlı zaman “su gibi akıp geçer”. Bunun tam tersi çok sıkıldığınız ya da sonucunu heyecanla beklediğiniz herhangi bir durum karşısında da zaman size göre süner, genişler de genişler. Belki de iki dakikadır beklemektesiniz ancak size göre 2 saat gibi geçmiştir bu 2 dakika. Bir diğer örnek ise; trafik kazası yapıp sağ kurtulan birisine sorun. Size arabanın içindeki zamanı tarif etsin. Muhtemelen zamanın ağır çekimli (slow motion) bir filmi seyretmek gibi ağır çekim aktığını ancak dışardan gözleyene göre de kazanın 5-10 saniye belki de daha az bir zamanda gerçekleştiğini söyleyeceklerdir.

Yukarıda paylaştığım bazı örneklerden sonra isterseniz bir de arıların zamanı nasıl algıladıklarına bir bakalım:
Arıların, buldukları bir yiyecek kaynağını kolonilerine haber verirken, kovanla yiyecek arasındaki uzaklığı diğer işçi arılara, yaptıkları özel bir dansla ve bu dansın süresiyle bildirdiklerini biliyoruz. Bu uzaklığı algılarıysa yol sırasında gözlerinin önünden geçen görsel uyaran konturlarının sıklığıyla azalıp artabiliyor. Örneğin, uyaranın az olduğu bölgelerde kat ettikleri mesafeleri daha kısa algılayabiliyorlar. Tıpkı bizlerin zaman algısının da duyusal uyaran zenginliğinden etkilendiği gibi. (http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/deneme.htm)
“Gerçekte, zamanın ve mekânın olmadığı bir âlemin içinde yaşamaktayız da, bunun bilincinde değiliz!.. Ve belki de şartlanmalarımız o kadar ağır basmakta ki; idrakımızın önünde olan bu gerçeği gene yapımız ve şartlanmalarımız sebebiyle inkâra kalkışmaktayız…”, demektedir İnsan ve Sırları kitabında araştırmacı-yazar Sayın Ahmed Hulûsi (http://www.ahmedhulusi.org/yazi/zamanotesi.htm)

Şimdi de yukarıdaki açıklamaya anlam katan bazı ayetleri "oku"yalım:

"Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic Suresi, 4)
Onları toplayacağı gün sanki sadece birbirleriyle tanışacakları gündüzün bir saati kalmışlar gibi gelir… ( 10 Yunus Suresi 45)

"Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." (Secde Suresi, 5)

Dedi ki “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” Dediler ki “Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.” (23 Muminun Suresi 112-113)

"...Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir." (Hac Suresi, 47)

Görünen o ki tüm yaşantımız “göre”lerden ibaret ve bu göreler “zaman”ı da oluşturmakta doğal olarak… Eğer olayları oluş sırasına “göre” sıralamak “zaman”ı oluşuyorsa ve her reaksiyon bir başka reaksiyonu yani tepkimeyi doğuruyorsa ve bunları “zaman” adı altında kayıtlamakla kendimizi kayıtlamış olmaz mıyız? Yani “Zaman” bir kilit olur ve biz de içinden çıkamadığımız kilitli bir dünyada yaşayanlar…

Sizleri masalların başındaki tekerleme ile başbaşa bırakarak yazımı bitirmek istiyorum:

Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Deve tellal iken Sinek berber iken
Ben annemin babamın beşiğini
Tıngır mıngır sallar iken

“Evvel” nasıl zamanın içine girmiştir? “Kalbur” nasıl bir samanın içine girebilmiştir?
“Ben” nasıl olur da annemin ve babamın beşiğini sallarım? Haydi düşünün biraz…

Cuma, Nisan 13, 2007


AYNA

Ayna’ya baktığında kimi görüyorsun? Tabii ki kendini! Elini kaldırınca aynadaki “sen” de elini kaldırıyor, göz kırpıyorsun o karşındaki yani “ayna”daki sen de gözünü kırpıyor. Peki, bir de şöyle düşünelim; ya karşımızdaki herşey, herkes sana “ayna”ysa ya da sen onlara “ayna”ysan?..

