
Ancak, bu çok küçük kıvrılmış, bükülmüş özel şekildeki ekstra boyutlar, günlük hayatımıza nasıl bir etkiye sahipler?
Sadece "bak"mak değil "GÖR"mek... Giz'li olan birşey mi var yoksa bizler "GÖR"ememekten dolayı herşeyi Giz'li mi zannediyoruz?.. Haydi hep birlikte araştırarak ve düşünerek geleceğin yeni ufuklarına..
SEYR NO:50 08.07.2008
“Aklın Gözü (Mind’s Eye)” Görsel Algıyı etkiliyor!
Vanderbilt Üniversites’nde yapılan yeni bir araştırma, “aklın gözü” ile gördüğümüz olarak nitelendirilen zihinsel imgelerin doğrudan görsel algılamamızı etkilediğini ortaya koymuştur!...
Vanderbilt Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde araştırma üyesi Joel Pearson, kısa süreli hafızayı oluşturan imgeler yani beş duyu çerçevesinde algıladığımız düşünceler, geleceğe dair algılamalar hakkında önyargı oluşturmakta, peşin hüküm vermemize yol açmakta olduğunu açıklıyor ve şöyle devam ediyor: “Bu araştırma, bir şeyi tasavvur-hayâl etmek, hem onu hayâl ederken hem de daha sonrasındaki görüşü-vizyonu değiştirmekte olduğunu kesinlikle gösteren ilk araştırmadır. Bu araştırmadan ortaya çıkan sonuçlar önemli. Çünkü, bu sonuçlar, algıyı şekillendirebilecek yukarıdan aşağıya şeklindeki beklentilerin ya da daha önceki deneyimlerin hatırlanması yoluyla potansiyel bir mekanizma ortaya koymaktadır.”
Çok iyi bilinmektedir ki, güçlü bir algısal deneyim, bir kişinin daha sonraki bakış açısını değiştirebilir.Şimdi bir düşünün… Mesela, mutfağınızda istenmedik bir hayvan, örneğin bir fare gördünüzde ne olur? Her bir toz topağında ya da her bir karanlık köşede aniden fare görür olursunuz ya da gördüğünüzü zannedersiniz!. O zaman, bir şeyi bir kere hayâl etmek, düşünmek ile etrafınızdaki şeyleri algılamanızda değişiklik yaratma olasılığı var mıdır?...
Bu çalışmanın içinde yer alan Doç.Dr. Frank Tong şöyle açıklamada bulunuyor: “Sizler, bir şeyin sizi etkilemesi için, onu10 kere ya da 100 kere düşünmeniz, hayal etmeniz gerektiğini düşünüyorsunuz. Ancak, araştırma sonuçlarımız, uygun koşullarda, sadece bir tek anlık düşünce bile algıladığınız dünyayı önemli ölçüde değiştirebilir!.”
Düşüncenin-hayal edilenin algılamayı nasıl etkilediğine dair basit şeklideki deney şu şekilde gerçekleşmiştir:
Önce denek, boş bir ekrana bakıp yeşil rengi hayal eder. Daha sonra denek, bir gözü yeşil diğer göz kırmızı renkte olan gözlük takar ve ekrana her bir gözü ayrı renkteki iki camın ardından bakar. Denek, ne kadar fazla yeşil rengi hayal ederse, o kadar yeşil rengi algılayıp, görmektedir. Bu deney, bir kişinin hayal ettiğinin gelecekte göreceklerini nasıl etkileyebileceğini göstermektedir. (Bu deney, makaledeki grafiğin altında anlatılmaktadır.)
Çok benzer ve daha detaylı olan deney de şöyle gerçekleşir:
Deneklere basit kalıplarda beynin ana görsel alanında resmedilen yatay ve dikey ince şeritler hayal etmelerini söylerler. Daha sonra bilim insanları, deneklerin bir gözüne yeşil yatay kesik kesik, rendelenmiş gibi bir desen ve diğer gözlerine de kırmızı dikey desen göstererek, “binocular rivalry” diye anlatılan iki gözün aynı anda kullanılması ile oluşturulan iki gözü ve algılamalarını birbiri ile karşılaştırırlar. Bu karşılaştırma sırasında, denek, dönüşümlü olarak her bir gözünün önünde kendisine gösterilen görüntüleri algılar... Denekler genel olarak kendilerine gösterilmeden önce kendi hayâl ettikleri imgeleri gördüklerini belirtirler ki bu durum, araştırmacıların hipotezini kanıtlamaktadır.
Buna ek olarak yapılan diğer deneylerde ise, belirli bir deseni deneklerin daha uzun zaman dilimi içinde seyrettikleri ya da hayal ettiklerinde algıda daha güçlü değişimlerin olduğu da tespit edilmiştir.
Pearson, son olarak şu şekilde bir açıklamada bulunuyor: “Son zamanlardaki insan beyninin görüntülenmesi konusundaki ilerlemelerle, bir şeyi hayâl ettiğinizde görsel beyninizdeki kısımların yanmakta ve orada bir faaliyet olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, zihinsel imgeleme yani tasavvur etme ile aynı şeyi görmenin oldukça fazla örtüştüğünü kanıtlayan çok fazla kanıt var. Bizim bu çalışmamız, sadece hayâl edilenin görüntü ile bağlantısını değil, ayrıca hayalin-tasavvurun doğrudan gördüklerimizi de etkilediğini göstermektedir.”
http://www.sciencedaily.com/releases/2008/07/080703145849.htm
İngilizceden çeviren: AylinER
Yukarıdaki makalede bilim adamları şunu diyor: Bir tek anlık hayâl-düşünme, daha sonraki algılamalarınızı tümden değiştiriyor!!!... Bir şey hayâl ettikten sonra tüm algılamalarımızı o hayâl ettiğimizin rengine boyuyoruz!!!... Düşüncelerimiz, hayâllerimiz ne kadar kısıtlı ise algılamamız da o yönde sınırlı olacak demektir!.. Aslına bakarsanız, hayâl ettiklerimiz algılarımızı şekillendirirken, algıladıklarımız da hayallerimizi, düşüncelerimizi şekillendirmekte!!!... Algılanan hayâlim mi? Yoksa hayâl mi algıladığım?!?!....
SEYR NO: 49 02.07.2008
İnsan beyninin yeni haritası!
Uluslararası araştırmacılar ekibi düşünme, planlama ve kendini tanıma ile ilgili olarak bilinen beynin dış katmanı olan serebral kortekste bulunan milyonlarca nöron fiberin ilk, tam yüksek-çözünürlü haritasını çıkardılar. Bu ses getiren çalışma, belki de beynin her iki yarısındaki aktivitelerin anahtarı olabilecek tek bir ağın özünü ya da merkezini belirliyor.
Indiana Üniversitesi, İsviçre Lausanne Üniversitesi ve Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne, Harvard Tıp Okulu’ndan araştırmacıların gerçekleştirdiği bu çalışma ile en karmaşık ve gizemli insan organı olan beyni anlamada çok önemli bir adım attılar. Bu çalışma sadece beynin bağlantılarının (the brain “connectome”) kapsamlı bir haritasını ortaya koymuyor, ayrıca “connectomics” adı altında yeni bir bilim alanı olmaya başlayan, beyindeki trilyonlarca nöron bağlantılarını daha geniş çözünürlükle haritalamaya devam etmek için diğer bilim insanları tarafından kullanabilecek bir non-invasiv (Cilt ya da mukozayı geçmeden tamamlanan tıbbi girişim) tekniğin yeni bir uygulamasını sağlıyor.
Bu çalışmada yer alan Indiana Üniversitesi’nden nörobilimci Olaf Sporns şöyle bir açıklamada bulunuyor: “Bu çalışma, insan beyninde hastalık aşaması ya da iyileşme aşaması gibi takip edilmesi zor olan süreçleri takip edebilmeyi ve anlamaya yardım eden geniş-ölçekli bilgisayar modelini oluşturmak adına atılan ilk önemli adımdır.”
Şimdiye kadar bilim insanları, algılama, kavrama, tanıma, anımsama, bilme gibi bilişsel aktivitelerin beynin hangi bölgesinde gerçekleştiğini tespit etmek için çoğunlukla fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) diye adlandırılan bir teknik kullanmaktaydılar ve bu oluşan aktivitelerin altında yatan anatominin rolü hakkında çok az bilgiye sahiptiler. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalardan yola çıkarak nöral fiber bağlantı ve yollar hakkında şu ana kadar bilinenler, insan beyninde oluşan tam bir beyin bağlantı haritasını çıkarmaya yetmemekteydi.
Hangman adlı bilim insanı tarafından yönetilen nöron görüntüleme araştırma ekibi, bu yeni çalışmada son teknoloji ürünü olan difüzyon MRI (dMRI) teknolojisini kullandılar. Bu non-invasiv (cilt ya da mukozayı geçmeden tamamlanan tıbbi girişim) tarama tekniği, beyin dokuları yolu ile su molekülleri yayılım-dağılım (difüzyon) değişim haritasına bağlı olarak fiber bağlantı yollarını hesaplamaktadır.
Yüksek derecede hassas değişken metod olan difuzyon spektrum görüntüleme (DSI), çoklu fiberin kimyasal yapıdaki atom pozisyonlarını (oryantasyon) tek bir alandan geçerken görüntüleyebilmektedir. Bu yeni çalışma, bu tekniği milyonlarca nöral fiberlerin haritalarını tüm kortekse uygulamaktadır. Nörobilimci Sporns da daha sonra, bağlantıda beynin daha merkezî role sahip olan, kortikal ağ içindeki merkez görevinde olan kısmı belirlemek için bilgisayar analizi yapar ve şaşırtıcı olan ise bu analizlerin sonucunda ulaşılan noktadır; beynin içinde tüm kısımlarla yüksek derecede ve yoğun bağlantılı yapısal tek bir merkezin ya da özün olduğu!...
Sprons bu konu hakkında açıklamalarına şu şekilde devam etmektedir: “Beynin en merkezi kısmının, özünün, korteksin orta hattın arka kısmında olduğunu bulduk ve bu beynin her iki kısmını da kaplamaktadır. Bu durum daha önceden bilinmiyordu. Şimdiye kadar araştırmacılar beynin bu kısmı ile başka sebeplerden dolayı ilgiliydiler… Biz artık bu çalışma ile beyin dinamiği ve beyin anatomisi arasındaki önemli bir bağlantıyı hesaplayabiliriz. Eğer biz beynin nasıl bağlantılı olduğunu bilirsek, onun ne yapacağını da tahmin edebiliriz!. ”
http://www.sciencedaily.com/releases/2008/06/080630200947.htm
İngilizceden Çeviren: AylinER
Yukarıda açıklanan ve bilim dünyasında ses getiren bu çalışma ile yeni bir dal olan “connectomics” de daha çok popüler olacağa benziyor. “Connectomics” kısaca bağlantı bilimi!... Beyindeki nöronların bağlantısını inceleyen bilim… Milyonlarca nöron ağı ve bağlantıları keşfedilmeyi beklemekte!... Mikro planda bu yeni çalışma ile bir bakıma başlanmış gözükmekte! Bu yeni çalışma belki de ileride mikro plandan, makro plana da bir geçiş kapısı olur!...
SEYR NO: 48 28.06.2008
“Telepatik” genler birbirlerindeki benzerlikleri fark ediyorlar!
Yeni bir araştırmaya göre; genler, herhangi bir protein ya da işlem destekleyen biyolojik moleküller olmadan belirli bir mesafeden birbirlerindeki benzerlikleri fark edebilme becerisine sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Bu buluş, türlerin evrimini içine alan anahtar süreçleri gerçekleştirmek için nasıl benzer genlerin birbirlerini bulup, bir araya geldiklerini açıklamaktadır.
Bu yeni çalışma, bir kalıp kimyasal baz içeren ikili helezon yapılı iki sarmallı DNA olan genler, benzer kimyasal baz kalıplarındaki diğer genleri tanıyabildilerini göstermektedir.
Bu durum, birbirini dışarda arama becerisi, “genetik rekombinasyon-birleştirim” adı altındaki işleme başlamak için genlerin birbirlerini nasıl tanımladığını ve sıraya koyduğunun anahtarı olabilir. Bu “genetik rekombinasyon-birleştirim” adlı işlem, yeni genotipler oluşması için bir çift oluşturan ya da birinin diğerini tamamladığı iki kromozom olan homolog kromozom segmentlerinin girişiyle genlerin dağılımında meydana gelen değişikliktir. Genetik rekombinasyon sonucu anne ve babadan bulunandan farklı kalıtsal özellikler ortaya çıkar. Genetik rekombinasyon genellikle mayoz bölünme sırasında ortaya çıkmaktadır. Bir başka deyişle, iki ikili burgu DNA molekülü bir araya gelir, bir kısım bilgiyi kırarak açar ve bilgileri değiş tokuş eder ve tekrar kendilerini kapatır.
“Birleştirim”, evrim ve doğal seleksiyonda çok önemli anahtar role sahip bir işlemdir ve ayrıca hasara uğramış DNA’yı tamir eden önemli bir beceriye sahiptir. Bu zaman kadar, bilim insanları bu süreci başlatmak için uygun gen çiftlerin birbirlerini nasıl bulduklarını gerçek anlamda bilememekteydiler. Bu yeni çalışmanın yazarları, bu teoriyi denemek için bir seri deney gerçekleştirmişlerdir. Bu deneylerden ilki 2001 yılında ekibin iki elemanı tarafından geliştirilmiştir. Bu deneyde, uzun parçalar halindeki benzer iki sarmallı DNA’nın birbirini taşıdıkları tamamlayıcı elektrik şarj kalıpları ile tanımladıklarını bulmuşlar ve bu durumun bu iki molekülün birbiri ile fiziksel temas ya da iletişimi kolaylaştırıcı olarak bulunan proteinler olmaksızın oluştuğunu doğrulamak istediler.
Daha önceki çalışmalar, proteinlerin 10 çift kimyasal baza sahip olan kısa DNA dizilimleri arasında oluşan tanımlama sürecinde dahil olduklarını öne sürmektedir. Bu yeni çalışma ise, yüzlerce kimyasal baz çiflerine sahip olan daha uzun DNA dizilimlerinin, herhangi bir protein katkısı olmadan birbirlerini tamamen tanıdıklarını göstermektedir. Bu teoriye göre, bu tanıma mekanizması, genler ne kadar uzun olursa o kadar güçlü olmaktadır.
Araştırmacılar, benzer kimyasal bazlara sahip DNA moleküllerinin, değişik dizimdekilere göre biraraya gelme ihitimallarinin yaklaşık olarak iki kat daha fazla olduğunu bulurlar. Bu araştırmayı yapanlardan Imperial College London’da çalışan Prof. Alexei Kornyshev, ekibini ulaştığı bu sonuç hakkındaki duygularını şu şekilde ifade etmekte: “ Herhangi bir dış yardım olmaksızın kalabalıkta birbirlerini arayan benzer DNA moleküllerini görmek oldukça heyecan verici!. Bu, benzer genler için karmaşık birleştirim işlemine herhangi bir protein ya da diğer biyolojik etkenler olmaksızın başlamasını sağlayabilecek itici bir güç olabilir!. Ekibimizin deney sonuçları bu beklentileri destekler niteliktedir.”
Genetik birleştirimin ilk tanıma safhasının mekanizmasını tam olarak anlamak, evrim, doğal seleksiyon ve DNA onarımı sürecindeki birleştirim hatalarını minimuma indirmeye ya da önlemeye ışık tutar niteliktedir.
http://www.sciencedaily.com/releases/2008/01/080124103151.htm
İngilizce’den çeviren: AylinER
Genlerin birbirlerini tanıması ve BİRleşmesi!.. Dışsal faktörlerle değil, moleküler maddelerle de değil, birbirlerinin yaydığı benzer elektrik, titreşim ile gerçekleşiyor! Alt(!) boyut diyebileceğimiz bir sinyalin birbirleri tarafından okunması!... Tabii benzer genlerin birbirlerini benzemeyelere göre daha fazla okumaları da var! Yani benzer genler benzer sinyaller yayıyor!... Tamamen telepatik!!!...
SEYR NO. 47 26.06.2008
Süperbilgisayar anı düğmelerini bulmak için biyokimyasal harita çıkarıyor!
Saatinizin alarmını kapamaktan, kahve makinanınızı çalıştırmaya, arabanızı çalıştırmaktan, gece ışığı söndürmeye kadar “düğmeler” hayatımızın bir parçası… Araştırmacılar, yaşayan bir hücre içerisinde gün boyunca kullandığımızdan daha fazla olası düğme kalıplarını katalogladılar.
Amerika,Virginia Tech. Bilgisayar Bilimi Doç Dr.Naren Ramakrishnan ve National Centre for Biological Sciences’da (NCBS) çalışan Upinder S. Bhalla ile birlikte hücrelerin biyolojik fonksiyonlarını desteklemek için binlerce düğme ürettiklerini buldular!...
Bhalla: “Hücreler, ne çeşit bir hücre olacaklarını belirlemede, mesela deri hücresi, ya da mi yoksa kan hücresi gibi, strese karşı cevap veririken, ve diğer hücrelerle iletişim içindeyken düğmeleri kullanırlar. Düğmenin durumu yani açık ya da kapalı olması, tıpkı bir bilgisayarın hafızasında 0 ya da 1 bit depolaması gibidir. Gerçek biyolojik düğmeler oldukça karmaşık ve pek çok çeşitli şekilde düzenlenmiş olmasına rağmen, biz bu çalışmamız ile bu düğmelerin nasıl çalışabileceğini olası en basit yollarla gösterdik.”
Bhalla, biyokimyasal modelleme ağı ve simulasyonu gibi geniş ilgi alanına sahip bir bilgisayar nörobilimcisi ve bu çalışmayı yapanlardan diğer isim olan bilgisayar bilimcisi Ramakrishnan, rakamsal simulasyon ve data çalışmaları hakkında uzmanı. Bu iki bilim insanı, hücrelerin düğmeleri pek çok yolla nasıl kullanıp, uyguladıklarını bulmak için, Virginia Tech Sistem X adlı süperbilgisayarını kullanmaya karar veririler.
Ramakrishnan çalışmaları ile ilgili şunları açıklamakta: “Bizim bu çalışmada Sistem X’i kullanmamız tıpkı bir tamircinin ya da bir çocuğun yararlı bir şey yapabiliyor mu diye bazı şeyleri bir araya getirmesi gibi bir şey… Biz, her biri bir kimyasal reaksiyon olan pek çok “yedek parça!” aldık ve her birini birbirine bulduğumuz her yolla bağladık ve bu şaşırtcı sayıda yapay olarak oluşturulan ağın aslında düğmeler olduğunu keşfettik!.”
Araştırmacılar, düğme davranışı gösteren 4.500 reaksiyon ağ topolojisi ya da yaklaşık %10 oranında denemiş yapılanış-konfigürasyon bulduklarını açıklarlar. Bu araştırmaları, ayrıca, kapsamlı bir biyokimyasal düğme “haritası”nı çıkarmaya rehberlik etmektedir. Harita, daha sonra pek çok düğmenin bir “aile-grup” oluşturduğunu yani düğmelerin birbirleri ile bağlantılı olduğunu göstermektedir.
Ramakrishnan, evrimin nasıl bir düğme ile değişebiliceğini anlatması açısında bu çalışma çok önemli çıkarımlara sahip olduğunu belirtmekte ve Bhalla da açıklamalarına şunu eklemekte: “Tabii ki düğmeden çok hücre mevcut. Ancak, düğme ve hafıza en temel davranışlar… Bizim yaptığımız bu düğme kataloglaması ile şimdi daha ilginç davranışları mesela karmaşık bilgi işleyişini inceleyebiliriz!.”
http://www.sciencedaily.com/releases/2008/06/080619203302.htm
İngilizce’den Çeviren: AylinER
Herşey açma ve kapamadan ibaret! Bir düğme misali!.Bilgisayar dünyasındaki 0 ve 1… Bir hücre varolup olmayacağını açma kapama düğmesi ile belirliyor!... ve canlının evrimsel gelişimi bir düğmenin açık ya da kapalı olması ile bağlantılı olabiliyor! Aç-Kapa!.. Var-Yok!..
SEYR NO: 46 23.06.2008
Deniz salyangozunun uzun süreli hafızaya getirdiği yeni bakış açısı; Bilgi ters yönde akıyor!!!...
Kaliforniya Üniversitesi Fizyoloji Bilimi ve nörobiyoloji profesörü David Glanzman, 25 yıldır öğrenme ve hafıza ile ilgili çalışmaları, “Aplysia” adlı deniz salyangozunu inceleyerek gerçekleştirmektedir. Bu çeşit salyangoz, diğer bahçede bulunan türlerinden daha büyük ve merkezi sinir sisteminde yaklaşık 20.000 nörona sahip. İnsan da ise, yaklaşık 1 tirilyon sinir hücresi bulunmaktadır. Deniz salyangozun sinir hücreleri yirmi bini geçmiyorsa da, hücrelerinin çapı insanınkine oranla bin kat daha büyüktür ve dolayısıyla da mikroskop altındaki incelemelere çok elverişlidir. Bundan dolayı, bu deniz salyangozu ile beynin sırlarını çözme çalışmaları ile katkıda bulunan prof. Glanzman, Aplysia salyangozunun insandaki hafıza ve ona bağlı işlemlerin daha iyi anlaşılabilmesi yolundaki en uygun canlı olduğunu belirtmektedir.
Uzun süreli hafıza sürecinde, salyangozda ve beynimizde sinaptik bağlantılar güçlenir…
Bilim insanları, salyangozların öğrenme sürecinde nörotransmiter serotonin, reseptörlere
presinaptik aksonlar (sinapstan önceki nöronun ucu yani nörotransmitter molekülleri salan kesecikleri barındıran uçlar) üzerinden bağlanır ve karmaşık bir süreçden geçerek, yeni presinaptik aksonların gelişmesine neden olur.
Günümüz biyolojisinde, Glanzman ve Kaliforniya Üniversitesi’nden meslektaşı bu süreç için şöyle düşünmektedirler: “Bu süreç aslında presinaptik aksonlarda başlamamakta ama bu presinaptik değişme gerçekte postsinaptik (sinyalleri alan) nöronda başlamaktadır!.” … ve postsinaptik kalsiyum tarafından düzenlenen belirli bir presinaptik protein sentezi olduğunu şaşırarak gözlemlediklerini belirtip, açıklamalarına şu şekilde devam ediyor: “serotonin postsinaptik nörondaki reseptörlere bağlandıktan sonra, postsinaptik nöronun içinde kalsiyum miktarı artıyor, bu kalsiyum miktarı artımı da neticede presinaptik nörondaki protein sentezini (üretimini) arttırıyor. Yani bilgi ters yönde akıyor!. Ancak bu nasıl oluyor henüz anlamış değiliz!...”
Glanzman açıklamalarına devam ediyor: “Doğa, sinapslarınızın o kadar kolay değişmesini istemiyor gibi… Bir şey öğrenmek için, oldukça detaylı hücresel değişim üretmek zorundasınız!. Bu sanki eğer uzun süreli hafızaya sahip olmak istiyorsanız, sinapsin sadece bir tarafını değiştiremezsin gibi bir durumdur… Öğrenmenin kolayca oluşması için önemli olan, sinapslarda uzun süreli değişim istememen. Bu bir şekilde hatalı öğrenmeyi aza indirmenin yoludur ve bu önemsiz sebepler için sinapsların değişimini engeller. Bu “kilit-anahtar ilişkisi”nden daha iyi…; anahtarı kilide sokarsınız ama anahtarın kilitte dönmesi için bir koda sahip olmanız lazım, uzun süreli hafızdaki gibi bir şey …”
Haftalarca ya da uzun süreli olan anılarda, presinaptik ve postsinaptik hücreler birbirleri ile konuşmak zorundalar!... ve Glanzman bu sohbetin kimyasal sinyallerini-işaretlerini anlamaya başladıklarını belirtmekte. Ancak bunun zaman alacağını çünkü hafızanın karmaşık bir olay olduğunu, ama her gün yeni ve beklenmedik şeyler öğrenmelerinden dolayı bu sürecin çabuk işlediğini belirtmekte.
Glazman: “Söyleyebileceğim şu; salyangozların Shakespeare öğrenememesi ya da cebir öğrenememesinin başlıca sebebi, bilişimsel yani bilgisayar tarzında bir güce sahip olmamaları, çünkü onlar sadece 20.000 nörona sahipler!. Ancak iş öğrenmeye geldiğinde, tüm hücresel ve moleküler işlemler çok benzer gözükmekte! Öğrenme ve hafızanın ana işleyiş mekanizması aynı!. Sinaptik değişme sinapsların iki tarafı arasında bir etkileşimi gerektirmekte. Presinaptik protein sentezi postsinaptik kalsiyuma bağlı. Şimdi bizler için anlaşılması gereken soru; tüm sinaps boyunca postsinaptik kalsiyumu aktive eden hangi sinyaller?! ya da presinaptik hücre bu protein sentezlerini tetiklemek için nasıl etkilenmekte?!...”
Glanzman ve meslektaşları Diancai Cai ve Shanping Chen, öğrenmeye ilişkin sinaptik değişim süresince postsinaptik kalsiyum tarafından belirli presinaptik protein sentezi oluştuğunu gözlemleyen ilk bilim insanları olduklarına inanıyorlar.
Glanzman: “beynin gerçekten nasıl çalıştığını öğrenmek istedim. “Aplysia” adlı deniz salyangozu yolu ile nöronların fizyolojik ve davranış fonksiyonlarını anlayabilirsiniz. Aplysia’nın bir nöronuna bakıp, bu motor nöronu ya da bu duyusal nöron diyebilirsiniz. Biliyoruz ki, bu nöronların aktivitelerinin “davranış”açısından önemli bir role sahip. Aplysia’nın sinir sistemindeki bir çift nöronun arasındaki sinaptik bağlantıdaki değişime baktığımızda, bazı nöronların davranışı nasıl etkileceğini biliyoruz.”
Önceki araştırmalarda, Galnzman ve ekibi, Aplysia’da öğrenme ve hafıza konusunda önemli bir rol oynayan hücresel bir mekanizmayı tespit ettiler. NMDA rseptörü (N-methyl D-aspartate) adlı bir protein, sinir sistemindeki sinaptik bağların gücünü artırmakta ve memelilerin hafıza ve belirli öğrenme çeşitlerinde de önemli bir rol oynamaktadır.
http://www.newsroom.ucla.edu/portal/ucla/new-insights-into-long-term-memory-52072.aspx
İngilizce’den Çeviren: AylinER
Yukarıda okuduğumuz makale ile Glanzman ve ekibi, öğrenme ve hafıza ile ilgili dolayısıyla da hücrelerin nasıl bir mekanizma ile işlediğine bilindik bilgileri yıkan, yepyeni bir bakış açısı sunan bir çalışma gerçekleştirdiklerini okuduk…
Şimdi gelin biraz bu konuyu inceleyelim…
Öncellikle, bilindiği üzere; her sinir hücresi, aldığı iletiyi bir sonrakine iletiyor. Hücre çekirdeğinde seyreden bu işlemler, hücre sıvısı içindeki tüm birimlere yansıyor. Özellikle de hücre duvarındaki sinaps noktalarına... iki hücre arasındaki kısa devre noktası olarak tanımlanabilecek zaman aralığında, bilgiler özet halinde bir diğer hücreye aktarılıyor. Hücreler arasındaki iletişimin gerçekleşmesi için salgılanan bazı maddeler ise, geçişi kolaylaştırıyor, akışkanlık sağlıyor… Hücreler arasındaki iletişimin gerçekleşmesi için salgılanan bazı maddeler ise, geçişi kolaylaştırıyor, akışkanlık sağlıyor. Serotonin ya da glutamat, hücre sıvısı içindeki iyonların geçeceği kanalları açarken, aynı zamanda kimi protein molekülleri ve katalizatörler devreye giriyor… http://www.saglikbilgisi.com/kelime/Bellek
İşte bu bilgi dahilinde şimdi aşağıdaki bilgiyi de okuyalım:
“Aksonların en uç bölgeleri olan sinapslarda elektriksel ileti, kimyasal iletiye çevrilmektedir. Sinir hücresi ile kas hücresinin bağlantıları ise nöromüskuler bağlantı yerleri (motor plak) olarak adlandırılmaktadır. Bir sinir hücresi, akson son ucu ile sonraki sinir hücresinin ana gövdesi (soma) arasındaki sinaptik aralık ile bağlantı halindedir. Presinaptik bölgeden salınan nörotransmitterler ile oluşan kimyasal ileti postsinaptik bölgeye iletilerek sonraki hücrede elektriksel ileti başlatmaktadır…”
http://tip.cumhuriyet.edu.tr/cutf/Donem2/I.Komite(DokuKomitesi)/Biyokimya/AhmetAKER/SinirSistemi.doc
Evet… “Presinaptik bölgeden salınan nörotransmitterler ile oluşan kimyasal ileti postsinaptik bölgeye iletilerek sonraki hücrede elektriksel ileti başlatmaktadır.” bilgisi, Glanzman ve ekibi tarafından yapılan çalışmalarla çok farklı bir hal aldı!. Yani kimyasal ileti olarak adlandırılan bir bilgi, presnaptik bölgeden geçerek postsinaptik bölgeye iletiliyor ve böylelikle hücrede işlem başlıyor!. “Pre-“ ön eki “ön” demek ve post ön eki “son” demek! Biz şimdiye kadar bir işlem için başlangıç noktasını bir hücredeki ön sinaptik bağlarla oluştuğunu düşünmekteydik. Ancak Glanzman ve ekibi yaptıkları çalışma sonucunda son sinaptik bağın ön snaptik bağı etkilediğini bularak, bilginin ters yönde aktığını gözlemlemişler!!! Bu da bizleri yeni bir bakış açısına yöneltmekte; mikro boyutta bir hücrenin varoluşu, işleyişi sonuna göre (post sinpatik etkileşim) oluşmakta! Hücrenin sonu başlangıcını (presinaptik bağdaki oluşum) etkilemekte!!!....
Günümüz teknolojisi ile son zamanlarda üretilmiş olan 10 adet robotu ve fonksiyonlarını okumaya ne dersiniz?...
İngilizce’den Türkçe’ye çevirdiğim robotlar hakkındaki bilgileri aşağıda okuyup, resimleri ve ingilizce açıklamalarını her biri için verilen adresten inceleyebilirsiniz.
1.Bebek Robot: Osaka Üniversitesi araştırmacıları, bebek görütüsünde ve bebek hareketlerini aynıyla taklit eden, silikon derisinin altında bulunan onlarca hava-güçlü oluşum düzeneği ve yaklaşık 200 dokunsal yani dokunma duygusu ile ilgili sensörlü “CB2” adlı robot ürettiler. Robot bebek mırıldanmakta, göz kırpmakta ve kafa ve uzuvlarını hareket ettirmektedir. Bu robotun üretim amacı, hem çocuk gelişimini hem de insan-robot etkileşimini incelemektir. http://spectrum.ieee.org/jun08/6329
2. Silikon Hizmetkâr: Mountain View Kaliforniya’da Anybots tarafından uzaktan kumandalı, iki kollu ve tekerlekli, topaçlar, güç sensöleri ve ultra kapasite ile güçlendirilmiş oluşum düzenekli “Monty” adında robot üretilmiştir. Anybots’un kurucuları gelecekte bu tarz robotların uzaktan kumanda ile kontrol ederek ve düşük ücretle mutfağımızda çalışabileceğini düşünmekteler. http://spectrum.ieee.org/jun08/6329/2
3. Tost Ustası: Twendy-One, Japonya’da Waseda Üniversitesi’nde özürlü insanlara ev işlerinde yardım etmek üzere üretilen 47 derecelik serbestlik derecesine sahip, 1.5 metre uzunluğunda üretilen, her bir parmak ucunda 6-yatay eksenli güç sensörü olan bir robot. Robot, yumuşak objeleri kavrayabiliyor, mesela kağıt bardak gibi ve kamış ya da kalem gibi küçük malzemeleri eliyle kullanabiliyor. http://spectrum.ieee.org/jun08/6329/3
4. Kim Kimdir: Çin robot uzmanı Zou Ren Ti, Xi’an Chaoren Sculpture Research Institute’nde, hakiki insan tenine çok benzeyen silisyum dioksit jelden yapılma teni ile ikizi olan androidi (sağdaki) ile yan yana oturmakta. Robot boynunu, gözlerini ve ağzını oynatabilmekte. Bu robot, yanında canlı-kanlı oturmakta olan eşi ile çoğunlukla karıştırılmakta. http://spectrum.ieee.org/jun08/6329/4
5. Dâhi Kafa: Albert Hubo, 1.4 metre uzunluğunda akülü ve bir insana benzer şeklide yürüyen, ve yüz ifadelerine sahip bir robot. Robotun vücudu Kore’de the Korea Advanced Institute of Science and Technology’de geliştirilmiş. Kafası ise, interaktif sohbet yapan robot üreten bir Teksas şirketi olan Hanson Robotics tarafından üretilmiş. http://spectrum.ieee.org/jun08/6329/5
6. Çelikten Sinirler: Bu robot Japonya’da National Institute of Information and Communications Technology’de geliştirilmiştir. İ-1 adlı robot, 50 derecelik serbestlik derecesine sahip, kendi başına durabilen, stereoskopik yani üç boyutlu kameralı gözleri ve mikrofon kulakları ile tam vücudlu bir insansı robot. Bu robot, araştırmacılara insanlarla makinalar arası iletişim ve etkileşim konusundaki çalışmalarına yardım etmekte. http://spectrum.ieee.org/jun08/6329/6
7. Mekanik Maestro: Honda ünlü Asimo adlı insansı robotunu geliştirmeye devam etmekte. En son modeli, dans edebiliyor, merdiven çıkabiliyor, hatta Detroit Senfoni Orkestrasını yönetmiştir. Tokyo’daki Honda genel merkezinde mühendisler, şu günlerde Asimo ile ziyaretçilere rehberlik yapabilmesi ve yiyecek içecek sunması konularında denemeler gerçekleştirmekteler. http://spectrum.ieee.org/jun08/6329/7
8. Becerikli Robot: Toyota Partner robotları, küçük droitler da dahil, trompet ve keman çalabilmekteler. Firmanın amacı, küçük objeleri kavrayabilme gibi gelişmiş el becerilerini bu robotlarla ortaya koyabilmek. Robotlar hala uzaktan kumandalı olarak işlem görmekteler. Ancak, Toyota Firması bu robotları daha bağımsız yapmayı ve böylelikle de onları evlerde ve hastanelerde bakıcılık görevinde deneyebilmeyi planlıyor. http://spectrum.ieee.org/jun08/6329/8
9. Domo Arigato: Japon firması Kokoro Co. ve Osaka Üniversitesi tarafından üretilen Aktorid DER2 bayan insansı robot, canlı insan şeklindeki bir robot. Öyle ki, konuşurken el hareketleri yapabilen, aktör diye adlandırılan pek çok aktoridden bir tanesi. Firma bu tipteki robotları, çeşitli kıyafetlerde ve koreografi seçenekleri ile kiraya veriyor. http://spectrum.ieee.org/jun08/6329/9
10. Mutfak Kinetiği: Karlsruhe Üniversitesi’ndeki Alman araştırmacılar, ARMAR III adlı insansı robotları, insan motor becerilerine çok benzer beceriler ortaya koyan becerilerle donanmış olarak tasarladılar. Amaçları, 45 derecelik serbestlik derecesi olan bu robotların, insanlarla güvenli bir şekilde bir arada varolmaları ve insanlara çok geniş alanda ev işlerinde yardımcı olmaları. http://spectrum.ieee.org/jun08/6329/10
SEYR NO: 44 17.06.2008
Süper bilgisayar İnsan beynindeki görme ile ilgili işlemleri aynen taklit ediyor!
Bir haftadan az bir süre önce New Mexico, Los Alamos Ulusal Laboratuvarında “RoadRunner” adlı süper bilgisayar saniyede petaflop diye tamımlanan bir hızda data-işlemi gerçekleştirildi ve Los Alamos araştırmacıları, bu bilgisayarı aşırı karmaşık nöroloji işlemler için kullanmaya başladılar bile!...
“Peta” ön eki, katrilyon olarak bilinmektedir. “Flop” son eki de bir saniyede kaç tane kayma noktası yapılıyorun ölçüsüdür. Petaflop performansla işlem görmesi “Roadrunner” adlı süper bilgisayar için her saniyede milyonlarca, milyarlarca hesaplama yapması ya da bir başka deyişle saniyede onbin tirilyon işlem yapması demektir. Geçtiğimiz haftanın sonlarına doğru Los Alamos’daki ve IBM’deki araştırmacılar bu makineyi denemek için 3 değişik bilişimsel kod kullandılar. Bu kodların içinden bir tanesi de “Petavizyon” diye adlandırdıkları bir kod.
Petavizyon, insan görme sistemini modellemektedir. Bir başka deyişle, petavizyon sistemi 1 milyar optik nöron ve tirilyonlarca snapsı aynı ile taklit etme özelliğine sahiptir.
Nöronlar, beyinde bilgiyi işleyen sinir hücreleridir ve nöronlar, snaps bağlantılarını kullanarak iletişim kurarlar. Modern bilgisayar çiplerindeki transistörlerin işleyişi de aynen bu snaps bağlantıları gibidir. Snapslar, anıları depolar ve öğrenmede önemli rol oynarlar. Snapslar, beyin tarafından örneğin duyma, görme ya da hareket gibi gerçekleştirilen işlemleri ayarlarlar. İnsan beyninde yaklaşık bir katrilyon snaps vardır ve insanın algılama, kavrama, tanıma, anımsama, bilme gibi yetilerinin tümü olarak bilinen bilişsel yetileri, bir petaflop bilişimsel problemdir!...
Los Alamos’daki araştırmacılar, saniyede (bir petaflop) bir katrilyon hesap yapma ölçüsünü geride bırakan bir milyardan fazla görsel nöronların örneğini çıkarmak için petavizyon modelini kullandılar. Petavizyon kodun kullanımı ile, bilim insanları bilgisayar dünyasında yeni bir performans yakaladılar. Bu başarı ile, elektronik bilgisayarlarda insansı-insan benzeri (human-like) bilişsel performansa sahip olmanın kapısı da açılmakta!. Los Alamos araştırmacıları, tüm insan görsel korteksini, ki bu insan için muhtemelen en önemli duyusal sistemini Petavizyon kodu ile çalışabileceklerini düşünmekteler.
Bu dijital bilgisayar üzerinden insanın bilişsel seviyelerine ulaşma yetisi, çok önemli anlayış ve idrâklara ve devrimsel teknolojik uygulamalara yön verebilir. Örneğin, tehlikeyi önceden görebilen “akıllı” kameralar ya da şehir içi yoğun trafikte karmaşık durumlara karşı beceri gösteremeyen sürücüler için otomatik pilot sistemi gibi bazı uygulamalar, “petavizyon” adlı sistemini içerisinde gerçekleştirilebilir.
“Roadrunner” adlı süper bilgisayar, eneji araştırmaları, kara enerji ve kara maddeyi anlama, materyal özellikleri ve tepkileri, karmaşık nöral ve biyolojik sistemler ve biomedikal uygulamalar gibi bilim ve mühendislik dallarında da kullanılabilinir.
http://www.sciencedaily.com/releases/2008/06/080612140031.htm
İngilizceden Çeviren: AylinER
Süper bilgisayar “Roadrunner”!... saniyede bir katrilyon işlem yapabiliyor!... Hatta özel olarak hazırlanmış “petavizyon” adlı kodla da insanın görsel duyularını aynıyla taklit edebiliyor!... Bu kadar muazzam bir makina! Ama bizler kendi yarattığımız bu muhteşem hızdaki, muhteşem kopyalamayı ve getirilerini zevkle izlerken, belki de bu makineyi yaratan ve bu makinenin çıktığı ana noktayı ve sonsuz özelliklerini yine de fark etmeden yaşamaya devam ediyoruz!!!... Beynimizin içinde daha nice “roadrunner”lar, daha nice katrilyon işlem yapmakta ama farkında bile değiliz!...
SEYR NO.43 16.06.2008
Hücre dili ile konuşmak!
Bir organizmanın gelişmesi ve işleyişi için, tek tek hücrelerin birbirleri ile bilgi alışverişinde-iletişimde olması gerekir. Acaba onların dilini öğrenme ve onlarla konuşma imkânımız var mı?... Evet var!... Nottingham Üniversitesi’nden Cameron Alexander ve George Pasparakis bakteri hücreleri ile yapay polimer (monomer adı verilen çok sayıda basit birimin (molekül) birbirine bağlanmasıyla oluşan büyük moleküllü yapay ya da doğal bileşiklere verilen ad) kabarcıkları-kesecikleri arasında bir sohbet ortamı yarattılar!.
“Angewandte Chemie” adlı dergide bakteri hücreleri ile yapay polimer kabarcıkları arasındaki ilk iletişimin, kabarcıkların yüzeyindeki şeker grupları tarafından geldiğini açıkladılar. Kabarcıklar, hemen akabinde bilgiyi hücrelere boya molekülleri şeklinde transfer ederler.
Hücrelerin yüzeylerindeki pek çok şeker bileşiminden oluşan karmaşık yapılar, hücre tanımı gibi işlemler için kullanılan bir “dil”dir!!... Örneğin, dokuların farklılaşmasında, ya da yabancı madde girişiminde ve Organizma ya da onun bölümlerinde oluşan ya da üretilen endojenöz hücre tanımında… Bilim insanları, bu glükokodları yani şeker kodlarını, hedef hücreleri “adres göstermede” kullanmayı ve hastalıkları tedavide doğrudan hücresel işleme dahil etmeyi ve hasar görmüş dokuların yeniden yeniden yapılanmasına rehber olmasını istemektedirler.
İngiliz Bilim insanları, hücrelerin “dilini” öğrenmede ilginç bir yol izlerler: bilim insanları, çok ufak dış kabuğu özel polimer yapı bloklarından oluşan kapsüllerden meydana gelen kabarcıklar-kesecikler oluştururlar. Onların özel numarısı: polimer halkaları, kabarcıkların-keseciklerin yüzeyinde dolanmış olarak görüntülenen glikoz birim davranışlı yan halkalarla donanmıştır.
Araştırmacılar yüzeylerinde glikoz-sarılı proteine sahip olan bakterileri bu kabarcılarla-keseciklerle bir araya getirirler… bakterinin davranışı polimerim kompozisyonuna ve kabarcık-keseciklerin boyutuna bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Bu birleşik bakteriler, daha sonra kabarcıklardan-keseciklerden moleküler “bilgi”yi alma pozisyonuna geçerler: Boya molekülleri, özellikle bu bakterilerin iç kısımlarına daha önceden bu kabarcıklara-keseciklere yerleşmiştir.
Bu deneyi gerçekleştiren ekibin başındaki bilim insanlarından Alexander şöyle bir açıklamada bulunmaktadır: “bizim oluşturduğumuz kesecikler yaşayan hücrelerin basit kopyalarıdır. Öyle ki, onlar glikoz kodları yoluyla gerçek hücrelerle olduğu gibi kabarcıkların içindeki işaret molekülleri yoluyla iletişime girebilirler.”
http://www.medicalnewstoday.com/articles/110103.php
İngilizceden Çeviren: AylinER
Yukarıdaki makalede “dil” adı altında işaret edilmekte olunanın bildiğimiz sadece(!) seslerden oluşan bir iletişim şeklindeki açığa çıkış yerine, moleküler boyutta ne şekilde açığa çıktığını okuduk. Her yapının kendini ifade etmede ve kendinde kodlu olan bilgiyi açığa çıkarmadaki kendi yapısına ve işleyişine uygun, özel yöntemleri bulunmakta. Tıpkı hücrelerin dili gibi!... Bir yapının dilini öğrenmenin de en kolay yolu, o boyutun ortamına uygun bir yapı ile o ortamın canlılarının nasıl bir bilinçle işlediklerini öğrenmek ve bu işleyişe uygun davranış ortaya koyma yolu ile de iletişime girmek, yani o “dil”i öğrenmek!!!..
SEYR NO:42 15.06.2008
SORGULAMA ETKİSİ (OVERVIEW EFFECT)
Overview effect (sorgulama-gözden geçirme etkisi), dünyayı bir mesafeden özellikle yörüngeden ya da aydan seyr etme ve gezegendeki herşeyin TEK ve BİR BÜTÜN olduğunu idrak etme tecrübesine verilen addır. Bu ad, yazar Frank White tarafından “The Overview Effect: Space Exploration and Human Evolution” adlı kitabında tanımlanmaktadır. Bu gözden geçirme etkisi, seyr edenlerin, dünyanın bölümlerini seyr etmeden, TÜM sistemi seyr etmeye geçişin bilinçsel sıçramasını temsil etmektedir. Uzaydan dünyayı seyr eden astronotlara o noktandan seyr ile tüm ulusal, yöresel sınırlar kayboluyor, ve bizleri birbirimizden ayrı düşüren çatışmalar önemini yitiriyor!. http://www.overviewinstitute.org/declaration.htm
Şubat 1971 yılında astronot Edgar Mitchell, çok az bilinen “Overview Effect”i tecrübe eder. Astronot Edgar Mitchell, bu etkiyi yoğun bir mutluluk duygusu,ve zamanın olmadığı, zamansızlığın hissedildiği, evrensel boyutlu bir seyrin kendisini kapsadığını hissetmesine yol açan bir etki olduğunu anlatmakta ve şöyle eklemektedir: Vücudundaki tüm atomların her zerresinin uzaydan seyr etmekte olduğu gezegenle(dünya) ve evrendeki her bir atom ile bağlantılı olduğunu fark etmeye başladığını dile getirmektedir. Öyle ki, dünyanın insan ve diğer hayvan ve sistemleri ile birlikte TEK BİR BÜTÜN olduğunun yoğun bir farkındalığını yaşamaktadır.
Bu deneyimi yaşayan ilk ve son kişi Edgar Mitchell değil elbette…
Rusty Schweikart, 6 Mart 1969 yılında “Apollo 9” adlı uzay aracından çıkıp, yürürken şunu deneyimlemiştir: “Dünyanın etrafını 1.5 saatte dolaşırken, varlığını ve TÜM ‘ü anlamaya başlıyorsun… İşte farkı oluşturan bu!... Bu o kadar güçlü bir duygu ki seni kapsadığında, İnsanın bir bütünden oluşmuş unsur olduğunu hissediyorsun!.”
Schweikart’ın deneyimi de Mitchell’in deneyimi ile aynı, ve O da Mitchell gibi herşeyin birbiri ile bağlantılı olduğunu ve bunu sezgisel olarak hissetiğini açıklamaktadır.