Herkesin çok sevdiği ve uzun süreler birlikte olduğu arkadaşları, dostlukları vardır. Bir zaman sonra bir de bakarız ki arkadaşımızın söylediği bir laf farkında olmadan bizim ağzımıza sakız olmuş. Ya da bizim yaptığımız bir hareket bir de bakmışız ki yakınlarımız tarafından farkında olmadan benimsenmiş ve onlar tarafından sanki bir “tik” olmuşcasına yapılmakta… Bunlar iyi hoş da peki bu durumu daha geniş bir perspektifte incelemek mümkün değil mi? Tabii ki mümkün. Özellikle büyük kentlerde mesela İstanbul’da. Çıkın trafiğe bakın sağınızdan sağlayan bir sürücüye, sonra birden önünüze fırlayan bir arabaya! Önce “olamaz,nasıl olur bu?” derken bir süre sonra bir de bakmışız biz de sağlıyoruz!!! Tüm toplum tek bir vücud halinde “ayna” ya bakıyoruz ve gördüğümüz kendimiz.

Yukarıda yazdıklarım son zamanlarda sıkça bahsedilen “ayna nöronlar”ın dile gelişi. 1990’larda iki İtalyan bilimadamının düşünce okuma konusunda maymunlar üzerinde yaptığı deneyler sonucunda keşfettiği nöronlar. Bu nöronların en önemli fonksiyonu bir başkası bir hareket yaparken aynen siz yapıyormuşcasına sizin nöronlarınızın aktif hale geliyor olması. Mesela, seyrettiğiniz dizi film kahramanları. Bir süre sonra bir de bakıyoruz ki etrafımızda o kahramanların yaptıklarını taklit eden yani yapan bir sürü insan var. Ya da hayranı olduğunuz bir rock ya da pop star. Yüzlerce kişi onlar gibi giyinip, onlar gibi şarkı söylemeye çalışmıyorlar mı? Her yıl Amerika’da Elvis Presley için düzenlenen anma gününde tıpkı O’nun gibi giyinmiş yüzlerce Elvis Presley sokaklarda yürümekte…

Ayna nöronların keşfi ile bize anlatılmak istenen ne? Hani ünlü deyim vardır: “üzüm üzüme baka baka kararır”.(http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salavat.htm) Üzüm üzüme bile bakarak aynı rengi alıyorsa, arkadaşının hareketleri ve karakteri sen de yansıma yapıyorsa, o zaman bizim birlikte olduğumuz kişilerin hareketleri, duyguları çok önemli oluyor. Eğer pozitif düşünceye sahip insanlarla birlikteysek aynada yani sende pozitiflik yansıyacak, eğer sürekli negatif düşünceye saplanmışlarla birlikteysek aynada yüzümüz hep somurtacaktır. Bir başka örnek; uzun süre evli kalan eşler bir süre sonra birbirlerine benzemeye başlarlar. Hatta bu yüz ifadelerine kadar yansır.

Son olarak, atılacak ilk ve en basit adım; şiddet içeren, fazla dramatik, iç sıkıcı filmleri izlemeyi bırakmalı, stres yüklü her olaydan mümkün olduğu kadar uzak durmalı, buna etrafınızdaki negatif enerji üreten fabrika misali insanlar da dahil. Belki de zamanı gelmiştir kendi içimizdeki yolculuğa çıkmanın, tüm ters etkileri birer birer yolumuzdan çekip, önümüze çıkan her kirli aynayı silip, temizleyip, “O” öze ulaşmanın. Bak o zaman bakabilirsen o göz kamaştırmanın da ötesindeki parlaklığa!