Bu iki astronot ve diğer pek çok astronotun benzer deneyimleri, beyin üzerinde çalışmalar yapan bilim insanlarının ilgisini çekmektedir. Bu “Overview Effect” ya da tüm maddenin sinerjik olarak birbiri ile bağlantılı olmasının akut farkındalığı, bazı dinlerdeki deneyimlerle bir şekilde benzerlik taşımaktadır…
2008 yılında genişletilmiş baskıyla yayınlanan “The Way of the Explorer” adlı kitabın yazarı Ed Mitchell, kitabında “dyacid model” diye adlandırdığı “ikili bir model”den bahsetmektedir. Bu ikili diye adlandırdığı modele göre, enerjinin iki taraflı yönünden bahsetmektedir. Ona göre, madde ve enerji, bilmek ve bilgi ikili model diye adlandırılan enerjini iki yüzünün temelini oluşturmakta…
İnsan bilincinin bilimini keşfetmeye yönelik çalışmalar yapan Mitchell’a göre, bilim henüz “Bilinç”in tanımını yapmamıştır. Bilinç’e ait bir sözlükte yer alan tek ve en basit anlamdaki tanımlama; “Biliç”in “farkındalık” diye tanımlanmasıdır. Bilinç, “farkında olmak” demektir ve bir varlığın ne kadar karmaşık olduğuna bağlı olarak da farklı bilinç seviyeleri oluşmaktadır. Pek çok defa laboratuvarlarda bilinci en basit anlamda, bitkilerin seviyesinde ya da basit bakterilerde ya da basit canlı yapılarda deney ve uygulama yolu ile incelemişlerdir.
Mitchell’e göre bilincin ne olduğu ve farkındalık noktasından incelenmesinde ulaşılan nokta, şimdilik kuantum seviyesidir…
Mitchell Tanrı’ya inandığını ancak geleneksel “büyükbaba figürü” versiyonu olan Tanrı anlayışına inanmadığını belirtmekte ve evrenin başlangıcının büyük bir gizeme sahip olduğunu, ve büyük patlamanın evrenin başlangıcına bir cevap olup olmadığı hakkında cevaplanacak pek çok soru olduğunu açıklamakta ve henüz bu sorulara tam anlamı ile açıklık getirilmediğini ve belirli bir süreç içerisinde bu konulara açıklık getirebilecek çok daha iyi yollar bulunabileceğini düşünmektedir.
http://www.mindpowernews.com/SpaceEuphoria.htm
Çeviren: AylinER (Yukarıdaki makaleden önemli kısımlar çevrilmiştir.)
Yukarıdaki makaleyi okuduğumda ilk olarak “Overview effect” adı altındaki özellikle astronotlarda oluşan etki dikkatimi çekti. Bu etkinin adı bile aslında neyi anlatmak istediğini net bir şekilde ortaya koymakta: “Gözden geçirme-Sorgulama!”... Dünyadan uzay doğru seyr haline geçen astronotlar, dünyanın yerçekiminden uzaklaştıkça kendilerinin hakikatlerinin ne olduğu sorgulamaya başlıyorlar!... Bu sorgulamanın dünyanın yerçekiminden kurtulunduğu bir noktada sorgulanıyor olması dikkat çekici!... Acaba bizler, astronotların deneyimlediklerini deneyimlemeden de, yaşadığımız dünya boyutunda hakikatimizi sorgulamanın yollarını bulamaz mıyız?!... ikinci olarak dikkatimi çeken nokta; bu sorgulama ile astronotların hissettiklerinin aynı olması!!! O da; TEK bir bilincin seyri!...
SEYR NO:41 08.06.2008
Çoklu hücresel tepki: “Hepimiz BİR için!”
Açıkça ortada olan veya algılanan tehditler, insanda ve diğer hayvanlarda çok iyi bilindiğimiz “savaş ya da kaç” tepkisini tetiklemektedir. Adrenalin yükselir, ve strese giren bireyin kalbi hızlı atmaya başlar, kaslar daha sertleşir, beyin keskinleşir ve gerekli olmayan sistem kendi kendini kapatır. Kısacası, tüm organizma hayatta kalmak için tek bir bütün halinde tepki verir, hareket eder.
Moleküler seviyede bu durumun şu şekilde olduğu düşünülmektedir; tek hücreli organizmalarda, her bir hücre çevresini algılar ve stresli durumlara karşı kendini korumak için genellikle tek başına, kendi kendine bir tepkide bulunur. Buna benzer olarak, çoklu organizmalardaki hücrelerde de aynı şekilde tepkilerin ortaya çıktığı düşünülmektedir. Ancak, Northwestern Üniversitesi’ndeki bilim insanlarının gerçekleştirmiş oldukları çalışma sonucunda bunun tam tersi olduğunu bildirmişlerdir.
Northwestern Üniversitesi araştırmacıları, fare ve insan homologları olan “worm C.elegans” adlı bir protein üzerinde yaptıları çalışmada şaşırtıcı gelişmelerle karşılaştılarını açıklamışlarıdır. Tek hücre içindeki karar verme ve denetlemeye dair fonksiyonu yerine getiren kısım alınıp, bu fonksiyon, stres derecesini algılama ve tüm organizma için entegre bir moleküler tepkiyi organize etmeleri için “specialized cell” adı altında hangi fonksiyonla işlem göreceği belirlenmiş olan hücrelere, (örneğin karaciğer hücresi fonksiyonu olarak, ya da bir nöron olarak...vb) verilir.
Bu çalışmayı yürüten ekibin başındaki Nortwestern Üniveristesi profesörleri, bu işlemin sonucunda, “C.elegance” adlı hücrenin içindeki diğer 957 hücreyi iki nöronun kontrol ettiğini ve bunun çok şaşırtıcı olduğunu açıklarlar ve şöyle eklerler; “Bilindiği üzere tek hücreler, fizyolojik strese tek tek, kendi kendilerine tepki vermektedirler. Ama şimdi bu araştırma göstermektedir ki; her bir tek hücre, çoklu hücresel organizmayı oluşturmak için organize olmasının ötesinde ortaya “hepimiz BİR için” durumu ortaya çıkmıştır!.Yani, nöral sinyaller, hücreler ve dokulardan oluşan entegre sisteme strese karşı tepki verirken TEK BİR organizma olarak tepki vermesi yönünde sinyal yollamaktadır.
Northwestern Üniversitesi profesörlerinden Richard Morimoto, bu sonuçların organlar ya da sistemler arasındaki sinirsel ya da metabolik ya da kimyasal reaksiyonları etkileyen hastalıklar hakkında yeni bakış açıları oluşturabileceğini açıklar.
Bu ulaşılan sonuca paralel olarak, araştırmacılar deneylerinde AFDs olarak bilinen 2 adet termosensör nöronu ve bu nöronların sıcaklığı algılama becerilerini bloke ederler ve bu iki nöron olmadan organizma içirisinde herhangi bir hücrede strese karşı bir tepkinin olmadığını farkederler. Araştırma ekibi, mutasyona uğrayan hayvanlarda termosensör nöron olmayan 957 hücrenin mekanizmasını kontrol ederler ve tek tek her bir hücrenin sıcaklığın arttığını algıladıklarını ama termosensör nöronların düzenli olarak çalışmayıp, hücrelere sinyal göndermedikleri durumda, hücrelerin sıcaklığa karşı bir tepki başlatmadıklarını gözlemlerler. Yani sinyalin olmadığı durumda tepkinin de olmadığı bir durum ortaya çıkmaktadır!.
Çeviren: AylinER
http://www.medicalnewstoday.com/articles/106939.php
Yukarıdaki bilimsel deneylerden yola çıkıp, gelin bir düşünelim…
Tek bir hücre düşünün … Herhangi bir hücre olma ya da belirli bir fonksiyona sahip olma potansiyeline sahip. Bu her hücre için geçerli bir durum. Sonra bu tek hücre içinde bulunduğu “vücud” adlı sistemi çözümseyerek, bölünmeye ve çoklu bir organizmada seyrini devam ettirmeye başlıyor… Bu çoklu organizmadaki seyr sırasında tek hücre, tek hücre olarak, “ben bu yapıdan farklıyım” diyerek algıladıklarını ortaya koyacak tepkiyi göstermeye çalışıyor ama gösteremiyor!. Çünkü bu tepkiyi ancak tek başına bir hücre olarak değil, TEK BİR BÜTÜN olarak ortaya koyduğunda başarılı olabiliyor! ki, bu “TEK BİR BÜTÜN olarak ortaya koyuşun” da ortaya çıkması için, yine bu sistem içinde bunu organize eden bir fonksiyonun da bu oluşumu tetiklemesi gerekir elbet!...
SEYR NO: 40 05.06.2008
Bilgisayar Modeli ile Beyinde “anlam”ın kodlanışı!
Carnegie Mellon Üniversitesi’nden bilim insanları, kelimelerin anlamalarını insan beynin nasıl kodladığını anlamada önemli bir adım attılar. Bilim insanları kelimenin anlamlarını insan beyninin nasıl kodladığını anlamaya yönelik görme, duyma, tat alma ve hissetme ile bağlantılı beyin aktivite kalıplarını tahmin edebilecek ilk bilişimsel modeli yarattılar!.
Daha önceleri fMRI ile bir insanın belirli bir kelimeyi düşündüğü zaman beyninin hangi bölgesinin aktive olduğunu tespit etden araştırmacıların bu yöndeki çalışmalarını, A Carnegie Mellon’un ekibi bir adım daha öteye götürere, bu aktivite kalıplarını somut isimlerin anlamını tahmin etmede kullandılar ki, bunun için fMRI data henüz bulunmamakta!.
Bilgisayar bilim insanı Tom M. Mitchell ve bilişsel nörobilim insanı Marcel Just’ın önderliğindeki ekip, 60 somut isim için oluşturdukları fMRI aktivasyon kalıplarını kullanan, ve “tüm metin” olarak da adlandırdıkları, 1 trilyondan fazla kelime içeren bir set metin analiz eden bir bilişimsel model oluşturdular. Bu oluşturulan bilgisayar modeli, bilgiyi tüm metin içindeki binlerce somut isimler için aktivasyon kalıplarını tahmin etmede kelimelerin metinde nasıl kullanıldığını, şanstan daha çok net bir şekilde doğru olarak birleştirerek ortaya çıkarmıştır.
Bu yöndeki çalışmalar “Journal Science” adlı dergide 30 Mayıs 2008 tarihinde yayınlanmıştır. School of Computer Science's Machine Learning Department’ın başkanı Mitchell, “Kelimenin anlamını bir metin içinde nasıl kullanıldığına bakarak birleştiren bilişimsel metodlar, herhangi bir somut ismin nöral aktivasyon kalıpların da tahmin etmek için düzenlenebilmektedir, ve biz bu somut isimler için yapılan anlam tahminlerinin doğruluğunu fMRI data ile deneyerek bulabilmekteyiz.”
Center for Cognitive Brain Imaging’den (Bilişsel Beyin Görütülem Merkezi) bir profesör şöyle bir açıklamada bulunmakta: “Bilişimsel-Bilgisayar modeli, insan düşüncesinin doğasına yani yapısına ışık tutmaktadır. Bizler temelde, alıcı ve aktörleriz. Dolayısıyla, beyin, somut bir kelimenin anlamını, kişilerin o kelime hakkında ne hissetiğini ve nasıl bunu işleme soktuğunu anlatmakta. Örneğin, “elma”nın neye işaret ettiği o kelime ile bağlantılı beyindeki tad alma, koklama ve çiğneme bölgeleri tarafından ifade edilir. Elma, elma ile ne yaptığınıza bağlı olarak bir anlam oluşur. Bizim işimiz ufak ama beynin kodunu kırmada yani şifrelerini çözmek adına önemli bir iş!.”
Bu konuda beynin duyusal-motor bölgelerindeki sunumlara ek olarak, the Carnegie Mellon Araştırmacıları, uzun-süreli hafıza ve planlama fonkisyonlarını da içine alan beynin ön frontal bölgelerinde belirgin aktivasyonlar bulmuşlardır. Örneğin, bir kişi elmayı düşündüğünde, o kişinin elmayı en son yediği zamanı düşünmesini tetikleyebilir ya da elmayı nasıl bulabileceği konusunda düşünmeye başlatabilir. Just, bu konu hakkında şunu eklemektedir: “Bu durum bizlere anlam teorisinin beyin fonkisyonu üzere kurulu durumunu göstermektedir.”
Bilim insanları 9 denek ile bir çalışma yapmışlar. Onlara, 60 adet uyarıcı isim verilmiş ve beyin aktiviteleri, onlar bu kelimeler odaklandıklarında, fMRI ile incelenmiştir.
(hayvanlar, insan vücudunun kısımları, binalar, kıyafet, böcekler, araçlar, sebzeler gibi kategorilerin dahil olduğu her 12 semantik (anlamsal) kategoride 5 kelime incelenmiştir.)
Bilişimsel yani bilgisayarlı modeli oluşturmak için araştırmacılar, kelimenin İngilizce’deki tipik kullanımını yansıtan 1 trilyon kelimeli metinin tümündeki kelimeleri analiz etmek için, makina öğrenimi (machine learning) teknikleri kullanmışlardır. Her bir isim için, araştırmacılar, bir metin içinde o kelimenin, her biri görmek, duymak, dinlemek, tad almak, koklamak, yemek, itmek, sürmek, kaldırmak gibi duyusal-motor fonkisyonları ifade eden 25 fiil ile birlikte ne sıklıkla kullanıldığını hesaplarlar. Bu 25 adet fiil, beynin bir anlamı ifade etmek için kullandığı ana yapı taşları olarak gözükmektedir.
Tüm metindeki herhangi bir isim düşünüldüğünde oluşan o isme işaret eden mana ile ilgili aktivasyonun fMRI aktivasyon kalıplarını tahmin etmek için, bilgisayar modeli o ismin geçtiği text içindeki isimle bağlantılı 25 fiil belirlenmiş, ve o isimle birlikte kullanılan kelimelerin her bir vokseli (pikselin 3 boyutlu karşıtıdır. Piksel bir noktayı 2 boyutlu olarak tanımlarken, voksel bir noktayı 3 boyutlu uzamda tanımlayan grafik bilgisi) nasıl etkilediğini gösteren bir aktivasyon haritası hazırlanmıştır.
Testlerde, 9 deneğin her birine, 60 uyarıcı isimden 58’i ve onlarla birlikte kullanılan kalıplarla ayrı birer bilgisayar modeli oluşturulmuştur. Oluşturulan model, daha sonra kalan 2 kelimenin aktivasyon kalıbını tahmin etmek için kullanılır. 9 denek için, oluşturulan model, katılımcıların beyinlerindeki aktivasyon kalıpları ile % 77 oranında doğru tahmini eşleştirme yapar.
Bilgisayar modeli, beyinde bir kelimenin düşünüldüğünde oluşan aktivasyon kalıplarını ve hatta bilgi yüklenmemiş sematik (anlam) alanlarda bile tahmin etme yetisine sahip olduğunu kanıtlamıştır.
Çeviren: AylinER
http://www.sciencedaily.com/releases/2008/05/080529141354.htm
Yukarıdaki makalede açıklanan beynimizde somut bir kelimeyi düşündüğümüzde, o kelimeyi işaret eden manaların oluşturduğu nöral faaliyeti bilgisayarın Oku’ması ve görüntülemesi!. Bizler somut olan bir kelimeyi düşündüğümüz anda, o kelimenin işaret ettiği anlamı ortaya koyma adına ona bağlı fiilerin işaret ettiği manaların devreye girmesini tetkliyoruz!. Bir kelimeyi düşündüğümüz anda o kelime ile ilgili önceden kurulan tüm bağlantılar devreye giriyor ve bizler fiziksel olarak o kelimenin anlamına yönelik bir fiil ortaya koymasak da, beyindeki nöral aktiviteye göre fiilleri devreye sokmuş oluyoruz!. Düşündüğümüzden sorumlu olmak bu olsa gerek!
SEYR NO: 39 03.06.2008
Anılar ve Hayaller Arasındaki Bağ!
fMRI tekniğini kullanarak anılar ve hayaller arasındaki bağı inceleyen psikologlar, bu incelemeler neticesinde geçmişle ilgili bilgileri hatırlamak için kullanılan düşünce kalıpları ile geleceği hayal etmede kulllanılanla çarpıcı bir şekilde benzerliklik gösterdiğini buldular!. Bu buluşla birlikte, uzun zamandır gelecekle ilgili düşüncelerin prefrontal lobta geliştiği düşüncesinin tekrar gözden geçirilmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Bazıları için geleceği “gör”menin en iyi yolu, kendilerine bu konuda rehber olacak birisinden yararlanmaktan geçmektedir. Bu belki de, bir astrolog olabilir. Şimdilerde, Washington Üniversitesi’nden psikologlar, geleceği tasarlama yani hayal etme becerisinin geçmişi hatırlama ile paralel gitmekte olduğunu buldular. Her iki işlem de beyinde benzer nöral aktiviteleri ateşlemekte olduğunu gözlemlediler.
Washington Üniversitesi Psikoloji profesörü Kathleen McDermott bu konu hakkındaki görüşleri şöyle: “Bunu zihinsel zaman yolculuğu yani kendimiz hakkındaki düşünceleri alıp, geçmişe ya da geleceğe projekte etme becerisi olarak da görebilirsiniz.”
Bu konuda çalışma yapan ekip, fMRI tekniğini kullanarak, kolej öğrencilerine geçmişlerindeki olayları hatırlamalarını ve gelecekte ne gibi bir olayı tecrübe ederken kendilerini gördüklerini yani hayal etmelerini istediler ve onların beyin aktivitelerini incelediler. Sonuç: Her iki düşünce durumunda da beyindeki aynı alanların aktive olması!
Psikoloji profesörü Karl Szpunar, bu durum karşısında düşüncelerini şöyle ifade etmektedir:
“Anılarımızdan elde ettiğimiz görüntüleri gelecek senaryolara dahil ediyoruz. Pek çok bilim insanı beyinde gelecekle ilgili işlemlerin sadece beynin frontal yani ön lobunda gerçekleştiğini düşünmekteler. Ancak, fMRI dan ortaya çıkan dataya göre, bir kişi gelecek hakkında hayal kurmaya başladığında, beyinde pek çok çeşitli bölgeler aktive oluyor. Beyinde anılarla için önemli olduğunu düşündüğümüz tüm bölgeler, geleceği hayal ettiğimizde de aynı şekilde önemlidir!.”
Çeviren: AylinER
http://www.sciencedaily.com/videos/2007/0710-brain_scans_of_the_future.htm
http://www.sciencedaily.com/videos/2007/0710-brain_scans_of_the_future.htm
Yukarıda okuduğumuz ve video olarak seyrettiğimiz bilgilerden yola çıkarak, “Bilinçte zaman kavramı yoktur!”un bir bakıma sağlamasına ulaşabiliriz düşüncesindeyim. Eğer bize yani veritabanımıza “göre” geçmiş ve gelecek ayrı ayrı zaman dilimleri olarak algılanırken, bilinçte yani düşüncede geçmiş ve geleceğin ayrı ayrı! zamanlar! olmadığının işaretini bu makaleden yola çıkarak da görebilmek mümkün. Dolayısıyla, “Anılarımızdan elde ettiğimiz görüntüleri gelecek senaryolara dahil ediyoruz” diyen profesör Szpunar’ın bu sözü “geçmiş geleceğin tarlasıdır” ile anlatılmak istenene ışık tutmakta gözükmektedir.
SEYR NO: 38 02.06.2008
GEN MÜZİĞİ (GENE MUSIC)
Gen müziği, DNA, RNA ve protein dizilimi ve kromozom ve kromozomların içerdiği ya da haploid gamet tarafından taşınan genlerin tümü olan genom haritasının sesli sunumudur. Gen müziği, hayatın gizemi ve güzelliğini yakalayıp, çeşitliği ortaya koymaktadır. Bazların yani G-C-T-A nın müzik perdesine göre re-mi-sol-la uyarlanması şeklinde basit bir kuralla başlamıştır. Daha sonra bu 20 aminoasidin ve geniş-ölçüdeki genom karakterlerleri de eklenerek gelişmiştir.
Aşağıda ilk olarak dinleyeceğiniz müzikte bir saniye içinde bir milyon DNA’da bulunan GC- baz çifti yapılı profil koro melodisi şeklinde ortaya çıkmakta ve her bir gen perküsyon-küçük vuruşlar sesi ile ifade edilmektedir:
Müziğin Adı: İnsan Kromozomu 9
http://www.toshima.ne.jp/~edogiku/FlaMov0301/Chr9Homo.html
Şimdi de dinleyeceğiniz müzikte, GC baz çifti bir çeşit düdük şeklinde bir melodi ile karşımızda ve her bir gen yine perküsyon-küçük vuruşlar şeklinde ifade edilmekte:
Müziğin Adı: İnsan Kromozomu X
http://www.toshima.ne.jp/~edogiku/FlaMov0301/ChrXHomo.html
Bir diğer müziği dinlemeden onunla ilgili şu bilgiyi okuyalım:
Prion proteini, insanlarda görülen şiddetli nörodejeneratif (sinir sistemi bozukluğu ile ilgili) hastalıklardaki gizemli bulaşıcı ajandır. Patojenisiteye (hastalık yapıcı özelliğe) proteinin konformasyonunda (3 boyutlu şekilde) değişikliklerin neden olduğu düşünülmektedir. Bu görüntüde PDB’den (protein DataBase) alınmış 1QLZmodel1 C-ucu (Proteindeki aminoasit dizisinin sonu) grafikleri gösterilmiştir.
http://www.toshima.ne.jp/~edogiku/FlaMov0304/FlxHPPC030805.html
Son olarak, yine aynı şekilde aşağıdaki bilgiler doğrultusunda müziği dinleyelim:
Mycobacterium tuberculosis'de MfpA proteininin ifadesi florokinolon ailesinden antibiyotiklere karşı direnç sağlıyor. Bu videoda gösterilen kuyruk kuyruğa eklenmiş homodimerden oluşan (eş ikili) MfpA proteini; boyut, şekil ve elektrostatik özellik açısından 30 baz çifti uzunluğunda B-formunda DNA'ya benzer sağ elli kuadrilateral beta sarmal oluşturmaktadır. Öyle görünüyor ki, bu protein giraz enzimine bağlanmakta ve DNA'yı taklit ederek enzimin aktivitesini engellemektedir.
http://www.toshima.ne.jp/~edogiku/FlaMov0508/FlxMfpV4.html
Yukarıda dinlediğimiz GEN müziği, genlerimizin, DNA yapımızın ve proteinlerin titreşiminin notalara dökülmesi! Moleküler boyuttan başlayan ve string boyutuna kadar uzanan bir SES’leniş!
*Yukarıdaki bilgileri çevirmemde yardımcı olan ODTÜ Biyoteknoloji Bölümü Dr. Öğrencisi Sayın Aslı Erdoğ’a teşekkür ederim.
SEYR NO: 37 01.06.2008
Ben Görmüyorum ama Beynim Onun ne olduğunu Biliyor!
“Hemineglect” adlı rahatsızlık, kişilerin beyinlerinin sol kısmındaki duyusal bilginin farkında olmama ve hatta görememe durumudur. Öyle ki, bu gözardı edilen, görülemeyen
uyarılar kişide farkındalık oluşturmadan da beyinde işlem görmektedir.
Bu konu hakkında Paris’te bulunan Unite de Neuroimagerie Cognitive’de Jerome Sackur ve meslektaşlarının bu konuda yaptıkları araştırmaya Mayıs 2008de yayınlanan “Cortex” adlı dergide yer verilmiştir. Yaptıkları araştırma sonucunda ulaştıkları sonuçta bu rahatsızlığa sahip olan bir kişi, beynine ulaşan duyusal bilgilerin bilinçli olarak farkında olmasa da, beyin sembolerin neye işaret ettiğini çözümleyebilmektedir. Buna ek olarak, beyinin sol kısmına gösterilen sayı ya da numaraların kelimeleri hemineglect’li hastalar tarafından bilinçli olarak farkedilemeyip, görülemese de, bunların sayısal-rakamsal değerleri- anlamları yani neyi anlatmak istedikleri, kişilerce sanki bu rakam ya da numaralar görülmüşcesine işleme sokulabilinmektedir.
Araştırmayı yapan grubun başkanı Dr. Sackur bu konuda şöyle bir açıklamada bulunuyor: “Bu çalışma bizlere hemineglect’e sahip olan hastaların bilgiyi bilinçli olarak kullanamasa da, beyinlerinin sol tarafının “kör!” olmadığıdır!. Hastalar, bilinçli olarak beyinlerinin sol kısmındaki bilgiyi algılayamadıkları halde okuyup, o bilginin neye işaret ettiğini anlayabiliyorlar.”
Çeviren: AylinER
http://www.medicalnewstoday.com/articles/109175.php
Yukarıdaki makale vesilesi ile bir kere daha hatırlamamız gereken nokta: “Önemli olan, işaretleri görmek değil! O işaretlerin neyi anlattığını “GÖR”mek!”
SEYR NO: 36 29.05.2008
Beyin Hücreleri Zarar Görmüş Hücreleri komşusunda depoladıkları ile yeniden canlandırıyor!
Araştırmacılar beklenmedik bir şekilde beynin sinir hasarını onardığını ortaya çıkardılar. Bu olayın, beyinde bulunan yıldız şeklindeki nöroglia hücreleri olarak bilinen astrositin yakınındaki nöronlara koruyucu üretmesi ile oluştuğunu tespit ettiler.
Astrositler beyinde destek hücreleri olarak bilinen ve pek çok fonksiyonu olan hücrelerdir; bu pek çok fonklisyondan bir tanesi, zarar görmüş sinirleri tamir edip, bu zarar gören dokuların yerinde oluşan yeni fibröz onarım dokusu diye bilinen “scar tissue” oluşturmak.
Roger Chung ve meslektaşları, astrositlerin başka bir yönünü de buldular: Yaralanma sırasında astrositler çok daha fazla düşük moleküler ağırlıklı, çinko bağlayan bir protein olan metallothionein adlı bir protein üretmekte ve bu proteini zarar görmüş hücreye yakın olan hücrelerde yani bir bakıma komuşusunda saklamaktadır. Bu protein içerik olarak serbest radikalleri ve metal iyonlarını da içerdiğinden hücrelerin zarar görmesini engelleyen bir role sahiptir. Dolayısıyla, potansiyel koruyucu ajanlardır!.
Yıldız şeklindeki nöroglia hücreleri olarak bilinen astrositin metallothionein adlı bir protein üretebildiği uzun zamandır biliniyor olmasından dolayı genel kanı, astrositin içinde bulunan metallothionein proteinin zarar görmüş alanlara yardımcı olduğudur. Ancak, Chung ve meslektaşları, fareler üzerindeki yaptıkları deneyde farenin zarar görmüş olan beynin dış sıvısında metallothionein protenin mevcut olduğunu ifade etmekteler. Chung ve ekibi, buna ek olarak, ışık yayan metallothionein proteini yardımı ile, astrositin içinde bulunan metallothionein proteinin hücrenin dışına taşındığı ve daha sonra da diğer yan hücreler tarafından alındığı ve metallothionein seviyesinin sinirlerin zararı nasıl iyi bir şekilde tamir ettiği ile de bağlantılı olduğunu da gözlemlemişler.
http://www.medicalnewstoday.com/articles/108976.php
Çeviren: AylinER
Beyin içindeki hücreler, sinir hücrelerinin yaralanma karşısında hatta ihtimalinde komşu hücrelerinde özel bir protein depoluyor ve bu protein zarar gören hücrelere anında aktarılarak, sinirin yeniden canlanmasına, yenilenmesine yardımcı oluyor!... Beynin harika bir şekildeki işleyişine bir örnek daha! Öylesine bir bilinç ki, her noktada bilim insanları dahil hepimizi her bir noktadaki bilinç seyri ile tekrar tekrar hayrete düşürüyor!.
SEYR NO:35 27.05.2008
Beynin içinde Neler OLUYOR? fMRI Tekniği ile beyni gözlemek!
Bir kaç tek attığınızda ya da bir hata yaptığınızda ya da bir karar verdiğinizde beyninizin içinde neler oluyor acaba?.... Araştırmacılar, fMRI tekniğini kullanarak, beynin bir uyaran karşı verdiği tepki doğrultusunda beyindeki kan akışını izlediler. Araştırmacılar, bu gibi çalışmalarla insan zihninin gizemli işleyişine biraz olsun ışık tutmayı amaçlamaktadırlar.
Nature Neuroscience adlı dergide yayınlanan bir çalışmada, beynin karar verme (düğmeyi sağ ya da sol elle basma kararı) sürecindeki aktivitesi incelendiğine yer verilmektedir. Araştırmacılar, kişinin kararı almasından en fazla 7 saniye önceden beyni aktive olduğunu bulmuşlar. Bir başka deyişle, araştırmacılar deneğin düğmeyi hangi elle basacağının kararını, kendisi karar vermeden önce bilgisayar monitöründeki beyin aktivitesinden tahmin etmektedirler.
Bir diğer çalışma da Proceedings of the National Academy of Science’da araştırmacılar, bir deneğin basit ya da düşünmeden, dikkatsizce yaptığı hatayı, deneğin o hatayı yapmadan 10 saniye öncesinde inceledikleri beyin aktivitesinden hatayı yapabileceğini saptarlar.
National Institute on Alcohol Abuse and Alcoholism’de bir araştırmacı da alkolün beyin üzerindeki etkisini yine fMRI tekniği kullanarak incelemiştir. Kandaki alkol seviyesi 0.08 olan (bu seviye bazı eyaletlerde alkol almış olarak kanunen sayılmamaktadır) insanlar beyin bölgelerindeki aktivitenin arttığı ve beynin risklere karşı oluşturduğu korku tepkisinde değişim olduğunu gözlemlemiştir.
Bu makale AylinER tarafından İngilizce’den Türkçe’ye aşağıdaki adresten çevrilmiştir:
http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=90135255
Bizim bile daha bilmediğimiz ama saniyeler sonra gerçekleştireceğimiz fiile geçecek düşüncelerimizin dışar!dan bir gözlemcinin beynimizin içine girip, gözlemlemesi!!! Bunu belki daha önceleri bize söyleselerdi “sadece fantastik filmlerde olur derdik!”. Ama şimdi o filmlerde kurgulanan deney ve gözlemler beynimizin içinde neler olup bittiği gözlemlenmekte! İşin bu noktasını bir kenara koyarsak, esas düşündürücü olan, bilinçli! olduğumuzu ve yaptığımız her fiilin bilinçli! bir şekilde bizim tarafımızdan meydana geldiğini düşünen bizler için, yapacağımız hatanın ya da vereceğimiz kararın fiil olarak ortaya çıkıp bizim tarafımızdan fark edilmeden önce zaten olup bittiği!...
SEYR NO:34 23.05.2008
“Yaşlandık Bizden Geçti” Klişesine Son!!!...
Yaşı ileri olan insanlar daha önceden bildikleri kişilerin isimlerini hatırlamamaya başladıklarında beyin güçlerinin azaldığını düşünme eğilimindedirler. Ancak bu düşüncenin yanlış olduğu gittikçe artan sayıdaki çalışmalarla ortaya çıkmakta, ve hatta araştırmacılar, yaşlanan beyinin daha fazla data-bilgi edindiğini ve bu edindiği bilgiyi uzun vadeli kullanmak üzere diğer edinilmiş bilgilerle değerlendirmeye çalıştığını düşünmektedirler. Bu konudaki çalışmalar, “Progress in Brain Research” adlı kitabın yeni basımında yer almakta.
Bazı beyinler biyolojik beden yaşını ilerlemesi ile gerilemeye başlar. Öreneğin Alziemer hastalığı… Amerikalıların %13’ü 65 yaş ve yukarısı bu hastalıkla mücadele etmektedir. Ancak, kitabın yazarı, pek çok yaşı ilerleyen yetişkinlerde tek bir noktaya odaklanma yerine (mesela bir ismin hatırlanması ya da bir telefon numarasının hatırlanması gibi) decrece derece ilgi odak genişlemesinin artması gözlenmektedir. Bu,onlar için moral bozucu olsa da bu durum aslında onlara çok yarar sağlamaktadır. Bu konuyu Harvard Üniversitesi’nden araştırmacı Shelley H. Carson şöyle ifade etmekte: “ İlgi odağının genişlemesi, aklın bilinçli bir şekilde kullanılmasındaki bilgi miktarının artmasına yol açabilmektedir.”
Bu konuda şöyle bir çalışma yapılmış:
Kolej öğrencilerine ve 60 yaş ve üstündeki yetişkinlere içlerinde beklenmedik-bilinmedik kelime ve deyim olan makaleler verilerek okumaları istenmiş. 60 yaş ve üzeri yetişkinler, kolej öğrencilerine göre çok daha yavaş çalıştıkları gözlenmiş. Genç kolej öğrencileri sabit bir hızda kelimelerin manalarını umursamadan okurken, 60 yaş ve üzeri olan yetişkinler, bilinmedik kelime ve deyimlerin neye işaret etmekte olduğunu verilen konuya göre çıkarmaya çalışmakta ve bundan dolayı da gençlere göre verilen makaleleri daha yavaş okuyarak, hareket etmekte oldukları gözlenmiş. Bu gözlem şunu göstermektedir ki; 60 yaş ve üzeri yetişkinler yeni bilgiyi sadece gözden geçirmekle kalmayıp, yeni-ekstra bilgiyi alıp, işleme de sokmaktalar. Dolayısıyla daha sonra bu bilinmedik kelime ve deyimlerin işaret ettiği anlamların ne olabileceği sorulduğunda, 60 yaş ve üzeri yetişkinler kolej öğrencilerine göre çok daha başarılı olmuşlardır.
Toronto Üniversitesi’nden psikoloji profesörü ve Rotman Research Institute’nde araştırmacı olan LynnHasher bu çalışmayı şu şekilde yorumlamakta; kolejli gençler makaleleri okurken sanki hiç yeni ve bilinmedik kelime ve deyimle karşılaşmamış gibi dikkatlerini yeni kelimelere vermeden, ve oyalanmadan okumaları ve 60 yaş ve üzeri yetişkinler ise tüm bu ekstra data dediğimiz yeni ve bilinmedik kelime ve deyimleri alıp, muhafaza etmeleri ve edindikleri yeni bilgiyi bir başka duruma uyarlayarak, daha iyi problem çözücüler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Dr. Hasher, 60 yaş ve üzeri yetişkinlerdeki daha geniş dikkat ağının gençlere göre bir durumu ve birşeyin dolaylı olarak neye işaret ettiğini, anlayabilme olanığı sağladığını bildirmekte ve şunu eklemektedir: “Daha yaşlı insanlara neden daha akıllı-arif denildiğinin sebebinin de bu olacağını düşünmekteyiz.”
Michigan Üniversitesi Institute for Social Research’de araştırma profesörü olan Jacqui Smith, akıllı-arif olmayı şu şekilde tanımlar: “Akıllı olmak demek, datayı özümsemek ve datayı en uygun şekilde ortaya çıkarmak demektir.” ve şunu ekler: “Eğer yaşı ileri kişiler, herhangi bir durumdan daha çok bilgi çıkarıp, ve bu edindikleri bilgiyi nispeten çok daha geniş bilgi ağı dahilinde değerlendirdiklerinde, tabii ki daha çok avantaja sahip olacaklardır.”
Bu makale AylinER tarafından aşağıdaki kaynaktan İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiştir: http://www.nytimes.com/2008/05/20/health/research/20brai.html?em&ex=1211688000&en=e03b881d03d889ac&ei=5087%0A
Gözüken o ki, bu makalede belirtilen araştırma sonuçlarına göre, beden yaşı ileri olanlar, kendilerine ulaşan yeni bilgileri değerlendiremediklerinde genellikle ileri sürdükleri muhtemel sebep olan “Yaşlandık bizden geçmiş!!!” klişe açıklamasının arkasına saklanamayacak!..
SEYR NO: 33 22.05.2008
BİOFOTON
Tüm yaşayan bitki, hayvan ve insan hücreleri biofoton-gözle görülmeyecek ölçüde zayıf elektromanyetik dalga,ışık- yayarlar. Tüm canlıların hücrelerinden yayılan bu ışık, yaşayan organizmanın fonksiyonel yapısının bir ifadesidir. Biofoton teorisi, biofoton ışığının organizmaların hücrelerinde özellikle de DNA’da depolandığının keşfedilmesi ile gelişmiş bir teoridir. Öyle ki, DNA içerinde absorbe edilen ve daha sonra yayılan bu ışık ağı, vücud içerisinde belirli işlevleri gerçekleştirmek için enzim içeren organeller, hücreler, dokular, organların birbiri ile bağlantısını, iletişimini sağlamakta, yani organizmanın ana iletişim ağı ve düzenleyicisi olarak işlev yapmaktadır.
Erken embriyo döneminde hücre ve dokuların farklılaşması ya da şekillenmesi işleyişi yani morfojenez evresi, hücre gelişimi ve farklılaşması ve yenilenmesi de yine uyumlu biofoton alanının yapılaşma ve düzenleyici aktiviteleri ile açıklanabilmektedir. Nörofizikçi Karl Pribram ve meslektaşlarının varsaydığı üzere, beynin holografik biofoton alanı ve sinir sistemi ve hatta tüm organizma, bilincin ve hafızanın temeli olabilir. Bilinçli ve tutarlı biofoton alanlarının temel olarak fizik bedenle bağlatılı olduğu gibi madde ötesi boyutla yani ruh, bilinç ve akıl ile de bağlatılı olabilir.
Biofoton emisyonu keşfi, vücutla ilgili ya da ona ait olan, vücuddan kaynaklanan yani somatik terapiler, akupuntur, homeopati gibi organizmanın iç dengesinin düzenlenmesi (homeostazi) gibi bazı iyileşme metodlarına da bilimsel destek sağlamaktadır.
Yukarıda okuduğunuz makale, http://www.transpersonal.de/mbischof/englisch/webbookeng.htm adresinden AylinER tarafından çevrilmiştir.
Biofoton teorisinin başlıca aktörlerinden biri olan biofizikçi Popp’a göre, vücudumuzda varolan hücrelerde ışık mevcut ve ışık cilt tarafından emilmekte ve vücuda dağılmaktadır. Hücreler hasar gördüğünde ışığın yoğunluğu azalır. Zayıf hücreler, foton biçimindeki ışınların etkisiyle yenilenir ve organizmanın biyokimyasal fonksiyonlarını belirlerler. Biofoton ışını hasta hücrelere çarpar, zayıf kapasitede olan hücre içindeki ışınları, fotonları güçlendirir ve hücreleri onarır. Organlarda hasar meydana gelmeden hücre düzeyinde foton ışınların azaldığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Bu arada biofoton teorisinden yola çıkılarak, insan sağlığı açısından yararlı ürünler de üretiliyor gözükmekte. Örneğin bunlardan bir tanesini aşağıdaki adresten inceleyebilirsiniz:
http://royalsalesworld.blogspot.com/2008/04/royal-sales-biofoton-ayakkabi.html
BİOFOTON TEORİSİ'Nİ görsel olarak aşağıdaki adresten seyredebilirsiniz:
http://video.google.com/videosearch?q=biophoton&sitesearch=
SEYR NO:32 14.05.2008
NÖRAL KODLAMANIN ALFABESİ!
Case Western Reserve University (CWRU) School of Medicine’da Nörobilim dalı Doçent Roberto Fernández Galán, nöral ağının mikroskobik yapısının beyin korteksindeki aktivitesini incelemiştir. Bu inceleme sonucunda anlık nöral aktivitelerinin sadece bir “ses***”den ibaret olmadığını bu aktivitelerin oldukça yüksek yapıda sinyaller olduğudur.
Buradaki matematiksel ölçümler ve bilgisayar çalışmaları göstermektedir ki; nöral ağı, yapısal nöral kalıpların kombinasyonlarından oluştuğundan dolayı, bu yapısal nöral sinyal kalıpları, nöral kodlamanın “alfabesi” olarak görev yapmaktadır. Bu, tıpkı yazılı bir metnin harf kombinasyonlarından oluşması gibi. Doç. Fernández Galán yaptığı bu çalışmadan ortaya çıkan sonucun, beyindeki nöral ağın bilginin ne kadar işlenebileceğinin belirlenmesi açısından önemli olduğunu belirtmektedir.
Bu araştırma, nörobilimi bir sistem içersinde anlamaya yönelik atılan büyük bir adımdır ki bu; nöronların ağ oluşturmak için birbiri ile iletişime girdiğinde ya da bağlandığında nasıl davrandıklarını anlamak ve bunun neticesinde de beynin bu nöral iletişimi nasıl işlediği ve duyusal düzeyde depoladığı anlamaktır.
Yukarıda okuduğunuz makale http://www.medicalnewstoday.com/articles/107341.php adresinden AylinEr tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Bu çalışma yukarıda da açıklandığı üzere önemli bir çalışma!... Beyindeki alfabenin çözümlenmesi! Beynin alfabesi! Bir düşünelim… İletişim için kullanılan araç olan dil ve bu dilin mekana göre şekillenmesi ve değişkenliği… Yaşadığımız dünya üzerinde iletişim için kullanılan bir sürü dilin varlığı… Ancak burada bilimadamları düşüncenin alfabesini çözümlüyorlar ki; düşünce dediğimiz ise nöral aktivitenin ve bu aktiviteyi oluşturan nöral ağların kurulması ile ortaya çıkan ve her bir nöronun bir harf! olduğu alfabe!.. Evrensel dil, evrensel alfabe!....
***beyinin nöral aktivitelerinin yaydığı dalgaların ses dalgası olarak da algılanması… aşağıdaki adresten seyredebilirsiniz; http://www.ftunnel.com/index.php/1010110A/025ecfb91c71326f8054b8f9e37e844d536ba0971a1aaba652a0fc5df046d4a91e5116aa02996cc115670
burada açılan pencerede "begin browsing" yazan yere http://www.youtube.com/ yazıp,"begin browsing"e basıp, "you tube" açıldığında da "neuronal activity" yazarak sayfaya ulaşabilirsiniz.
Not: Yukarıdaki bu adres, Türkiyede you tube’a erişimin engellenmesinden dolayı, you tube için kullanılan bir adrestir. Türkiye dışından bu videoyu seyretmek isteyenler, www.youtube.com’dan “neuronal activity” yazarak da seyredebilirler
SEYR NO: 31 08.05.2008
Cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik sinyaller Beyinin yaydığı dalga ve davranışları değiştirmekte!
Bu konuda yapılan deneyler ve sonuçları şöyle:
Avusturalya’nın Melbourne şehrindeki The Swinburne University of Technology, Brain Science Institute’da Rodney Croft’un gerçekleştirdiği deneyde, cep telefonundan yayılan elektormanyetik akımın, insanın beyin dalgalarını değiştirip, değiştiremeyeceği incelenmiştir. Dünyanın popüler cep telefonu markası olan Nokia 6110 ile yapılan deneyde, 120 sağlıklı erkek ve kadın deneklerin beyin dalga faaliyetleri izlenmiştir. Cep telefonundan yayılan dalgaların, insan beyninin karakteristik dalga yapısı olan "alfa" dalgası diye adlandırılan dalga yapının gücünün belirgin bir şekilde arttığı gözlemlenmiştir. Beynin yaydığı alfa dalgalar genel olarak, günlük performansımızı artıran, beyni stresten koruyan ve genellikle yaratıcı olmamızı sağlayan dalgalar olarak bilinmektedir. Croft, beynin yaydığı alfa dalgalarının dışsal ve içsel girdileri düzenleyen dalgalar olduğunu belirtmekte ve bir kişinin "dış" diye adlandırılan dışsal dünyaya ait bilinç seyrinin içsele yöneldiğinde beyinin güçlü alfa dalgaları üretmekte olduğunu bildirmekte ve bu dalgaların da uykuya geçişte anahtar rolü sahip, insanın uyku ile uyanıklık arası durumundaki en huzur verici dalgalar olduğunu ekler. Croft, gerçekleştirdikleri deney sonrasındaki yaptığı açıklamada, bu çalışmanın en önemli yanının, beynin ana çalışma sistemi konusunun, beyin dalgalarının nasıl değiştirilebileceği ve yönlendirilebileceğinin bilim insanlarına ışık tutar nitelikte olduğunu ifade eder.
İkinci deney de ise, İngiltere’de bulunan Loughborough Universitesi Uyku Araştırma Merkezi’nde James Horne ve meslektaşları tarafından yapılan deney. Bu deney, oldukça yaygın kullanıma sahip ve popüler bir telefon modeli olan, Nokia 6310 markalı cep telefonu ve yeterince uyku uyumamış 1o sağlıklı kişi (bir önceki gece 6 saat uyku ile sınırlandırlmış olarak) ile gerçekleştirilmiştir. Bu deneyde, telefonun açık, kapalı, beklemede, dinlemede, ya da konuşma durumunda olduğu sürelerde ve farklı gecelerde beynin yaydığı dalgalar 30 dakikalık aralıklarla incelenmiştir. Örneğin, telefon “konuşma”durumunda iken, beyin “delta” diye adlandırılan farklı bir beyin dalga yapısı sergilemekte ve bu titreşim azalma göstermekte ve bu durum telefon kapandıktan yaklaşık bir saat sonrasına kadar da o şekilde devam etmektedir. "Delta" olarak adlandırılan beyin dalgaları, uykuya dalışta ve uykunun en derin halinde beyin tarafından üretilmektedir. Ayrıca bilgileri dışında telefon çalışır halde bırakılan denekler, her ne kadar bir önceki gün uykusuz bırakılmış olsalar da uykuya dalmakta yaklaşık bir saat zorluk çekmişlerdir. Bu ikinci deneyden de ortaya çıkan, kişinin sadece telefonla konuşurken değil, telefon kapandıktan sonra uzun bir süre daha telefonun yaydığı dalgalardan hareketlerinin etkilenmesidir.
Bu makale http://www.sciam.com/article.cfm?id=mind-control-by-cell&page=2 AylinER tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Yukarıdaki makalede insan tarafından yaratılan bir cihaz ve onun yaydığı manyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkileri ve dolayısyla davranışlara yansıması incelenmekte. Eğer insan yapısı bir cihaz insan beynin ürettiği dalgalar üzerinde bu kadar etkili olabiliyorsa, o zaman bir insanın diğer bir insan üzerindeki etkisini de düşünmek lazım!!...
SEYR NO: 30 08.05.2008
Dr. Kuantum'la 2 boyutlu dünyaya ziyaret!...
“Paralel Evrenler” adlı videoyu (http://video.google.com/videoplay?docid=-8199289394415625763&hl=tr) seyrettiyseniz, orada şöyle bir açıklama var:
“…Normalde kendimizi 3 boyutlu bir dünyada yaşıyor olarak düşünürüz. 3 yöne doğru hareket edebiliriz; sola veya sağa, aşağıya veya yukarıya, ileriye veya geriye. Ama fizikçilerin bunlara eklediği ekstra boyutlar da var. Einstein zamanın 4. boyut olarak kabul edilmesi gerektiğini savunuyordu. O sırada birileri zamanın 5. boyut olduğunu iddia etti. Sonra 6. boyutta ekledi. Sayı giderek arttı. Ekstra boyutlar evrende bizim asla algılayamayacağız alanlardır! ve çoğunluğu mikroskobik olarak küçüktür...”