Not: Bu konuda sizlerle paylaşmak istediğim bir video var. Ancak bu video ingilizce. İngilizce bilmeyenler için ingilizceden türkçeye çevirip, aşağıda metin olarak sizlerle paylaşmak istedim.

http://www.youtube.com/watch?v=WM9MaIU3zVU

AYNA NÖRONLAR

“Aynaya baktığımda ne görüyorum. Elbette yüzümü görüyorum. Onun da ötesinde duygu değişimlerimi, ruh halimi, mimiklerimi. Biz insanoğlu yüz okumada oldukça iyiyizdir. Ben size bakıp, sizinle ilgili pek çok şey öğrenebilirim; sizinle bağlatı kurabilirim, sizi sevebilirim.“Empati” çok hassas özelliklerimizden birisi. Beynimizde özel bir devre olabilir ve bu devre sayesinde baktığımız herşeyde birbirimizi görebiliriz.

İnsanlar futbol seyrederken neden bu kadar kendilerini kaptırıyorlar, hem de çok kaptırıyorlar? Bunca kızgınlık, acı, tırnak kemirten gerilim… Neden spor için bu kadar kendimizi kaptıracak kadar budalayız? Tabii, bu sadece futbol için geçerli değil. Bir film seyrederken de kendimizi tamamen filme kaptırabiliyoruz, ya da bir video oyununa, ya da bir dans gösterisine.. Biz, insanoğlunda bir şey mi var acaba? Neler oluyor bizlere özellikle diğer insanları seyrederken; hareket ederken, oynarken, yüzlerini izlerken…

Bilimadamları daha önce hiç bu denli hücresel derecede bir buluş yapamamışlardı. Ancak insanların bu garip tutumlarına karşı şimdilerde bir açıklama getiriyorlar. Merkez beyin hücreleri beynin her iki tarafında bulunmaktadır. Bu hücrelerde milyonlarca nöron bulunmaktadır ve bu nöronlara “ayna nöron” adı verilmiştir. Bulduğumuz şey bir mekanizma ve bu mekanizma insanların birbirlerini nasıl gördüklerini açıklamada kesinlikle temel oluşturacak bir mekanizma.

Bu buluş İtalyanın sevimli kasabası Parma’da tamamen bir şans eseri bulundu. Bir grup bilimadamları maymunlar üzerinde beyin konusunda araştırmalar yapmaktaydılar. Onlar beyin hücrelerini, nöronları test etmekteydiler ve maynunlar ne zaman bir fıstık alsalar nöron aktivitelerinden şu sesi “....” duymaktaydılar. Daha sonra bir gün maymunlar hareket etmeden durularken bir bilimadamı fıstıklara uzandı ve maymun nöron aktivitesi aynı aktiviteyi gerçekleştirdi. Sanki kendileri uzanıp alıyormuşcasına. Bu durum birşeyi açıklığa kavuşturuyordu: “Birşeyi görmek ve birşeyi yapmak aynı şeydi!” Yani, bu nöron birisini birşey yaparken seyrederken sanki kendisi yapıyormuş gibi aktive olmaktadır.

Bu gerçekten de inanılmaz. Aynı nöron temel olarak izleyerek aktive olabiliyor. Bir maynunun nöron faaliyeti, birisini seyrederken kendi o hareketi yapıyormuş gibi aktive oluyor. Bu ilginç bir durumdur. Çünkü maymun sadece kendi hareketleri ile ilgili değil başkalarının hareketleri ile de ilgilenmektedir.

Bazı insanlar bu aktiviteye “maymun görür maymun yapar” nöronları diye adlandırmaktadır. Ancak “ayna nöron” diye adlandırmak daha doğru gibi. Çünkü beyin ne görüyorsa “ayna”lıyor yani aynısını yansıtıyor. Bu şans eseri keşfedilen bu durum için bilimadamları daha fazla test yapmaları gerektiğini düşünmekteler. Çünkü onlara göre bu sadece maymunlarla sınırlı değil, açıkca belli oluyor ki insanlar için de geçerli bir durum.

Hepimiz biliyorsuz ki insanoğlu izleyerek, kopyalarak öğrenir. Bebeklerin yaptığı budur. Önce izler, sonra yaparsın. Bir kere izleyip, kopyalayıp yaptıktan sonra bir grup hareketleri onları kafanızda tutmanıza gerek yok. Eğer birisini birşey yaparken görürseniz çok rahat aynı tecrübeyi paylaşabilirsiniz. Onlar hareketleri biliyor, siz biliyorsunuz ve onlarla yaşıyorsunuz. Aslında emeklemek, yemek yemek, vs… gibi uzun seneler boyunca öğrendiklerimiz çok zengin bir bilgi deposudur.

Sokakta bir sürü kutu ile yürürken insanların bana bakmalarından çok nasıl baktıklarını izledim. Onlar bana bakarken benim neler hissettiklerimi biliyorlardı. Ağır bir yükü taşırken ne hissedildiği bilgisi onlarda mevcuttu. Ben kutularla hareket ederken beni izliyorlar ve benim duygularımı hissediyorlardı. “Onların nöronları hareketimi “ayna”lıyordu!” Belki de beyin dalgaları ne görüyorsa onları yaşantımızla bağdaştırıyor. “Ayna”lama sistemi öyle bir şey ki, içinizdeki sizde mevcut olan becerileri hafifçe dokunuyor ve onları dış dünyaya doğru projekte ediyorsunuz yani yansıtıyorsunuz.

İnsanlar gördüklerini ve izledikleri dönüştürmede gerçekten de çok iyiler. Şu anda tam 13 tane nokta var ve siz bu noktaların yaptığı hareketleri çok rahat algılayabiliyorsunuz. Bu noktalara baktığınızda bu hareketleri kendinizin de yaptığınız için çok rahat tanımlayabiliyorsunuz. İşte bu yüzden spor fanatikleri maçları izlerken geriliyor, yüzlerini buruşturuyor, vs… siz oyunu biliyorsunuz! Nöronlarınız maçı seyrederken sanki siz oynuyormuşcasına aktive oluyor bu yüzden de siz kendinizi çeşitli tepkiler verirken buluyorsunuz.

“Ama bundan daha da başka şeyler de var”, diyor UCLA Üniversitesi’nden Profesör Marco Iacoboni. Ayna nöronlar sadece insanların hareketleri ile bağlantılı değil duygularıyla da bağlantılı. Duygusal sistemle motor sistemi birbiri ile bağlantılıdır. Bunu netleştirmek için Profesör beni çok kuvvetli bir beyin tarama MR cihazına soktu. Bana bazı resimleri gösterecekti ve ben konuşmadan resimdekileri taklit edecektim. Ben de söyleneni yaptım. Beyin aktivitemi kaydettiler. Daha sonra aynı resimlere taklit etmeden sadece bakacaktım. Ben de resimler sadece baktım. Sonuç şöyle çıktı: resimleri taklit ederkenki beyin aktivitesi ile taklit etmeden sadece bakarkenki beyin aktivitesi, nöron çalışma sistemi aynıydı! Ayrıca hatırlıyorum o somurtan ve yüzleri gülmeyen insanların resimlerine bakarken ekstra rahatsızlık duymuştum ve gülen yüzlere bakarken kendimi daha rahat neredeyse mutlu hissetmiştim. Ek olarak, şuanda ekranda benim beynime bakıyoruz ve o kırmızı ışık saçan bölüm mutlu insanların resmine baktığımda oluşan kırmızı ışık yani beyin aktivitesi ve bu aktivite tam da beynimin duygusal-mutluluk kısmında oluşuyor. Ayrıca insanların resimdeki hareketlerini taklit ederkenki beyin aktiviteme bakalım. Çok daha büyük bir beyin faaliyeti, nöron akışı görüyoruz.

Profesörün düşüncesine göre, ayna nöronlar mesajı beynimizdeki limbik ya da duygusal sisteme göndermektedir ve bu yüzden birbirimizin duygularını anlamaya yardımcı olmaktadır. Buna da “empati” denir.

-Sen şimdi demek istiyorsun ki benim beynimde bir kısım var ve o kısım başkalarının hayatlarını yaşamakta!
-Evet, aynen öyle.

Başarılı aktörler içgüdüsel olarak bildikleri dramatik durumları ve hareketleri çok rahat ortaya koyabilmektedirler. Yapyıkları yüz ifadelerini de seyrederken bizler buna aynı şeklide tepki vermeden edemiyoruz.