“Algılayamayacağımız” denmiş!... İsterseniz gelin şimdi aşağıdaki videoyu (Dr. Quantum visits Flatland) seyredelim ve ingilizceden türkçeye çevirdiğim videodaki diyaloğu okuyalım ve sorgulayalım…
http://video.google.com/videosearch?q=dr.+quantum+visits+flatland&sitesearch=
http://www.youtube.com/watch?v=5YKPBZa4mzQ
Dr.Kuantum: Sadece 2 Boyutlu, bir düzlem olan dünyaya hoşgeldiniz; Sadece öne ve arkaya, sağa ve sola.. İki boyutlu bu dünyada, yukarı ve aşağı yok.
(Bu arada, Doktor Kuantum normal hayat seyirinde olan 2 boyutlu canlılara parmağını yönlendirdiğinde, 2 boyutlu canlılar dehşete kapılıp, bunun ne olabileceğini sorguluyorlar korku ile…)
Dr. Kuantum: Bu iki boyutlu dünyada yaşayan canlılar, 3 boyutlu obje kavramına sahip değilller. Bu iki boyutta yaşayan o boyutun canlıları, küpler, küreler, tetrahedralar ya da Sizin öz yapınız hakkında hiçbir fikre sahip değiller. Onların 2 boyutlu bakış açısına göre benim 3 boyutlu parmağım şu şekilde algılanmaktadır… (der ve parmağını iki boyutta yaşayanlar arasına sokar ve parmağı iki boyutta yaşayanlar tarafından şaşkınlıkla karşılanır, parmak üç boyutlu olarak onlara elips şeklinde ya da yumurta şeklinde gözükür ve dehşet içinde bilmedikleri bir üst madde ile karşılaşmaktan dolayı korkup, kaçarlar.)
(Dr. Kuantum bir kutu içinde yaşan daireyi ziyaret eder)
Dr. Kuantum: Merhaba, küçük daire. (2 boyutlu bir obje).
Daire: Aaaa!!(korkan daire kendini korumak adına, içinde bulunduğu iki boyutlu alana kaçar!)
Dr. Kuantum: Bilinmeyene duyulan korku! Ne demeliyim ki… henüz bilinmeyen için bu bir bilmece… Eğer sadece “bildiklerimizi” görebiliyorsak, o zaman nasıl “yeni” olanı görebiliriz ki?!? Bilinmeyen… Hapsolduğumuz kutularımız içinden nasıl çıkabiliriz???...
Dr. Kuantum: Merhaba, küçük daire. (Gülüyor) Korkma!.
Daire: Kim konuştu? Neredesin?
Dr. Kuantum: Bunu açıklamak her zaman biraz zor olmuştur! Ben başka bir boyuttayım. Başka bir alanda. Ben bir üst boyuttayım!
(Bunu duyan daire, dehşet içinde çığlık atıp, içinde bulunduğu kutuda saklanır!!!)
Daire: Sakın, sakın o kelimeyi kullanma!!!
Dr. Kuantum: Hangi kelimeyi?
Daire: “Ü” harfi ile başlayan kelimeyi!!!
Dr. Kuantum: “Üst” mü???
Daire: (Daire, korku ile çığlık atar!) O kelimenin kullanılması yasak!
Dr. Kuantum: Peki, sence ne ifade ediyor bu kelime?
Daire: Bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum! Eğer o kelimeyi kullanırsan, cezalandırılabilirsin!! Yoksa sen bir hayalet misin???
Dr. Kuantum: Sanmıyorum, sadece ben senin bakış açından daha farklı bir bakış açısına sahibim. Ben senin henüz göremediğin şekilde görüyorum herşeyi.
Daire: Öyle mi? Nasıl?
Dr. Kuantum: Mesela, kilerinde gizli bir kasa var ve o kasanın içinde 12 adet madeni para, yazılı vasiyet, ve pasaport var.
Daire: Nasıl bildin bunu?!? Neredesin? Sen Tanrı mısın???
Dr. Kuantum: Senden farkım yok!! Sadece senden bir üst (“üst” kelimesini duyan daire yine korku ile çığlık atar!) boyutta, 3. boyutta olmamdan dolayı, senin dünyanda bulunanları görebiliyorum.
Daire: 3. boyut mu??? Sen çılgın bir hayaletsin! Sadece iki boyut var. Bak… (diyerek, öne arkaya, sağa sola doğru hareket eder)
Dr. Kuantum: Eğer ben midene dokunmak istersem bunu nasıl yapabilirim?
Daire: Beni boydan boya kesmen gerekecek!
(Dr. Kuantum daireye dokunuyor, …)
Dr. Kuantum: Hazır mısın daha fazlasına?
Daire: Daha fazla neye?
Dr. Kuantum: Yönlere…
Daire: Aaa, hayır!..evet! ama… Daha fazla yok ki!? Var mı??...
Bana ne olacak? Neye dönüşeceğim??
Dr. Kuantum: Diğer boyutu idrak edip, anlayacaksın…
Daire: Peki, olur.
Dr. Kuantum: Mükemmel…
(Dr. Kuantum daireyi iki boyuttan üç boyuta yönlendiriyor ve daire iki boyutlu yaşadığı alandan yukarı doğru bir yükselişe geçiyor ve bir üst boyut olan 3. boyutu idrak ediyor ve bu arada daire küreye dönüşmüş oluyor.)
Küre: Bunun böyle olduğunu asla bilemezdim!!!...
*****************************
Stephen Hawking başta olmak üzere, bilim insanları bilindik evreni 11 boyut olarak tanımlıyor ve evrendeki herşeyin TEK BİR büyük yapı ile bağlantılı olduğunu açıklıyorlar. Şimdi burada durup, biraz düşünelim … İç içe geçmiş birbirini şekillendiren ve hatta paralel olan çok sayıdaki evrenler ve bu çok sayıdaki evrenler dahi “sonsuz”luk okyanusunda bir damla niteliğinde!!!... Tıpkı yukarıdaki iki boyutlu dairenin, iki boyut içine sıkışıp kalması gibi, bizler de üç boyutlu dünyamızda ve hatta bir üst boyut olan “zaman”da sıkışıp kalmışken ve bu 3 boyutlu dünyamızda mecaz olanı Hakikât olarak kabul eden, ve düşünmenin, sorgulamanın yaygın olmadığı bir toplum içinde yaşarken, sonsuzluk skalasında bir nokta hükmünde olan bu 11 boyutu nasıl algılayabiliriz acaba?..
SEYRNO:29 01.05.2008
NÖRONLARA 3 BOYUTLU BAKIŞTAN PARALEL EVRENLERE…
Nöronların birbiriyle girdikleri etkileşimi izlemek için Houston, Texas’da bulunan Baylor College of Medicine bilim insanları tarafından yeni bir teknik geliştirildi!. Pek çok mikroskopla, hücre fonksiyonları 2 boyutlu açıdan incelenirken, bu yeni geliştirilen teknikle, hızlı-hareket eden lazer ışını özel bir mikroskop ile biraraya getirilerek, dokulara farklı optik düzlemlerde bakılmakta ve bu bilim insanlarına bir saniyenin bindebiri kadar bir süre içerisinde gerçekleşen nöronlar arası etkileşimi, 3 boyutlu olarak izleme olanağı sunmaktadır.
http://www.sciencedaily.com/releases/2008/04/080427194715.htm
Mikro evrende bir nöron hücresi iki boyutlu incelenen bir düzlemden, yeni bir teknikle yani bir bakıma ek bir kapasite ile 3 boyutlu olarak incelenmeye başlanırken, makro evrende de aynı paralellikteki düşüncelerle 3 boyutlu olarak incelenen ve bilinen evren, son yıllarda “Paralel Evrenler” başlığı altında çoklu boyutlu olarak incelenmektedir. Öyle ki; zaman, en, boy ve derinlik açısından bakılıp, değerlendirilen bilindik evren, yeni düşüncelerin ışığı altında bambaşka bir mercek ve mikroskopla incelenmekte ve bunu inceleyenlerin başında gelen Stephen Hawking’e göre, bildiğimiz evrenin aslında içiçe geçmiş birbirini şekillendiren ve belki de birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuzluğun bir kesiti olabileceği şeklindeki düşüncesi ve bunu destekleyen “bran” teorisi ile bizlere değişik bakış açısı getirmektedir.
Bu konuda detaylı bilgi için, http://video.google.com/videoplay?docid=-8199289394415625763&hl=tr adresindeki videoyu seyretmenizi ve http://ayliner.blogspot.com/ adresinde bu videonun yazılı metinin de içinde bulunduğu 25.04. 2007 tarihli "Paralel Evrenler" başlıklı makaleyi okumanızı tavsiye ederim.
SEYR NO: 28 24.04.2008
Kalbin Elektrik Sistemi
Aşağıda okuyacağınız kalbin elektrik sistemi ile ilgili açıklama, yazılı ve animasyon olarak http://www.nhlbi.nih.gov/health/dci/Diseases/hhw/hhw_electrical.html adresten alınmış ve ingilizceden türkçeye çevrilmiştir:
Kalp sürekli olarak çalışan daha çok pompayı andıran bir kasdır. Kalbin her atışı, kalp içindeki elektrik sinyalllerinin faaliyeti ile oluşmaktadır. Bu elektriksel aktiviteyi EKG ya da ECG diye adlandırılan elektrokardiyogram kaydetmektedir. Her kalp atışı “SA nodu” (sinioatrial nodu) adı verilen kalbin atış hızını düzenleyen doğal bir cihaz gibidir ve bu doğal kalp pili kalbin sağ kulakçığının üst kısmında yerleşmiş olan özelleşmiş elektriksel hücre demetidir. Bu hücreler, kalp kaslarını ritmik olarak kasılmaları için harekete geçiren elektrik uyarılarını başlatırlar. Kalbin atış hızını ayarlayan cihaz olarak da adlandırılan SA nodu, elektrik uyarıları üreten kısımdır. Bu uyarılar, kalbe yayılır ve kalpteki dört odacığın da doğru bir zamanlama ile büzülmesini sağlar. Yani, kalpteki sağ atriyum-kulakçık kan ile dolduğunda, elektrik sinyali sağ ve sol atriyumdaki tüm hücreler yayılır. Bu elektrik uyarısı kalbin diğer tarafına o kadar hızlı gider ki, tüm hücreler bir kerede atıyormuş gibi gözükür. Kalp, çok sayıda ateşleme yapmaktadır. Her bir ateşleme özelleşmiş bir elektrik yolundan geçer ve kalbin kasılması için belirli bir sıra ya da şekilde kalbin dört odacığının kas duvarını uyarır. Önce üst odacıklar ya da kulakçıklar uyarılır. Bunu iki kulakçığın boşalmasını sağlayan küçük bir gecikme izler. Hareket eden akım, kulakçık ve karıncıklar arasındaki “AV nodu” (atriyoventriküler yumru) denilen bölgeye ulaştığında biraz yavaşlatılır. EKG’de bu P ve Q dalgası aralığında gösterilmektedir. Buradan yayılan sinyaller, “His bundle” diye adlandırlan kalp karıncıklarının duvarında yerleşmiş olan dallar ya da liflere doğru yönelirler. EKG’de bu Q dalgası olarak gösterilmektedir. Buradan da sinyal lifleri sağ ve sol dallar olmak üzere kalbin sağ ve sol karıncıklarının duvarlarındaki lifler olan Purkinje liflerine doğru akarlar. Ker iki kalp karıncıklarının duvarlarındaki hücrelere yayılan bu sinyallerle, her iki karıncık da tam olarak aynı anda olmasa da kasılırlar. Sağ karıncık sol karıncığa göre çok az bir zaman önce kasılır. EKG’de bu durum R dalgası olarak gösterilmektedir. S dalgası da sağ karıncıktaki aktiviteyi göstermektedir. Kalbin sağ karıncığındaki kasılmalar, kanı pulmoner kapakçıktan ciğerlere pompalarken, aort kapakcığından tüm vücuda göndermektedir. Sinyaller bu şeklide yayıldığında, kalp duvarlarındaki kapakçıklar gevşer ve bir sonraki sinyali beklerler. Bu durum EKG’de K dalgası olarak gösterilmektedir. Bu anlatılan süreç, tekrar tekrar devam etmektedir.
****
Şimdi yukarıda açıklanan kalbin elektrik sisteminin işleyişi ile ilgili bilgilerden yararlanarak bazı noktaları inceleyelim… Kalpteki tüm hücreler, elektrik uyarısı, sinyali üretme kabiliyetine sahip olsa da, kalbin özel bir bölümü olan sinoatrial node kısaca SA nodu denilen kalbin sağ kulakçığındaki dokunun aslında kalbin tüm atışından sorumlu olduğu bulunmuştur. Öyle ki bu özel bölümden tüm kalbe yayılan elektrik sinyaline bir çeşit “kalbin jeneratörü” denilmektedir. Bu tespite şöyle ulaşılmıştır; bir kasın çalışması için beyinden ya da omurilikten gelecek bir emre ihtiyaç vardır. Bu emir gerçekte sinir sistemi yoluyla iletilen bir elektrik sinyalidir. Bilim insanları, kalbin dışarı çıkarıldığında gerekli kanın sağlanması durumunda, tüm sinir bağlantılarından ayrılsa bile attığını fark ettiklerinde, kalbin atmaya devam etmesinin kendi içerisindeki bir işleyişten kaynaklanacağını düşünürler ve bu olayı keşfederler. Ayrıca, yukarıdaki kalbin içersindeki elektrik sistemini okurken ikinci dikkat çekici nokta da; jeneratörden yani SA’dan yayılan elektrik dalgası, küçük pompaları uyardıktan sonra bir başka doku düğümü olan AV yumrusunda çok kısa bir zaman bekletilir, yavaşlatılır ve ana jeneratör olan AS yumrusunda herhangi bir aksaklık olduğunda “yedek jeneratör” olarak AV yumrusu dediğimiz doku devreye girer. (Marshall Cavendish, The Illustrated Encyclopedia of The Human Body)
(http://sprojects.mmi.mcgill.ca/cardiophysio/AnatomySAnode.htm)
Her kalp hücresi farklı hızla atar ama çoğalıp birleştikçe toplu hareket eden bir doku oluşturur.Bu işleyişin bir üst boyutunda da aynı mekanizma söz konusudur ki bu; her ne kadar yukarıda açıklandığı üzere, kalp ayrı bir sistemle de çalışabilme kapasitesine sahip olsa da, böbreklerden beyne, atardamarlardan hormonel bezlere kadar iletişim içerisinde olduğu her noktada “Tüm Vücud” için gerekli tüm bilgilere sahip olarak hayati sıvıyı pompalayan, “Tüm Vücud” bilgisini kendinden açığa çıkarmak sureti ile de vücudda bilginin akışını sağlayan kaynaktır. Hakikatimizi anlama yolunda beyin ve beynin işletim sistemi bizler için çok önemli bir bilgi kaynağıdır. Ancak, beynin derinliklerinde yol alırken karşımıza çıkan TEK vücudun çoklu sistemi içindeki bir diğer mekanizma olan “kalp” ve onun işletim sistemi de bir o kadar bizlere rehber olacaktır.
SEYR NO:27 20.04.2008
HOLOGRAFİK KALP
Aşağıda okuyacağınız bilgiler Joseph Chilton Pierce (“The Crack in the Cosmic Egg”, “Exploring the Crack in the Cosmic Egg”, “Magical Child”, “Magical Child Matures”, “Bond of Power and Evolution's End” adlı kitapların yazarı) ile Casey Walker’ın Nevada City’de bir radyo istasyonunda yapılan röportajından ingilizceden türkçeye çevrilerek,alınmıştır:
-Kalp hücrelerinin yaklaşık %60-65’i sinir hücrelerinden (nöron) oluşmaktadır. Kalpteki nöronlar beyindeki nöronlarla aynı olup, tüm akıl, beyin ve fizik bedene ait fonksiyonları kontrol etmesi gibi, kalp ile beynin duygusal ve bilişsel yapıları arasında doğrudan bağlantının kurulması ile de aynı fonksiyonları ortaya koymaktadır.
-Kalp, vücudun ana içsalgı bezi (salgılarını doğrudan doğruya kana veren, salgı kanalları olmayan bezler) yapısıdır. Bu yapılar, fizik beden yapı, beyin ve akla ait işlemleri yürüten hormonları üreten yapılardır.
-Kalp her atışında 2.5 watt elektrik enerji üretir ve bu enerjinin oluşturduğu elektromanyetik alan dünyanın etrafını saran elektormanyetik alanın benzeridir. Kalp, vücuddan 12-25 fit uzaklığa yayılan elektromanyetik alana sahiptir. Bu alan, radyo ve ışık gibi güç dalgalarını ihtiva eder ki bu güç dalgaları, varlığını-enerjisini öz bilgi kaynağından (salt bilgi-bilinç) almaktadır. Salt bilgi-bilinç, fiziki beden ve beynin bu dünyaya ait tüm bilgileri anlayış ve kavrayışta etken olan nöral işleyişini de oluşturur.
- Kalbin ürettiği elektormanyetik alan holografik olarak, dünyanın ve güneş sisteminin ürettiği ile aynıdır. Fizikçiler, elektromanyetik auroları, basit anlamda evrendeki enerji durumunu incelemeye başladılar ve buldukları; hepsinin holografik olarak işlemekte olduğudur. Yani, en küçük zerre olarak adlandırabileceğimiz snapslar arası dendritlerde, bedende, dünyada ve ötesinde herşey "holografik" olarak işlemektedir!
- Beynin limbik bölgesi “duygusal beyin” ile kalbin doğrudan bağlantısı bulunmuştur. Bu nöral bağlantı doğrudan amigdalaya veya cingulate korteksten (Washington Üniversitesi'nde görevli ekibin araştırmasına göre, altıncı his, beynin ön kısmında, Anterior Cingulate Cortex (ACC) denilen bölümde gizli) prefrontal loba (alın bölgesi: bu bölgede çeşitli düşüncelerin derinlik ve soyutluluğunu arttırma fonksiyonlarının olduğu bölge diye düşünülmektedir) doğru bir akıştır, iletişimdir. Prefrontal korteks ya da neokorteks, insan beynin evrimsel gelişimini anlamadaki en son incelenen bölümdür. Prefrontal korteks bölgesi beynin “sessiz alan” diye adlandırılan kısmıdır. Çünkü, bizler uzun yıllardır bu bölgenin alt kısımlarını kullanmaktayız ve hatta üst kısımları insanda 21 yaşına kadar da tam anlamı ile gelişmini tamamlamamaktadır.
- Beyin üzerine 50 yılı aşkın süredir National Institute of Mental Health’de araştırmalar yapan Paul MacLean, prefrontal lobu “melek lobu” olarak tanımlamaktadır. Bunun sebebinin de “insan”olabilmenin kaynağı olduğu şeklinde açıklamıştır.
http://www.futuresfoundation.org.au/documents/wellbeingproject/supporting%20articles/The%20Holographic%20Heart%20-%20Joseph%20Chilton%20Peirce.pdf
Bilindik evreni “holografik evren” olarak açıklayan bilim insanları, bu holografik gerçekliği sadece makro düzeyde değil, mikro düzeyde de açıklamaktalar. Öyle ki, “insan” adlı birimde beyin ve son olarak da kalbin işleyiş mekanizmasının holografik gerçekliğe dayandırılması noktasına gelinmiştir. Burada belki de sorgulanması gereken nokta; holografik gerçeklik doğrultusunda işlemekte olan kalbin sadece biyolojik açıdan işleyen kalp olma fonksiyonundan yola çıkarak, birimin öncellikle kendini “insan” olma noktasında keşfetmesine nasıl araç olabileceğidir. Bu noktada yukarıdaki bilgilerden şunlar hakkında üzerinde sorgulanması gerektiğini düşünmekteyim:
Kalbin elektromenyetik alanının daha güçlü olması, string teorisi doğrultusunda bakıldığında beyinle olan iletişimindeki beyne ve dolayısıyla bilincimize katkısı ne olabilir?, Holografik gerçeklik doğrultusunda açıklanan holografik kalbin “holografik” olmasının hakikatimizi anlamadaki rolü nedir?, Kalbin, beynin limbik kısmında bulunan amigdala ve cingulate korteks ve prefrontal lob’la girdiği iletişim, birimin biyolojik evrimi dışında, hakikatine ulaşmadaki katkısı ne olabilir?
SEYR NO:26 15.04.2008
Aşağıda “kalp ve beyin arasındaki ilişki” ve “kalbin bilinmeyen yönleri”ni anlatan iki ayrı makaleden önemli kısımlar ingilizceden türkçeye çevrilmiştir:
*Kalp-Beyin Projesi
Kalbiniz ve beyniniz Tanrı ile nasıl bağlantılı?
Beynin Tanrı ve insan adlı birimle bağlantısındaki eşsiz rolünü keşfetmeye başlamadan önce, insan kalbinin fizik-madde bedendeki ilk varoluş-açığa çıkma noktası olmasından dolayı, kalp konusundaki yeni bilimsel verilerin ele alınması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Son zamanlardaki veriler, anne karnındaki fetusta beyin oluşumundan önce ilk olarak kalbin attığını ve bundan dolayı kalbin insanın madde bedendeki ilk başlagıç noktası olduğunu belirtmektedir. Bu durum bu şekilde olmasına rağmen, bilim insanları madde –fizik yapının varoluşuna etken olan insan kalbinin otomatik-“oto-ritmik” atış fonkisyonuna neyin sebep olduğunu araştırmaları gerekti.
Nörobilimciler, kalpte sadece 40.000 sinir hücresi (nöron) olduğunu ve kalbin bağımsız bir sinir sistemine sahip olmasından dolayı da bazen kalbi “kalpteki beyin” diye adlandırıldığını belirtmekteler. Buna ek olarak, kalp elektormanyetik alanın beynin elektromanyetik alanından 5000 kat geniştir ve bu alan manyetometre ile fiziksel-madde beden boyundan 10 fit daha yukarı uzunlukta diye tarif edilebilir.
Kalbin enerji alanı beynin enerji alanından daha geniş olmasından dolayı, kalpten beyne iletilen duygu ve bilgilerin-yüksek sezgi, afiyet-refah- beyin fonksiyonları üzerinde çok büyük etkilere sahiptir. Bu kalp-beyin arası dengeli ve uyumlu bilgi iletişimi, stresi ortadan kaldırmakta ve yaratıcılık ya da huzur diye adlandırdığımız kişisel durumları oluşturmaktadır. Kalple beyin arasındaki bu güçlü uyum, kişide kalp atışlarıyla-ritmiyle başlar. Kalp, ruhaniyetin, yüksek bilincin ya da ruhsal enerjinin açığa çıkmasına araç olarak kabul edilebilmektedir.