Aktörler hareketleri insanları etkileme açısından kullanmakta çok başarılılar. Onlar ayna sistemini kullanmakta ustalardır.

Bizler sosyal varlıklarız. İnsanların düşüncelerini okuyabiliriz. Bir medyum ya da telepati kurmak gibi demiyorum. Demek istediğim, bir insanın balkış açısını adapte edebilirsiniz yani kendi bakış açınız gibi benimseyebilirsiniz.

Peki ayna nöronlar bizi birbirimize duygusal açıdan bağlayabilyorsa, otistik olanlar ne yapmalı mesela Christian gibi?…

Bilindiği üzere otistik çocuklar aşırı derecede akıllı ancak sosyal yönden gelişmemişlerdir. Christina konuşabiliyor, okuyabiliyor, yazabiliyor ancak iş iletişime gelince göz temasından kaçıyor. Bu yüzden de bazı soruları yanlış anlıyor. Herkes bu duruma neyin sebep olduğunu öğrenmek istemektedirler. Bunu öğrenmek için doktor Rama bir şapka yarattı. Bu şapkayı çocuğa giydirdiler ve çocuğun elini açıp kaparkenki beyin dalgalarını kaydettiler ve bir filmde başkasının elini açıp kapattığını izlettirdiler ve beyin aktivitesini kaydettiler. Pek çok kişi için ister kendisi yapsın ister yapanı seyretsin beyin dalgaları aynı şeklide aktive olur. Fakat otistik çocuklarda beyin dalgaları değişkenlik göstermektedir. Bu bize muhtemel olarak ayna nöronların aktivitesinin akışının bozukluğunu göstermektedir. Yani bir başka deyişe ayna nöron aktivitesinde kırılma, kopma gözükmektedir.

Otistiklerin beyinleri değişik şekilde faaliyet göstermekete, buna bağlı olarak da nöron sisteminde bozukluklar bulunmaktadır. Ama yine de tam emin olamayız ve bu konuda daha pek çok çalışma yapılmalıdır.

Rama Schanderen’a göre bildiğimiz bir şey varsa o da insanların sosyal olmasıdır. Kuzenlerimiz maynunlardan daha fazla birbirimizle bağlantıda olmak için pek çok şey yarattık; danslar, tokalaşmak, oyunlar, vs… birlikte yemek yeriz, buluşuruz ve konuşuruz, çok fazla konuşuruz…

Herkes aynı soruyu sormaktadır: İnsanı diğerlerinden farklı yapan şey ne? Neden insan eşi benzeri bulunmaz bir varlık? Gülmek, dil ve başka bir şey de kültür. Kültürün çoğu taklitten gelir. Öğreticilerin yaptıklarını izlemek…

Rama Schanderen’a göre bizim ayna nöronlarımız gittikçe daha çok gelişme göstermişlerdir. İşte bütün farkı da bu yaratmıştır. Birbirimizden bakarak, kopyalayarak, öğreterek çok daha fazla şey öğrendik ve bizler başka yaratıkların yapamadığı şeyleri yaptık. Mesela eğer bir ayı olsaydınız ve kutupda soğukta ne yapmanız gerektiğini bulmak için pek çok nesil geçmesi gerekirdi. Ancak bir insan atasına bakarak, izleyerek ve taklit ederek çok daha çabuk ne yapması gerektiğini bulur. İnsanın nöron aktivitesi hemen harekete geçer. Bir ayının öğrenmesi için geçen milyonlarca ve milyonlarca nesil gibi sizin bu kadar süre beklemenize gerek olmaz. Bir nesil yeterlidir!

Ayna nöronların bize ne önerdiği neredeyse aşikârdır; herhangi bir spor barında bir pazar günü görebilirsiniz. Dışımızdan en derindeki hücrelerime kadar bizler birlikte yaratılmışız. Eğer yalnız olursak pek çok sistemimiz daha iyi olabilir anacak ayna sistemi için aynı şeyi söyleyemeyiz. Ayna sistemi en temel sosyal-beyin sistemimizdir ve bizler sosyal olmayı, birbirimiz iletişim içerisinde olmayı hep hoşlamışızdır.