Bu arada kalbin enerjisini destekleyen beynin de önemini daha iyi anlamak için, şimdi gelin bir laboratuvarda bilim insanlarının size bir insan beyninin resmin gösterdiklerini düşünelim… Beynin pek çok bölgesinde ve sayısız aktivilerde bulunan hızlı nöron impulslarının yanıp, söndüklerini… Beynin pek çok bölgesindeki bu sayısız nöron aktivitelerini izlerken, insan beyninin işleyişinin nasıl tasarlandığını hiç merak ettin mi? Bu beynin kalple birlikte çalışarak, varlığındaki hakikate ulaşmanı sağlayabileceğini hiç düşündün mü? Kalbinin ve beynin madde boyutundaki yaşam süresince sağlıklı olmasını ve özündeki hakikate ulaşmanın vasıtaları olmasını ister misin?...
http://www.sharefoundationnetwork.com/heartbrain.htm
*Titreşen Kalp
Pek çok kişi bilinç farkındalığının sadece beyinde oluştuğunu düşünmektedir. Son zamanlardaki bilimsel araştırmalar göstermektedir ki; bilinç beyin ve vücudun birlikte hareket etmesiyle ortaya çıkar ve özellikle kalbin bu süreçteki rolü çok önemlidir.
Kalp, daha önceleri düşünüldüğü gibi basit anlamda pompalama işleminden öte fonsiyonel bir “beyin” tarzında işlem gören, karmaşık bir sisteme sahip bir yapıda olduğu son zamanlarda bilim insanlarınca tespit edilmektedir. Yeni bir disiplin olarak ortaya çıkan nörokardioloji bilimi de kalbin duyusal ve "bilgi"yi alıp, işleyen çok gelişmiş bir organ ve bir merkez olduğunu göstermektedir. Kalbin içindeki sinir sistemi ya da “kalp beyni”, beynin serebral kortexinden bağımsız öğrenme, hatırlama, işlevsel kararlar alabilme fonksiyonlarına sahiptir. Bunun da ötesinde, pek çok deney göstermektedir ki; kalp üst beyin merkezlerini (algı, idrak, duygusal işlem) etkilemek için beyne sürekli olarak sinyaller yollar. Kalbin beyin ve vücud ile kurduğu yoğun nöral iletişimine ek olarak, kalp elektromanyetik etkileşim vasıtasıyla beyinle ve beyin vasıtasıyla da tüm vücud ile bilgi aktarımı, iletişimi içerisindedir. Kalp, vücudun en güçlü ve geniş kapsamlı elektro manyetik alanını üretir. Beynin ürettiği elektromanyetik alanla kıyaslandığında kalp beynin ürettiğinden 60 kat daha geniş kapsama ve her hücreye nüfus etme özelliğine sahiptir.
Kalbin elekromanyetik alanının, tüm vücudun global ve senkronize (toplu-uyum) bir şekilde işlemesine yönelik “bilgi sinyalleri taşıyıcısı” şeklinde faaliyet gösterdiğini düşünmekteyiz. Bu durumu daha dikkatle incelersek, kalp atışının yaydığı enerji dalgaları, kalpten tüm vücuda yayılmakta ve tüm organ ve diğer yapılarla etkileşime girmektedir. Bu dalgalar, tüm vücutta meydana gelen özellikleri ve hareketliliği enerji dalga yapılı kalıplarda kodlar ve kaydederler. Bu yolla kodlanan bilgi yani kalbin yaydığı dalgaların okuduğu bilgi, bedeni okuyup kodaladıktan sonra bedene yönelik bedensel faaliyetlere yön vermekte ve bu faaliyetlerin bir bütünlük içinde uyumlu bir şekilde gerçekleşmesini sağlamaktadır.
Ayrıca yeni bilgiler göstermektedir ki; kalbin alanı doğrudan “sezgisel” algılamayı içermektedir. Deneysel çalışmalardan elde edilen bulgulara göre, hem beyin hem de kalp gelecekte olacak bir olayı, o olay olmadan önce bilgisini alıp ve cevap verebilmektedir. Daha da şaşırtıcı olanı, kalbin beyinden daha önce bu “sezgisel” bilgiyi algılamasıdır. Bu belki de kalbin beyne göre daha geniş olan elektromanyetik alanının uzay ve zaman içerisinde, “öte” diyebileceğimiz noktadaki bilgileri kapsayan daha latif enerji alanı ile girdiği etkileşimi ile olabilmektedir.
http://www.heartmath.org/research/research-intuition/The_Resonant_Heart.pdf
Kalp anne karnındaki ilk atışı ile içinde bulunduğu “vücud” adlı sistemi okumaya başlar, ve okuduğu bilgileri de nöronlar vasıtası ile beyne aktarır. Nöronların bir özelliği olan ayna nöron fonksiyonu ile de kendindeki bilgileri aynı ile beyne iletebilmektedir. Ancak burada beynin her ne kadar da manyetik alanının kalp kadar güçlü olmasa da üretttiği çok özel dalga yapısını unutmamak gerekmektedir. “Ruh” adlı bu hologramik mikrodalga yapı, beynin ürettiği bir yapıdır. “Vücut” adlı sistemi okuyup, bedenin tüm bilgilerini kodlayan ve kaydeden kalp, bu bilgileri sadece beyne değil, ayrıca tüm vücuda iletmektedir. Bu nokta da beyin, ya bu bilgileri ayna nöron fonksiyonu doğrultusunda aynıyla işleme koyup, basit anlamda bedensel faaliyetler doğrultusunda işlem görüp ve bunu aynı şekilde hologramik mikrodalga yapıya yükleyecek, ya da sadece bedene yönelik bilgileri alıp kullanmayacak, kalbi ve onun kapsama alnınının genişliğinden yaralanarak “sezgisel” okuyuşu kullanarak, kendindeki sonsuz özellikleri ortaya çıkaracaktır.
SEYR NO:25 11.04.2008
Beyin ve Din birbiri ile nasıl bağlantılıdır?
“Nörobilimciler, insanların ibadet halindeyken beyinlerinin sergiledikleri performansı, beyin görüntüleme teknolojisi ile incelemekte ve böylelikle son zamanlarda insan beyninin dini/ruhsal ibadetler ile bağlantısı daha da net ortaya çıkmaktadır. Din, pek çok insanın hayatında önemli bir role sahip olduğu için, doğal olarak insanlar da din, Tanrı, ve ruhaniyet kavramlarının beyinde nasıl işlem gördüğünü merak etmeye başlamaları ile bilim insanları bu duruma tıbbi ve nörobilimsel açıdan araştırmaya yöneldiler.
Bana göre bu tarz çalışmalardan ortaya çıkan en ilginç nokta; ibadet ve meditasyon sırasında dopamin seviyesindeki artış. Bu da bizlere şu soruyu sordurmakta: Parkinson hastalığında dopamin kimyasalının eksikliği hastalığın sebeplerinden ise, o zaman yoğun ibadet ve meditasyon, parkinson hastalığının tedavisinde ilaç olabilir mi acaba??...
Bu tarz deney ve araştırmalar, bilim ve din arasındaki doğrudan bağlantının oluşması açısından oldukça ilham verici. Yakın bir zaman içinde bizler, dinin beyni nasıl etkilediğini daha iyi anlamaya başlayacağız. Doktor Newberg’in de dediği gibi: “Beyin bir inanç makinasıdır ve öyle olmalıdır. İnançlar, hayatımızın her noktasında etkilidir. İnancımız bizi biz yapan unsurdur. İnançlar, varlığın özüdür.”
Bu tarz deney ve çalışmalar, insanların kendilerini, dinini daha iyi tanımalarına ve tıbbi tedavilere de etkin katkı sağlamaktadır.”
Yukarıda okuduğunuz makale aşağıdaki adresten ingilizceden türkçeye AylinER tarafından çevrilmiştir:
http://www.digitaljournal.com/article/102107/How_are_the_Brain_and_Religion_Connected_
Bu makalede bana göre üzerinde durulması gereken iki nokta var: Birincisi, günümüzde tıp doktorları dahil bilim insanlarının “Din ve Bilimi” ayrı düşünen eskimiş ve şartlanmış düşünce kalıbından kurtulmuş olmaları geç de olsa insanlık adına önemlidir.
Bir diğer nokta ise, dopamin maddesinin öneminin “ibadet” adı altındaki çalışmalarla ortaya çıkması. Dopamin, adrenalin, serotonin, oktopamin, histamin, gamma amino butirik asit ve glucin gibi neurotransmitter olabileceği düşünülen maddelerden bir tanesidir. “Nörotransmitter”ler, nöron sinir aksonu ucundan salınan bir maddedirler ve görevleri bir nörondan diğer nörona, kasa, organa ve diğer salgı bezlerine nörolojik bilgiyi taşırlar. (http://www.medterms.com/script/main/art.asp?articlekey=9973)
İşte dopaminin yüksek seviyede ve etkin fonksiyonda olması, nöronlar arası bilginin akışı ve etkin bir şekilde işlenmesine sebep olacaktır. Bilindiği üzere bu akışın etkin olmamasından dolayı günümüzde yaygın olarak başta parkinson adı altında pek çok hastalık ortaya çıkmaktadır. Hiç şüphesiz ki, insan adlı birimin kendindeki özellikleri ortaya çıkarması ve yaşaması da kendinde mevcut olan “bilgi”nin kullanılmasıyla gerçekleşebilmektedir ve bunun da en etkin yollarından bir tanesi, bilim insanlarının da nihayet kabul etmeye başladığı üzere “ibadet” adı altındaki çalışmaların yardımı ile olacaktır.
SEYR NO: 24 04.04.2008
Drunvalo Melchizedek - Quantum Hologram (Kuantum Hologram)
http://www.youtube.com/watch?v=M0CrTIvssaM&feature=related
Aşağıda İngilizceden türkçeye çevirdiğim yukarıdaki videonun (Drunvalo Melchizedek’in konuşmasının) yazılı metni okuyabilirsiniz:
NASA astronotlarından, aya ayak basan Edgar Mitchell, NASA’daki yeni bilimsel yaklaşımlardan bahsediyor. Bazılarınız bilir; Einstein tarafından açıklanan “İzafiyet” (Relativity), Kuantum Fiziği ve mekaniği hiçbir zaman bir arada değerlendirilmemiş ve bu teorileri bir araya getirip, birleştirecek bir teori (Unified Field Theory) arayışı yılllarca devam etmişitr… Şimdi NASA bu teoriyi bulduğunu açıklıyor!...
Edgar şöyle diyor: “Son yıllarda neler olduğunu anlamak yani yaşadığımız sistemi çözmek normal insan (normal, klasik bir bakış açsısı ile) için neredeyse imkânsız. Bizler, son beş seneyi aşkın bir zaman zarfında çok hızlı bir şekilde gelişim gösterdik (evrim geçirdik)” dedi ve şunu ekledi: “NASA bu son 5 sene içinde, bu gezegendeki tüm medeniyetlerin son 6000 yıl boyunca öğrendiklerinden çok daha fazla şey öğrendi ve hatta son 6 ay içinde öğrendikleri son 5 sene içinde öğrendiklerinden de fazla!!”
İşte bu açıklama 7 ay önce idi!. Kim bilir şimdi hangi noktadalar?!?... Bu tıpkı yükselen dik bir çan eğrisi gibi… ve buldukları şu: İnsan vücudu, tüm bilindik evrenin holografik bir sureti-şekli-yansıması ve biz bir hologramda yaşıyoruz!. Gerçekten de hologramda yaşıyoruz. Herhangi bir nesne; bu bir bira kutusu, bir araba ya da vücudumuz olsun, hologram olan evrenin bir parçasıdır. Bu şu demek; bir hologram fotorafını el alalım… Ondan küçük bir parça alın, o parça bütün hologramın tüm özelliklerine aynıyla sahiptir. Sizin vücudunuz da, sizin fiziksel yapınız da aynı şekildedir. Siz, herşeyin-Tek’in hologramısınız!
Uzaydaki birbirinden farklı gözüken tüm yıldızlar ve yıldız kümeleri, dışınızdaki(!) herşey, sizin madde beden yapınızdan yola çıkılarak açıklanabilir!. Bu, sadece dışımızda diye algıladığımız uzay-makrokozmosun derinliklerinde değil, aynı şekilde mikro kozmosda-madde bedenin derinliklerinde de böyledir. Bir de duruma şöyle bakalım; madde bedeniniz bu odada şu an oturuyor olabilir, ama NASA şöyle diyor: her ne kadar bu odada madde bedenizle bulunuyor olsanız da, siz uzay-zaman içinde herhangi bir noktada olabilirsiniz. Siz şu an uzay zaman doğrultusunda aynı anda her yerde olabilirsiniz!!!... Bunu anlamak, hayal etmek oldukça zor. Ancak, yeni bilim yaşadığımız sistemin gerçeğini bu şekilde açıklamakta!.
SEYR NO: 23 03.04.2008
Bilim İnsanları nöron devreleri arasındaki farkı araştırıyorlar!
Beynin sağ ve sol kısmının pek çok hayvan türünde farlılık göstermekte olduğu bilinmektedir. Bu farklılığın da bilişsel performansı ve sosyal davranışları etkilediği düşünülmektedir. Örneğin, insanlarda, beynin sol tarafı dille ilgili işlem yaparken, diğer yanı müzik ve melodi konusunda daha iyi performans sergilemektedir.
University Collge London’da İngiliz bilim insanları şimdilerde şunu sorgulamaktadır: Beyindeki her bir hücrede nasıl bir işlem oluşmaktadır ki, sağ ve sol beyinde farklı faaliyetler oluşmaktadır? Bir başka deyişle, beyindeki sağ ve sol beyine yönelik faaliyetlerin farklılaşım göstermesi neye bağlıdır?
Bu sorgulamanın cevabını Stephen Wilson’ın önderliğindeki bir grup bilim insanı, sağ ve sol-taraflı nöron hücrelerinin beynin “*habenula-epifiz sapı” adlı kısmında bulmaya çalışmışlar. Habenular nöronların parlak yeşil florosan protein oluşturmalarını sağlayarak, bilim insanları habenular nöronlarının “spiral şeklinde” aksonlar (sinir sistemindeki iletişim hattı olarak görev yapan uzun sinir lifleri) oluşturduklarını gözlemlemişlerdir.
Wilson şu açıklamayı yapmıştır: “ Bilindiği üzere, beynin sağ ve sol yarımküreleri farklı bilgileri işlemektedirler. Ancak, beyin devresindeki bu farklılığın neyin oluşturduğu kimse tarafından bilinmemektedir. Bir olasılık, sağ ve sol tarafta tamamen birbirinden farklı nöronların olabileceğidir. Bu olasılığa alternatif bir diğer olasılık da, her iki tarafta aynı yapısal ilkelere sahip olduğu ve ancak bu yapısal ilkelerin farklı şekillerde bir araya gelmesinden dolayı “farklılık” gözükmekte olabilmektedir.”
Araştırmacılar, iki çeşit habenular nöron tipi olduğunu ve her ikisinin de beynin her iki kısmında bulunduklarını gözlemlediler. Ancak, çoğu sol-taraflı hücrelerin spiral aksonları kubbeli taç şekline sahiplerken, bu tip nöron şekli sağ tarafta pek gözlenmemektedir. Bu şekildeki hücreler yerine, beynin sağ-taraflı hücreleri, düz-tabak şekli gibi spiral aksonlar oluşturmaktadır. Bu şekildekiler de nadiren beynin sol tarafında gözlenmektedir.
Bu durumu doktora öğrencisi Isaac Bianco şöyle ifade etmekte: “ Nasıl bir mühendis aynı elektronik aksamlarından farklı elektronik devreler yapabiliyorsa, beynin sağ ve sol tarafı da aynı çeşit beyin hücreleri ile farklı terkipler oluşturabilmektedir.”
Sağ ve sol habenular nöron devreleri beynin aynı kısmına bağlanırlar. Bilim insanları bu bu yönelimin ya sağ ve soldan gelen sinyallerin bir araya gelmesi ya da bağımsız olarak ele alınması ile oluştuğunu bildirmektedirler.
Son olarak, Wilson şunu eklemektedir: “Dil, konuşma yeteneği beynimizin sol tarafında işlem görse de, insanlar dudaklarının yarısı ile konuşmazlar!. Beyin, sağ ya da sol tarafından aldığı bilgilerle devreler oluşturup bunları vücudun her iki kısmındaki ilgili yerlere yöneltmektedir.”
(Bu 31.03.2008 tarihli makale, AylinER tarafından türkçeye çevrilmiştir. http://www.sciencedaily.com/releases/2008/03/080330200643.htm)
* habenula: beynin orta bölümüne yakın, thalamus’un (sağ ve sol olmak üzere iki kısımdan oluşan, beynin merkezinde bulunan vücudun dışında neler olduğunu beynin bilmesini sağlayan yapı. Koku hariç, tüm duyusal bilgilerin geçiş bölgesi.) hemen üzerinde yer almaktadır. Habenula, bazal ganglia (yardımcı motor sistemi) ve limbik sistemden (Hipotalamus, amigdala, forniks, korpus kollasumı içeren davranışın kontrolü, hayatta kalma içgüdüleri, anılar, dürtüler, duyguların ifadesi, vücudun iç dengesinin düzenlenmesi, vücut içi şartların sabit tutulmasını sağlayan bölüm) aldığı bilgileri beynin orta ve ön kısmına iletir. (Gazi Eğitim Üniversitesi Dr. Mahmut Selvi- Prof. Dr. Figen Erkoç, http://www.scholarpedia.org/article/Habenula )
Bilim insanlarının düşünüp, sorguladıkları nokta bana göre çok önemli: Her bir nöron hücresi aynı yapı taşlarına sahip, aynı bilgiyi içermekte. Ancak, farklı şekildeki bağlanmaları ile farklı fonksiyonlar oluşturmaktadır. Tıpkı 7 adet notanın farklı terkiplerle- kombinasyonlarla farklı melodiler oluşturması gibi.
SEYR NO:22 30.03.2008
Atom-Parçalayıcısının “Tanrı parçacığını!” Bulma Çabası, Evrenin kodunu kırmak!
Avrupa’nın atom parçalayan bilim laboratuvarı CERN’de, olağanüstü bir araştırma için yerinaltına yerleştirilen muazzam büyüklükteki dev makina (Büyük Hadron Çarpıştırıcısı) ile büyük patlamadan (Big Bang) kısa süre sonra oluşan koşulları yeniden yaratarak, maddenin temel doğasını incelemek ve var olduğu düşünülen higgs parçacığını diye adlandırılan “sonsuz küçüklüğü” bulmak! Eğer herşey planlandığı gibi gelişirse, parça fizik tarihindeki bu en büyük deney ile atomaltı parçacığın hakikati gözler önüne serilecek.
Bu deney, İsviçre-Fransa sınırında, 27 kilometrelik bir tünele kurulan sistemde, atom altı parçacıklar, karşıt yönlerde birbirlerine doğru ışık hızına yakın hızlarda yol aldırılarak çarpıştırılacak ve çarpışma sırasında oldukça karmaşık detektörlerle yapılacak gözlemler sayesinde, “Tanrı parçacığı” diye adlandırılan maddenin oluşumuna ilişkin bilginin ortaya çıkması beklenmektedir.
Aşağıdaki linkte ingilizceden türkçeye çevirdiğim, bu deneyin nasıl gerçekleşeceğini anlatan görsel-şematik açıklamayı sizlerle paylaşmak istiyorum:
http://ngm.nationalgeographic.com/2008/03/god-particle/achenbach-text http://ngm.nationalgeographic.com/2008/03/god-particle/particle-interactive.html
(sol tarafta “go inside the god particle-Tanrı parçaçığının içine doğru…” adlı başlık)
*Proton makeup ( Proton oluşumu): Protonlar çok küçük paçacıklardan oluşurlar; 3 kuarkın yoğun gluonlarla bir arada durmaktadır. Hatta buna kuark-gluon plazması denmekte ve kuark ve gluonlardan oluşan bir çorba plazma da denilir.
1. Smashing protons (Parçalanan protonlar): Trilyonlarca proton ışık hızının 99. 9999991 oranında bir hızda çarpışırlar. “Higgs” adı verilen “Tanrı parçacığı” diye adlandırılan enrjiyi yaratmak üzere, protonların içindeki kuarklar ve gluonlar bu muazzam enerjiye ulaşmak için çarpışırlar. (İki numaralı şekle bakınız)
2.Higg Particle (Higgs parçacığı): Muhtemelen protonun kütlesinden100-200 kat daha fazla kütleye sahip olan Higgs parçacığı kararsız bir yapıdadır: Başka parçacıkların serpintileri içinde bozunmadan önce, saniyenin milyar kere milyar kere milyonda bir anında varolacaktır.
3.Evidence of Higgs (Higgs parçacığı kanıtı): Higgs parçacının varolduğunun kanıtı, geniş Hadron çarpıştırıcı dedektörü içindeki çarpışmadan sonra oluşan enerjinin spiral ve çizgiler şeklinde yayılması.
*Next Frontiers beyond the Higgs (Higgs parçacığı ötesi)
Teorik olarak, büyük patlama ile madde ve antimadde eşit oranda oluşmalıydı ve birbirini yok ederek, geriye geniş boş bir evren bırakmış olmalıydı! Gerçekten de durum bu şekilde ise, neden o zaman evrenimiz maddeden oluşmaktadır? Uzak galaksilerin ve supernovanın hareketleri bizlere geniş ve uzayıp giden bir alan içerisinde çok daha fazla madde ve enerji olduğunun ipuçlarını vermektedir. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ile gerçekleştirelecek deneyler ile, işte bu görünmeyen ve kara madde, kara enerji olarak adlandırılanın ardındaki sırrın çözülmesine ve maddenin özüne ulaşılmasına yardımcı olabilecektir.
Bu deney için her ne kadar “tanrı parçacığını bulma” denilse de, mikro evrendeki atomaltı boyutta gerçekleştirelecek bu seyr’le tüm düşünen beyinlere akıl ötesi bir yolculuk sunmaktadır!...
SEYR NO:21 25.03.2008
Cep telefonu firmaları, bilimsel gelişmeleri takip ediyor ve “insanın bazı yaşlarda belli frekans aralıklarındaki sesi duyamadığını”ndan yola çıkarak, 40 yaş üstünün duyamadığı seslerden üretilen cep telefonu melodisi üretiyorlar.
Aşağıdaki adresten alınan bu haberde, buna yönelik test de eklenmiş!...
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=308230
Duyduğumuzu düşündüğümüzde gerçekleşen işlem şöyle:
Dış kulak tarafından, kulak zarı titreştirilir. Bu titreşimler orta kulağın üç küçük kemiği olan, çekiç, örs ve üzengi'ye; üzengiden de, oval pencerenin çok ince zarından iç kulağa geçer. Oval pencere, kulak zarından çok ufak olduğundan, haraketleri daha küçük fakat şiddetlidir. Sonunda, titreşimler, gerçek işitme organı olan ve ses uyarılarını beyne ileten, salyongoza (koklea) erişir.
Ses uyarılarını algılayıp, beyne ileten salyangozun titreşimleri alıp ve beyne yollamasındaki ya da daha önceki basamaklardaki etkin ve düzenli çalışmamayı, beyin kendisine iletilmemiş frekans olarak değerlendirip, işleme sokmaz. Ancak, bu beynin gelen tüm titreşimleri duymadığı(!) anlamına gelmez, sadece değerlendirmeye almaz!. Her an beynimiz sayısız frekans ve titreşimlere maruz kalmaktadır. Belki beden yaşı kırk(!)tan sonra beynimize transistörlü ses frekans yükselticisi yerleştirerek, onları algılayamayız ama beden yaşı ne olursa olsun, beyin kapasitemizi yükselterek, hakikî manada duymayı gerçekleştirebiliriz!...
SEYR NO:20 20.03.2008
Canlı Hücrelerin Uzaktan Kumandalı Manyetik Kontrolü
Harvard Üniversitesi’nden Don Ingber, Robert Mannix, ve Mara Prentiss katkıları ile 30 nanometre (metrenin milyarda biri) büyüklüğünde mıknatıs özelliğinde bir bilya üretmişlerdir. Bu parçacık, hücrelerin çevrelerini algılamasına katkıda bulunan reseptör proteinlerini hücre yüzeyinde tutmaya yaramaktadır. Bu parçaçıklar-bilyalar, manyetik alanları tespit ederek, o manyetik alanın çekim gücünden yararlanarak birer mıknatıs haline dönüşürler. Bu çekim, bir ilacın ya da başka moleküllerin oluşturduğu çekim gücünü ve bağlanma işlemini bir nevi taklit ederek, hücre reseptörlerini büyük gruplar halinde bir araya getirebilmektedir. Bu bir araya geliş, reseptörleri aktive edip, değişik hücre fonksiyonlarının oluşmasını etkileyen pek çok biokimyasal faaliyeti de tetikleyebilecektir. Bu yöntem sayesinde, normalde hormonların ve diğer doğal moleküllerin gerçekleştirdiği hücreler arası sinyal sistemini, (bir molekül ya da hücreyi olumlu ya da olumsuz etkileyerek bir reaksiyon başlatan uyarı) benzer şekilde ilk defa bu çeşit manyetizma kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Bir başka deyişle, canlı hücrelerin davranışları kimyasal ya da hormonlarla değil, nano boyuttaki mıknatıs fonksiyonu gören bilyalarla yani manyetik güçlerle kontrol edilebilmektedir.
Ingber and Mannix, bu durumu destekleme niteliğinde şöyle bir sunum gerçekleştirmişlerdir:
Manyetik alanı algılayarak, ondan güç alıp, mıknatıs özelliği gösteren bilyalar, bağışıklık sisteminde bulunan hücrelerden bir grup olan mast hücrelerindeki hücre reseptörlerine yapıştıklarında, hücre içindeki kalsiyum akışını (özellikle nöronlar tarafından kullanılan sinir iletimini başlatan temel sinyal, işaret) harekete geçirmeyi başarırlar. Bunu daha detay olarak incelemek gerekirse, mıknatıs özelliği taşıyan nano boyuttaki bilyalar, mast hücrelerine antijenle (çözünebilir yabancı ya da hücresel kendine özgü bir madde ile spesifik bir şekilde kombinasyon yapma yeteneğine sahip serum globulinleri) önceden kaplayarak bağlanır ve bu antijenler, daha sonra da reseptörler tarafından kaplanan antikorlara (serum ya da dolaşım hümoral immunite ajanları) yapışır. Mannix, amaçlarının mıknatıs özelliğindeki her bilyanın antijen kaplamaya sahip olması ve bu şekilde de her bilyanın bir reseptöre bağlanması olduğunu belirtir.
Ayrıca, Ingber bu sistemle çalışan bir çeşit kalp pili tasarlamaktadır. Buna göre, nanoparçacıklar kalbin içine enjekte edilecek ve manyetik olarak kontrol edileceklerdir. Böylelikle, ameliyat olmaksızın kalpteki hücrelerin manyetik güçlere uyumlu hale getirmek mümkün olabilmektedir. Buna ek olarak, vücudun çeşitli yerlerindeki kasların içine de enjekte etmek suretiyle, hormon ya da insülin üretebilinmektedir. Diyelim ki; şeker hastasısınız. İnsülin ihtiyacınız olduğunda, enjekte ettiğiniz bu mıknatıs özellikli nanoparçacıklar sayesinde ihtiyacınız olan insülini mıknatıs özelliği gösteren parçacıklar sayesinde bir çeşit uzaktan kumanda şeklinde hücreleri birbirlerine doğru yapıştırıp, bir araya getirerek elde edebileceksiniz.
Nanomanyetik kontrol sistemin avantajının, çok çeşitli hücrelerde kullanabilirliği ve hormon ve kimyasalların etkisinin uzun zaman içerisinde göstermelerinin aksine çok kısa ve anlık aç kapa düğmesi şeklinde etkin olabilmesidir. Buna ek olarak, mıknatıslar taşınabilir ve düşük güce sahiptirler.
(Ayliner tarafından www.Sciam.com Mart 2008 sayısı sayfa 20 ve http://www.azonano.com/news.asp?newsID=5624 makalesinden çevrilmiştir.)
Dünyanın katmanlarına bakarsak; çeşitli kimyasal bileşimler ve değişik fiziksel özellikler görülmekte ve dünyanın kabuğunda kalıcı mıknatıslanmalar olduğu tespit edilmektedir. Örneğin dünyanın çekirdeğinin içi katı, dışı sıvı demirdir ve kendi manyetik alanlarını yaratmaktadır. Buna ek olarak, dünya etrafı manyetik alanla çevrelenmiş büyük küresel bir mıknatıs gibidir. Dolayısıyla, madde boyutundan baktığımızda maddelerin mıknatıssal alana tepki gösterdiğini ve bu tepki sonucunda çeşitli etkileşimlerin oluştuğu gözlenmektedir. (http://www.mta.gov.tr/v1.0/index.php)
İşte yukarıdaki makalede de üzerinde nano boyutlarda çalışılan bilyaların manyetik güçten yararlanarak mıknatıs haline gelmesi kanımca bu oluşumdan ortaya çıkmış olmasıdır. Makro boyutta bakıldığında dünya, mikro boyutta incelendiğinde madde- fiziki beden ve hücreler, belki de “dışarda!” diye adlandırılan ama aslında kendinden kendine oluşturduğu manyetik güç alanını yine kendinde kullanmasından başka bir şey değil! Bir düşünsenize... dünya üzerindeki iyonların ve elektronların manyetosfer ve iyonosfer içinde dolanımı dünya manyetik alanının yoğunluğunun değişiklik göstermesine neden oluyorsa eğer, neden mikro boyuttaki hücrelerin nano boyuttaki mıknatıs etkisi ile proteinlerin biraraya gelip yoğunlaşması ve fiziki bedende değişikliğe- sağlıklı olmaya neden olmasın ki?!?...
SEYR NO:19 14.03.2008
“İnsanlar nasıl arabaya dönüştürüldü”
FORD HUMAN CAR
Ford'un “Human Car” reklamında dansçılar, saniyeler içinde çeşitli modellerde araba görüntüsü oluşturuyorlar.
Reklâmda şöyle denilmektedir:
“Gittiğiniz her yer, yaptığınız her şeyde İLHAM, SİZsiniz! Çünkü araba sadece bir arabadır taa ki siz ona o gücü verene kadar!”
Yaratıcı beyinler yine iş başında!... İlhamın kendileri olduğu bundan daha görsel ve estetik olarak nasıl gösterilir ki!?.. Kendinden kendini kendiyle ortaya koyuş…
Gelin seyr edelim…
(Bu reklamı ve kamera arkasını aşağıdaki adresten seyredebilirsiniz)
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=302986
SEYR NO:18 12.03.2008
Kara Enerji kozmik hayalden mi ibaret?
Stanford Üniversitesi teorik astrofizikçi Andrei Linde ve ekibinin kara enerji hakkında yaptıkları en son araştırma Hubble teleskopu vasıtasıyla ulaştıkları sonuçlara dayanmaktadır. Buna göre, ekip pek çok süpernovanın daha önce görünenlere nazaran daha hızla uzaklaştıklarını ve bu olaydan da yola çıkarak, evrenin düşünüldüğünden daha hızlı genişlediği fikrini ortaya koymaktadırlar. Evrenin genişleme hızını astrofizikçiler ilk kez 1998 yılında farketmişler ve galaksileri birbirine çeken yerçekimine ne tür bir enerjinin karşı bir harekette bulunabileceğini düşünmüşlerdir. Teorisyenlere göre bu enerji “kara enerji”dir. Kara enerji, evren üzerinde negatif bir basınç yapan enerji olarak görülmektedir. Gazların tersine, kara enerjideki basınç, genişledikçe artmaktadır.
Dartmouth College in Hanover, New Hampshire astrofizikçilerinden Robert Caldwell, direkt olarak görülemeyen kara enerjinin aslının ne olduğu konusunun hala tam bir soru işareti olduğun söylerken, Oklahoma üniversitesi’nden kozmolojist Yun Wang, kara enerji için; aniden beliren ve boşlukta(!) kaybolan bir çeşit köpüren kütlesel parçaların oluşturduğu bir hipotetik-hayali bir enerji olduğunu ya da evrenin kendi iç yapısını oluşturan ve evreni devamlı olarak genişlemesine etken olan bir çeşit güç alanı olduğunu belirtmektedir.
Bu arada evrenin sonsuza kadar genişlemesini kozmik bir hayal olduğunu düşünen bilim insanlarının, evrenin genişlemesinde rol alan kara enerji diye adlandırdıkları enerji için de kozmik bir hayal olabileceğini düşünmeleri doğal gözükmektedir.
Kanımca burada düşünülmesi gereken nokta; bilim insanlarının artık evrenle ilgili yapılacak tüm somut deneysel çalışmaların çoktan son bulduğu ve bilimin teorilerle, düşünme gücü ile yol aldığıdır. Evrenin sonsuz genişlemesinin ve buna etken olduğu düşünülen enerjinin kozmik hayalden ibaret olabileceğini düşünmeye başlayan bilim insanları, “evrenin aslı hayaldir”e ulaşmaktadırlar!
http://www.bioedonline.org/news/news.cfm?art=1347
http://space.newscientist.com/article/mg19726461.600-dark-energy-may-just-be-a-cosmic-illusion.html
SEYR NO:17 11.03.2008
Açlık ve Nöronlar
Northwestern Üniversitesi Feinberg School Medicine’da yapılan yeni bir araştırmada, açlığın beyindeki işleyişi, nöronların bizleri yemeğe doğru nasıl yönlendirdiği aşağıda özetle şöyle anlatılmaktadır:
Araştırmada deneklere önce doyana kadar tatlı yediriliyor ve bir başka günde de sekiz saat kadar oruç tutturuluyor. Her iki durumda da deneklere tatlı türünden resimler gösterilerek beyin görüntüleri inceleniyor. Denekler, tıka basa yedikten sonra kendilerine gösterilen tatlı resimlerine daha az ilgi gösterirlerken, 8 saatlik bir oruçtan sonra gösterilen resimlere, beyindeki iki bölge özellikle limbik kısım yoğun bir şekilde aktive oluyor. Bu bilgiden yola çıkarak, Northwestern Üniversitesi Feinberg Tıp Fakültesi Profesörü ve Nörolog Marsel Mesulam, beynin bu bölgesinin güdüsel olarak sadece açlığı değil, neyi özellikle yiyeceğini de belirlediğini, ve diğer bölgenin de -beynin mekansal dikkat ağı- aç olan deneğin ilgisini yeni bir objeye-yemeğe (mekana) çektiğini açılamakta ve şunu eklemektedir: “Eğer beyinde mekansal dikkat ağı şeklinde bir işleyiş söz konusu olmasaydı, örneğin ne zaman bir tatlıcı ya da fırının önünden geçsek, kontrolümüzü kaybedip, yememiz söz konusu olacaktı.”
Ayrıca, Feinberg School Tıp Fakültesi Üyesi Aprajita Mohanty’ın bu araştırmadan yaralanarak yaptığı açıklamaya göre; Beyinde ihtiyaçlarımıza uyanları tespit etmeye yönelik karmaşık bir sistem mevcuttur. Uyarıcılarla dolu olan dünyamızda beynin kendisi neye ihtiyacı olduğuna karar vermekte ve o yöndeki objelere (sadece tatlılar açısından değil tüm ihtiyaçalar açısından) dikkatini yöneltmektedir. Örneğin, bir ormanda duyduğunuz hışırtı sesi, herhangi bir olası tehlikeye karşı sizi dikkatli olmaya yönlendirirken, benzer bir hışırtı sesini ofisteyken duyduğunuz da sizin daha az ilginizi çekebilmektedir. Bu noktadan yola çıktığımızda ulaşılan sonuç; Beynin en önemli işi, çevre şartlarına göre tepki vermesidir.
http://www.sciencedaily.com/releases/2008/03/080306113754.htm
Her ne kadar beyin dışarda olarak adlandırdığımız çevre şartlarına göre reaksiyon verdiğini düşünsek de aslında uyarıların ve bu uyarılara verilen tepkimelerin hepsi, hücrelerin kendi içerisindeki kimyasal etkileşimlerin oluşumundan başka bir şey değildir. Beyin hücresi neye ihtiyacı varsa, diğer hücre gruplarına yolladığı sinyallerle, verdiği komutlarla enerji aktarımını kendinden kendine gerçekleştirmektedir!.
SEYR NO:16 07.03.2008
Bilim insanları bilgisayar destekli düşünce okuma tekniği geliştirdiler!
Berkeley'deki California Üniversitesi'nde görevli bilim insanlarının üzerinde çalıştığı sistem sayesinde, insanların rüyalarında, hafızalarında ve düşüncelerinde yer alan görsel unsurlar, gelecekte ekrana yansıtılabilecek. Bilim insanı Dr.Jack Gallant, beynin aktivitelerini tararken, kişinin o an ne düşündüğüne dair net resimlerin ortaya çıkaran bir teknolojinin imkansız olmadığını, bir beyin okuma cihazının kişinin daha önce yaşadığı ve hafızasında kayıtlı olayları görüntüleyebileceğini söylüyor.Bu olay da, manyetik resonans görüntüleme (fMRI) aletinin, beyinin değişik bölgelerindeki kan dolaşımınındaki değişiklere dayanarak, beyin aktivitelerinin görüntülerini oluşturan standart bir tekniğe dayanmaktadır.
Bu teknikteki ilk adım, kod çözücü yazılımın, deneğin görsel korteksini binlerce görüntüyü 5 saatti aşkın süre içerisinde seyrederken taramasıdır. Bu işlem, kod çözücüye (decoder) kişinin nasıl beyinin görsel bilgiyi kodladığına dair bilgi vermektedir. Daha sonraki adım, kod çözücünün izleyicinin beyin aktivitelerinin yeni bir takım görüntüleri izlerken ortaya koyabileceği olası görüntüleri tahmin etmesidir. Son olarak da, önceden gözlemlenmiş beyin aktiviteleri ile olası beyin aktivilerinden oluşan görüntüler karşılaştırılır. Sonuçlar oldukça gelecek için ümit vadetmektedir.
http://www.newstime7.com/haber/20080306/Scientists-use-MRI-to-read-minds.php
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=304558
Yukarıdaki makaledeki düşüncenin görüntüye dönüşmesinin yakın bir gelecekte gerçekleşebileceğini düşünerek, bu olayı biraz daha derinden inceleyelim... Beyindeki zihinsel faaliyet, hücreler arasındaki bioelektrik akışının bir alet ile deşifre edilerek, farklı yoğunluktaki bioelektrik akış, elektromanyetik dalga haline gelmekte ve dalgalardan kaydedilen titreşimlerin yoğunlaşıp, “görüntü” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu görüntü, düşüncenin içerdiği anlama göre de şekil almakta ve kişinin kendi yarattığı enerjinin hologramik görüntü olarak ortaya koymasıdır. Fizik-madde boyut içerisindeki bu düşüncenin görüntüye dönüştürülmesinin deşifresi bir decoder tarafından yapılmaktayken, madde ötesi yaşamda da, beynin madde boyutunda ürettiği taşıyıcı dalgalara yüklenerek, hologramik mikrodalga bedenden ses ve görüntü olarak tüm yaşanılanlar deşifre olacaktır. Yani bizler, fizik- madde yaşantımızda ürettiğimiz decoderlarımızla tüm düşüncelerimizin görüntülerini sonsuza kadar yanımızda taşıyacağız!...
SEYR NO:15 29.02.2008
Karakter Kodu
Son yıllarda bilim insanları, insanların ruh halleri ve ruhsal bozukluklarından yola çıkarak, endişe-vesvese, aşırı merak, dikkat dağınıklığı, şiddet gibi bazı genetik tuhaflıklar ya da bozuklukların genetiğini saptama ve bu genlerin insanın karakterini şekillendirdiğine dair yaptıkları çalışmalarda ilginç sonuçlara ulaşmışlardır. Özellikle endişe-vesvese ve duygusal geçişler kısmi olarak beynin seratonin (karaciğer salgısı olan uyku, düşünme ve ruhsal durum gibi pek çok fonksiyonu etkiyeleyen kimyasal bir iletkendir) seviyesini etkileyen bir gende bulunmaktadır.Yakın zamandaki bir çalışma ile sadece bu genin endişe-vesveseye bağlı kişilik yapılarına etkisi olduğu bulunmamış, ayrıca bu endişe-vesvese geninin üzerindeki etkilerin beyinden kaynaklandığını da tespit ediyorlar.
Bilim insanları, ruhsal bozuklukların hücrelerdeki seratonin sinyalinden kaynaklandığını düşünmekteler. Bu süreçteki anahtar rolü, nöronlar, snapslar arasındaki alandan aldığı seratonin molekülünün (protein) yine nöronlara geri pompalayan seratonin taşıyıcısı olduğu düşünülmektedir. 1980lerde ve 1990larda da yapılan bu yöndeki pek çok araştırmalarla da depresyon ve belirgin endişe-vesvese durumlarında seratonin taşıyıcısının normalin daha altında ya da daha az seratonin pompalanmasından kaynaklandığı ortaya çıkmıştır. Bu yöndeki çalışmalar, Lesch Wuerzburg Üniversitesi klinik psikiyatristi Klaus-Peter Lesch ve National Institute of Mental Health ile National Cancer Institute’daki melektaşları, genetik değişimlerin ya da moleküler yansımanın seratonin taşıyıcısının kişilerdeki olası depresyona kadar uzanabilecek endişe-vesvese seviyesinde etkin rol oynayabileceğinden yola çıkarak bir çalışma yaparlar. Lesch ve meslektaşları endişe-vesvese ile ilgili genle ilgili şunu tespit ederler; gen uzun ve kısa şeklinde iki boya sahiptir. Bunlardan uzun olan gen, kısa olanına göre nöronun daha fazla seratonin taşıcısı üretmesine yol açmaktadır. Bunradan yola çıkarak, 505 kişiye uygulanan endişe-veseveseye dayalı testte, kısa seratonin taşıyıcı gene sahip olan kişiler uzun boy seratonin taşıyıcı genine sahip olanlara göre daha yüksek bir sonuç elde etmişlerdir. Yani endişe-vesevese durumları çok daha fazla gözükmektedir. Bu deneyle birlikte ortaya çıkan; kısa seratonin taşıyıcı geni amigdaladaki (beyindeki korku ve endişenin merkezi) aktivitenin artmasını sağlamaktadır.
2002 yılında National Institute of Mental Health’de çalışan Ahmad R. Hariri ve meslektaşları, 28 sağlıklı gönüllülerle bir deney gerçekleştirmiştir. Deneyde gönüllülere kızgın ya da sinirli ya da ifadesiz- nötr yüz ifadeleri gösterip, beyinleri bilgisayar ortamında incelenmiştir.Çıkan sonuç; en az bir kopya kısa seratonin taşıyıcı genine sahip olan 14 gönüllünün duygusal olan ifadeler gösterildiğinde amigdalalarında canlama-aktivasyon gözlenmiştir.
2004 yılında yapılan Uppsala Üniversitesi psikologlarından Thomas Furmark’ın gerçekleştirdiği çalışma da bu fikri destekler niteliktedir; sosyal fobiye sahip olan hastalar kısa seratonin taşıyıcı genine sahip olup, topluluk önünde konuşma yaptıklarında amigdalarında uzun seratonin taşıyıcı genine sahip olanlara göre daha fazla aktivite olduğu gözlenmiştir.
Bu makaleyi yazan Stonoy Brook Üniversitesi psikoloğu Turhan Canlı, Lesch ve pek çok meslektaşı ile Hariri’nin de çalışmasından yola çıkarak, yaptıkları bir çalışmayı 2005 senesinde açıklamışlardır: 41 kişinin negatif-nötr-pozitif sözler duyduklarında amigdala ve beyinlerinin diğer bölgelerindeki aktivasyonlarını incelerler. En az bir kısa seratonin taşıyıcı genine sahip olan kişiler iki uzun seratonin taşıyıcı genine sahip olanlara göre, amigdalalarında çok daha yüksek aktivasyon olduğu gözlemlenmiştir. Ayrıca, kısa seratonin taşıyıcı genine sahip olanların beyinlerindeki diğer bölgelerde pozitif uyarıcılara karşı çok daha fazla nöron aktivitesi oluşmaktadır.
(www. SciAmMind.com Şubat/Mart 2008 sayısından AylinER tarafından çevrilmiştir.)
Bu da göstermektedir ki; duygusal beyinin amigdala ve diğer kısımları kısa seratonin taşıyıcı genine sahip olanlarda doğal olarak daha etkindir. Burdan yola çıkılarak belki de korku- endişe-vesvese ve depresyon gibi pek çok ruhsal bozukluğun nedeni sadece çevre koşulları ve yetiştirilme şekilleri değil genetik aktarımdır. Yani kişinin hafızasındaki korku ve endişe ve pek çok ruhsal bozuklukların genetik yolla nesillere aktarılması, birimin karakterinin şekillenmesi ve o şekillenmeye bağlı olarak da oluşan düşünce ve davranışlar… Kısacası bu makale bana göre “genetik hafıza”nın nasıl oluştuğunu anlamamıza imkan sağlayan önemli bilimsel çalışmalar demetini bize sunmakta.
SEYR NO:14 28.02.2008
Beyin yarı kürelerinin üzerinde beyin kabuğu (korteks) denilen gri hücrelerden oluşmuş, kıvrımlı bir kısım vardır. Beyin kabuğunun iç tarafı nöronların aksonlarının beyaz sinir liflerinden (miyelin) oluşmuş, çok yoğun bir tabakayla kaplıdır. Nöronların aksonlarının oluşturduğu bu topluluklara “beyaz madde” denir. Sinir lifleri sinir hücreleriyle beyin hücreleri arasındaki bağlantıyı kurarlar.
Beynin beyaz maddesi bilim insanlarınca pasif bir rol sergilediği düşünülürken, yeni bir çalışma ile bu beyaz maddenin öğrenmeyi ve bazı zihinsel hastalıklarda etkin rol aldığı ortaya çıkmıştır. Beynin gri madde ile kaplı kısmı (nöronlardan oluşan) her ne kadar beynin düşünen ve hesaplayan kısmı olsa da, beyaz madde ile kaplı olan kısmı (miyelin-kaplı aksonlardan oluşan bölüm) nöronlar arası sinyalleri ve beyin bölgelerinin birbiri ile düzgün bağlantı kurup çalışmasını kontrol eder.
Nöronların çevresinde oluşan kılıf olan “miyelin” adlı madde, kısmi olarak doğumda oluşmakta ve 20li yaşlarına kadar da kademeli olarak oluşmaktadır. Miyelin maddesinin gelişme süreci ve gelişmeyi tamamlama derecesi zeka, öğrenme, özdenetim (gelişme çağındakilerin genellikle pek sahip olamadığı) ve bazı zihinsel hastalıklar; mesela şizofreni ve hattâ yalan söyleme hastalığı gibi hastalıklar üzerinde etkilileri vardır.
Beyindeki gri madde, yoğun nöronal hücre gövdelerinden-nöron hücrelerinin karar verme kısımları- oluşmuş beynin üst tabakasıdır. Bu kısmın hemen altında hemen hemen insan beynin yarısını kaplayan beyaz madde denilen kısım bulunmaktadır. Beyaz madde, her biri uzun, başlı başına tellerden (aksonlardan) ki, her bir akson beyaz yağlı madde olarak bilinen miyelinlerden oluşan milyonlarca iletişim kablolarından oluşmaktadır. Bu beyaz kablolar, beynin bir bölgesindeki nöronları diğer bölgelerdeki nöronlara bağlamaktadır.
http://www.sciam.com/article.cfm?id=white-matter-matters
National Institute of Mental Health’de nörobilimci Jay Giedd'in araştırmasına göre, 21 yaşına kadar kullanılmayan nöron bağlantıların yüzde 0.7'si her yıl düzenli olarak yok ediliyor. En son noktada ise ergenlik gri maddenin yüzde 15'ini yok ediyor. Buna paralel olarak beyaz madde, 35 yaşına kadar büyüyecek olan miyelinin kalınlaşmasıyla çoğalıyor. Sinir fiberlerini çevreleyen bu koruyucu zar ne kadar kalınsa, sinir akışının iletimi de o kadar hızlı oluyor. Bundaki herhangi bir değişim de skleroza, yani kireçlenmeye neden oluyor. Çocuklara kıyasla daha az bağlantıya, ancak daha fazla miyeline sahip olan ergenlerde öğrenme kapasiteleri daha düşük, ancak daha hızlıdır. Bu nedenle beynin çok bağlantı kuracak şekilde sürekli dış uyarılarla beslenmesi gerekmektedir. Yetişkin olduklarında, yani belki 25 yaşına doğru beyinlerinde 100 milyar hücre, kortekste de 100 trilyon bağlantı olacaktır. Jay Giedd'in en önemli keşfi, nöron gelişimi ve budamasının aynı zamanda ve çizgisel bir doğrultuda olmadığını ortaya koymasıydı. Bunlar etap etap, bölge bölge, kafatasının arkasından önüne doğru ilerliyor, duyumsal-motor bölgelerde başlayıp rasyonel düşüncenin merkezi olan frontal kortekste sona ererek, bazı alanları diğer yerlere kıyasla daha erken olgunluğa ulaştırıyorlar. Nöron ağları, riskleri değerlendirmemizi, davranışlarımızın sonuçlarına katlanmamızı, plan yapmamızı, öncelikleri belirlememizi, felsefe yapmamızı... kısacası bizi sağduyulu olgunluğa ulaştıracak her tür davranış ve düşünceleri geliştirmemizi sağlıyor.
http://www.kigem.com/content.asp?bodyID=1413
Bu bilgilerden ulaşacağımız sonuç, nöron ağları, riskleri değerlendirmemizi, davranışlarımızın sonuçlarına katlanmamızı, plan yapmamızı, öncelikleri belirlememizi, bizi sağduyulu olgunluğa ulaştıracak her tür davranış ve düşünceleri geliştirmemizi sağlıyor. Bundan dolayı da nöron bağlantıları, iletişimi ve hızı bilginin edinilmesinde, bilginin ortaya konmasında ve depolanmasında oldukça önemli. Dolayısıyla, yapılması gerekli olan, öncelikle bu faaliyetin en etkin şekilde oluşmasına yardımcı olacak besinlerin tüketilmesi ve beyinde oluşan kavram tekrarı şeklindeki çalışmanın gerçekleştirilmesidir.
SEYR NO:13 27.02.2008
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=302475
“Gelecekte zenginlik GENlerde”
Yaşam bir sistemse, bu sistem içerisinde “insan” adlı birimin yapısını anlamakla yaşadığımız sistemi ve o sistemin gerçeklerini çözmeye adım atmış olmaz mıyız?
“İnsan” adlı yapının genetik şifresine, yaşam koduna moleküler boyuttan bakıldığında; molekülün kenarlarının şeker ve fosfat, basamak şeklindeki yapısının da 4 maddeden (Adenin-A, Timin-T, Sitozin-C, Guanine-G. Kısaca ATCG) oluşmaktadır. Bu kodu oluşturan harfler- kimyasal maddeler insan vücudundaki her hücrede tekrarlanmaktadır. Ancak bu “ATCG” diye bilinen moleküllerin dizilimi değiştiğinde tüm organizma da değişim göstermektedir. Bu kod, varlığın yazılımını oluşturmaktadır. Öyle ki, bu kimyasal elementlerin ortaya koyduğu enerji, bir canlılığa-yaşama dönüşmekte ve bu dönüşüm her hücrede kodlanarak, yaşamını sürdürmektedir.
Benim düşünceme göre, bu kodlamanın-4 elementin varyasyonları, o elementin kodunda taşıdığı bilginin ne şekilde ortaya çıkacağını belirler. Bizlerin birbirimizi farklı ve ayrı algılamamıza neden olan da bu dizilimdeki değişimlerdir. Ancak tek bir vücut olarak bakıldığında dizilim ne kadar farklı varyasyon gösterirse göstersin, o temel 4maddenin (ATCG) kendinden kendine oluşturduğu izdüşümlerden ibaret olduğudur ve ATCG dizilim dizisinin değişmesi, o organizmanın ötesindeki bir değişiklik değil, her an kendinden kendine yeni bir oluşumunun göstergesidir.
SEYR NO:12 22.02.2008
Emotiv firması, düşünce gücü ile çalışan bilgisayar oyunu yarattıklarını açıkladılar.
Özel hazırlanmış bir başlığı kafanıza takıyorsunuz ve bu başlık yaydığınız beyin sinyallerini deşifre ediyor ve ekrana yansıtıyor. Sizin beyin dalgalarınız bilgisayar ekranındaki oyuna yönlendirilip, aktive ediliyor. Öyle ki yaptığınız mimikler bile aynı şekilde ekrandaki oyun kahramanından da yansıyor!!!
http://www.emotiv.com/
http://crave.cnet.com/8301-1_105-9874515-1.html?part=rss&tag=feed&subj=Crave
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=301436
Bu oyunla, ayna nöron işlevi ile bizim düşüncelerimiz bilgisayar oyunundaki sanal kahramandan yansımaktaysa, Tümel Bilinç’ten açılımla da bizlerden aynıyla yansıyan yine aynı TEK’in seyri değil midir?
Biyolojik beden yapısı içinde mahkum olmuş bilinçler için belki de bu oyun bir çıkış noktası olabilir!... Bu oyunla, biyolojik bedenimizin uzuvlarını kullanmadan da sadece salt düşünce ile kurgulanmış sanal bir oyun içinde düşüncelerimiz ile var olabilmenin (sadece biyolojik bedenden ibaret değil, bir bilinç varlık olduğumuz düşüncesi ile) pratiğini yapmanın zevkli olacağı kanısındayım.
SEYR NO:11 20.02.2008
Weill Cornell Medical College’da bir grup bilim insanı, nöronların sinir uyarılarını taşıyan nöron uzantısı olarak bilinen aksonların, hücre çekirdeğindeki yazılımı nasıl etkilediğini belirlemişler. Ayrıca bu çalışmada gen aktivitesini etkileyen proteinlerin genetik yazılımı nasıl etkilediğini de daha net açığa çıkarmışlardır. Bu ekipten Dr. Samie R. Jaffrey, nöron gövdesinden sinir uyarılarını taşıyan lif şeklindeki uzantının (akson) ucunda oluşmuş koni şeklindeki yapının (büyüme konisi) çok önemli sinyalleri hücrenin çekirdeğine göndererek, hücrenin yaşamasını sağlamakta olduğunu tespit ettiklerini, bu yolla, sinir sistemi bir çıkışı olmayan yol yerine, güvenilir nöral yollar seçerek, zamanla gelişmekte olduklarını ve bu işlemin nöron ucundaki büyüme konisi ile çekirdeği arasındaki iletişimi anlatmakta olduğunu açıklamaktadır.
Dr Jaffrey, bu durumu detaylı olarak şu şekilde anlatır:
“Gelişen fetus doğumdan sonraki evreye göre çok daha fazla nöron taşımakta, ve bu yeni oluşmakta olan nöronlar, uzun dallar şeklinde aksonları belirli bir hedefe mesela ayağa ya da göze yollarlar. Aksonlar-nöron uçları hedefe ulaştığında, (belki bu uzaklık hücre çekirdeğinden santimetrelerce uzağa) hedef dokudan sinir büyüme faktörü (Nerve Growth Factor) diye bir sinyal alırlar. Pek çok akson ulaşılması gereken hedefe ulaşamaz ve bu yüzden de nöronlar önceden belirlenmiş bir program dahilinde ölürler. Hedefe uygun olarak ulaşan aksonlar ise sinir büyüme sinyalini alır -“hayır sen başardın, yaşayacaksın” sinyalidir- ve yaşaması için nörona iletilir. Burada önemli olan diğer bir nokta da, aksonların ucunda büyüme konisinin tespit ettiği bu kritik bilginin tekrardan hücrenin kumanda merkezi olan çekirdeğine geri nasıl iletildiğidir. Bunu tespit etmek için bilim insanları, belirli proteinlerin üretilmesine yardımcı olan genetik materyal olan aksonal büyüme konilerinin içindeki MRNA ve proteinleri incelemişler. mRNA yazılım faktörü diyebileceğimiz “CREB” adlı proteini üretmektedir ve daha önceki çalışmalar göstermiştir ki “CREB” adlı protein hücre yaşamı için önemlidir. İşte aksonların ucunda büyüme konilerinde üretilmekte olan bu “aksonal CREB” adlı protein, nöronların yaşaması ya da nöronun kendi kendini imha etmesinde rol alan unsurdur. Öyle ki, eğer bir nöron yaşayacaksa, “aksonal CREB” proteini hücreye girer, ve gelişen nörona yaşayacağını bildirir.http://news.med.cornell.edu/wcmc/wcmc_2008/02_19_08.shtml
Yukarıdaki bilimsel olarak anlatılan nöron hücresinin “beden” adlı sistemde yaşamını ve bu yaşamda nasıl bir işlevi olacağını belirleyici unsurun, bir nöron için uzak(!) olarak kabul edilen bir noktadan OKUnan bilginin bir okuyan tarafından (nöronlardaki aksonlarda bulunan bir protein) okunması ki, bu okuyan nöron hücresinden ayrı bir birim değil, kendinden kendine bir okuyuş ve hücrenin yukarıda yazıldığı gibi nöron açısından bakıldığında önceden belirlenmiş programa göre işlevini yerine getirmesinden ibaret!!! Bu da bilginin her bir nöronda ortaya çıkışı, bilincin kendinden kendine seyri ve sureti değil midir?
Professor Zhaoping’e göre insanlar, kendilerine gösterilmek istenen hedef bir görüntüyü, parlak ve beyaz dikdörtgenli bir desene oranla dikey ve gri dikdörtgenli benzer bir desende çok daha fazla görürler ve hatta hedef görüntü orada olmadığı halde gördüklerini bile ifade ederler. Zhaoping’e göre bunun sebebi, insanların net olmayan bir şeyi görmeye, çevre şartlarının da belirsiz olduğu durumlarda zihinsel olarak daha hazırlıklı olduklarındandır. Hedef görüntüyü görmek onlara mantıklı, anlamlı gelmektedir, ve bu görme işlemi bu şeklide gelişir. Hedef olarak gösterilen ve görülmesi beklenen görüntü, çevre şartlarına göre belirlenmiş beklentilere uyum sağlamazsa, o zaman çok daha az görülmektedir. Illüzyonistler bu durumu kullanarak yıllardır gösterilerine devam etmektedirler. Mesela, havaya atılan bir top ve ardından gelen ikinci bir topu görüyorsunuz ve üçüncü bir top atılıyor ve kayboluyor… Gerçekte atılan üçüncü bir top yok! Beynimiz, o ortamın şartına göre şartlandırıldığı için aldanıyor ve iki toptan sonra havaya atılan bir üçüncü topun var olduğunu düşünüyoruz!!! http://www.medicalnewstoday.com/articles/97641.php
Bu makalede kısaca anlatılmak istenen, çevre şartları ve durumlarının görmemizi nasıl yönlendirdiği… Bir başka deyişle, görenin görüşüne göre “var”olan imajlar ki bu görüşler ile bizler, kendimizde kayıtlı olan bilgiler doğrultusundakilerden yola çıkarak, veritabanımızdaki şartlamış bilgiler doğrultusunda bilinmeyeni şekillendirmekten başka bir şey yapmıyoruz. Görmemiz gerektiğini düşünen beyinler, elbette kendisine imajlar oluşturacak ve gördüklerinin de tek-başka seçeneği olmayan- ve somut birer imaj olduğuna inanacaktır. Bu da bizleri kendi yarattığımız dünyaMızın hem illüzyonisti hem de inananı yapmış olmakta.
SEYR NO: 9 14.02.2008
http://www.newscientist.com/blog/technology/2008/02/teaching-machine-to-understand-love.html
İngiltere’nin Cambridge şehrinde bir firma, "AŞK" kavramını anlamada yardımcı olur düşüncesiyle bilgisayara "AŞK"ın ne olduğunu öğretmeye çalışmışlar!!!... Bilgisayarın veritabanına yükledikleri aşk hakkındaki pek çok bilgi ve bu bilginin insan-makine arası diyalogla sorgulanması neticesinde, makine 24 adet aşk kavramı oluşturmuş….
“İnsan” adlı birimin varolşundan itibaren sorguladığı ve hep soru işareti olarak kalan ve bu soru işareti olmasından dolayı da gizemli bir hal alan “aşk” kavramını bilgisayarın çözmesini beklemek, sadece zevkli bir oyun-eğleneceden öte bir durum olamaz düşüncesindeyim. Çünkü, kendi veritabanındaki “hakiki aşk” ile işaret edileni birim daha henüz tam anlamıyla deşifre edemezken, kendi veritabanından kaynaklanan bilgileri yükledikleri bilgisayarlardan bunu nasıl ortaya çıkarmaları beklenebilir ki?!?...
“Aşkın hakikati”nin ne olduğunu ararken, “ölüm” adlı tecrübeyle bu madde boyutunda hükmünü yitirecek olan biyolojik kalp, ve o kalbin daha hızlı atmasını sağlayan ve hormonlardaki farklılaşmaya neden olan biyolojik reaksiyonu da sadece dışarda(!), karşı(!) diye adlandırdığımız cinsiyete bağlamak, veritabanının “aşkın hakikati” konusunda ne kadar da dar kapsamda değerlendirme yaptığının bir göstergesi değil mi? Veritabanındaki sınırlı ve şartlanmış bilgiler ışığında “aşkın hakikati”ni aramak, “ölümsüz” ve “sonsuz” olarak tanımlanan aşkla ne kadar örtüşmektedir?
Madde ötesi “bilinç” varlıklar olduğumuz noktasından bakarak, “aşkın hakikati”ni çözmeye çalışmak yerine, aşkı 5 duyuya indirgeyerek, “maddesel bakış açısı ” ile sınırlayarak bedene dönük aşktan bahsetmek ne kadar bizi “hakiki aşk”a yaklaştırır bilmem, ama 5 duyulu bir bakış açısı ile, aşkın ne olduğunu anlamamız yukarıdaki haberde yer alan bilgisayarın durumundan pek de farklı olmaz kanısındayım.
SEYR NO:8 13.02.2008
Güneşten seyre başlayarak dünyaya ve dünyadaki okyanusa daldığımızda farkedeceğiz ki; okyanusdaki yaşamın içinde milyarlarca canlı yaşamaktadır… Bunlardan bitkiler, güneş ışınlarının yüzeyden sadece ilk 100 metreye etkin ışınım yollaması dolayısı ile ilk yüz metresi içerisinde yaşabilmektedirler. Daha derinlere daldığımızda, güneş ışınlarının etkisi azalacak ve bitki dışında bambaşka canlılarla karşılaşacağız.
Denizin derinliklerinde mi yoksa uzayın derinliklerinde miyim?!?... Uzay nerede? Başımı yukarı kaldırdığım “gökyüzü” diye adlandırdığım noktada mı sadece, yoksa derin maviye daldığım o kara derinliklerde de mi?!... Şimdi bir seyre dalsak… gördüğümüz canlılar acaba nerede??? Uzay gemileri, galaksiler, yıldızlar?? … Denizaltı gemileri, deniz canlıları???…
Uzayın derinlikleri ya da denizin derinlikleri… Seyr ne yöne(!) doğru olursa olsun, tek noktadan bakıldığında tek bir yansımanın farklı gibi gözüken seyri sanki…
Aşağıda izleyeceğiniz videolar, bende bu düşüncelerin oluşmasına vesile olan onlarca benzerlerinden sadece iki tanesi…
http://www.youtube.com/watch?v=1me9GmW2kC0&feature=related
http://www.youtube.com/watch?v=W9Er4dpUfrM&feature=related
SEYR NO:7 11.02.2008
http://www.haber10.com/haber/111825/
İsviçre'nin kenti Cern'deki dünya’nın en büyük parçacık fiziği laboratuarında bilim insanları internet dünyasına yeni bir bakış açısı ile bir yenilenme oluşumunun haberini vermekteler:
GRID (ŞEBEKE) adlı modelle dünyada milyonlarca bilgisayar birbirine bağlanarak, süper TEK bir bilgisayar oluşturabileceklerdir. İsteyen herkes bu süperbilgisayarın gücünden yaralanabilecek. Bu sistemle evinizdeki internetin ya da bilgisayarınızın gücü önemini yitirecek. Artık ortak süper bilgisayar ile internet kat kat daha hızlı hale gelecek.
Beynin yansıması olan bilgisayarın bağlantı sistemindeki bu yenilenme müjdesi oldukça önemli! www’li dünyadan yeni bir bağlantıya GRID’e doğru gidiş… Burada önemli olan bu bağlantı ile BİRaraya gelen sayısız bağlantıların oluşturduğu SÜPER güç, süper hız ve en önemlisi de ORTAK paylaşım…
Bizler, BİRaraya gelip, birbirimizin fikirlerinden yararlandığımız da ortaya çıkan fikirler sayesinde çok daha hızlı ve daha etkin düşünme gücü ve düşünerek de sayısız, isabetli fikirler ortaya koymayı başarabiliyoruz. Bu noktadan hareketle, düşünmenin seyrine araç olan beynin izdüşümü bilgisayarda da bilgi paylaşma bağlantısındaki bu yeniliğin bizlere yeni bakış açıları ve yenilenmeler getireceği kanısındayım.
SEYR NO:6 09.02.2008
http://www.youtube.com/watch?v=7nS_aR8XX_U
Yukarıdaki videoda şimdiye kadar ki en büyük dalga ile yapılan sörfü seyredeceksiniz… Seyrederken de kim bilir neler hissedeceksiniz… İşte benim hissetttiklerim:
Bir an onun yerine koydum kendimi…. Okyanusta tek başına, şimdiye kadar sörf yapılmış en büyük dalganın üstündeyim… Yanımda bir tek boardum (sörf tahtam) var ve o board sayesinde o dalganın üzerindeyim ve boardumla birlikte de şimdiye kadar ki edindiğim bilgi ve beceriler… Müthiş bir duygu.. Ayağa kalkıyorum… Dalgayı çok iyi okumam ve anlamam lazım… Hangi noktasından kırılacağını… Bir bakıma onunla bütünleşmem ve aynı yönde akmam lazım, hep dengede kalarak… Ayakta o büyük dalgann üstündeyim. Tam tepe noktasından aşağı doğru dalganın yönünde onunla birlikte akıyorum… Dalga büyüyerek tüm haşmetiyle benimle süzülüyor. İşte tam o anda dalga tüm ihtişamı ile kıvrılıyor ve kırılma başlıyor… Ben de o kıvrılma ile paralel yatay gitmeye başlıyorum… O yatay gidişle bir süre sonra “green room-yeşil oda” diye adlandırılan dalganın kıvrılmasından dolayı oluşan, büyük derinliği olan yeşil renkte bir odayı andıran yere giriyorum… Dalganın üzerimden kıvrılarak tüm ihtişamı ile aktığını ve beni adeta kaplağını hissediyorum... Ben o odanın içinde seyrime devam ediyorum... O hız aldıkça, ben de hız alıyorum… Çağlayan olmuş, beni de içinde sürüklüyor… Akıyoruz…. Halâ ayaktayım… Bundan sonra düşsem de, düşme görüntüsü versem de ne önemi var ki!!! Ben okyanustaki o en büyük dalga ile bütünleştim bir kere…
SEYR NO:5 08.02.2008
Albert Einstein’ın Meslektaşı Kurt Gödel, Einstein’in görecelik kanunundan yola çıkarak zamanda yolculuk olacağından bahsetmiş ve bu konuda hayli ilgi uyandıran “Back to the Future I,II,III”, “Contact” adlı filmler çekilerek, zamanda yolculuk konusu Gödel’in işaret ettiği parallellikte işlenmiştir.
Film dünyasından daha ileriye gitme cesaretini gösteren ve başlarında bir Rus bilim insanı olan Dr. Igor Volovich’in bulunduğu ekip, yaklaşık 3 ay sonra zamanda yolculuğu tecrübe etmeye çalışacaklar.
Bilim insanlarının bu konudaki tespitlerine göre; LHC (Large Hadron Collider) diye adlandırılan madde ile antimaddenin birleşmesinden ortaya çıkan inanılmaz enerji atomaltı boyutta ortaya çıktığında, evrenin yapısında da uzay-zamanın birbirine karışması diyebileceğimiz ilginç şeyler yapabilir ki, buna bilim insanları “uzayzamanı” demekteler. Dünyanın yerçekimi uzayzamanında çok küçük değişimlere sebep olurken, LHC enerjisi zamanı oldukça değiştirebilir ki zamanı kendi üzerine geri bükerek, döndürebilir. Bu bükülmeler, fizikçiler tarafından “kapalı zamansı eğriler, kıvrımlar” diye bilinmektedir. İşte en azından bu teori geçmiş zamana ziyarete fırsat vermektedir. http://www.telegraph.co.uk/earth/main.jhtml?xml=/earth/2008/02/06/scitime106.xml
http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=107914,5 Akşam gazetesinde yukardaki bilgiye açıklayıcı ek olarak şöyle denmekte: “…atomun trilyonda birinin altında partikül oluşacak. Böylece partiküllerin ışık hızına yakın bir hızda çarpıştırılması ile oluşacak solucan tünelinde uzay kuantumu bükerek geleceğe bir yarık açabilecek…”
Evet, işte sonunda zamanda yolculuğun olası hale gelmesinden bahsediyoruz… Ancak burada dikkat çekici olan nokta; artık bilimin “zamanda yolculuk” etiketi altında da olsa, atomaltı boyuta inmesi ve kuantum teorisini gerçeğe dönüştürme adımları atmasıdır.
Artık atomaltı parçacıklarda konsantre olan, bulunan enerjinin bildiğimiz uzay ve zamanda etkin olması o kadar da şaşırtıcı olmamalı. Çünkü, bunun da ötesine geçildiğinde hayal bile edemediğimiz ışık hızından hızlı hareket eden, zaman kavramının hükmünü tamamen yitirdiği, kendi içinde tüm enerjileri kapsayan, formsuz, sıfır noktası “ilksel” enerjiyi düşündüğümüzde zamanda yolculuk kavramı ne kadar ilkel kalıyor!!!
SEYR NO:4 07.02.2008
Arizona Üniversitesi’nde aralarında bir Türk araştırmacının da bulunduğu grup, hologram konusunda ilginç bir buluş gerçekleştirdiler. Şimdiye kadar bir imajın 3 boyutlu hologramik görüntüsü ancak özel bir gözlükle görülebilinirken, araştırmacılar bir görüntüyü birkaç dakika kaydedilebilen ve saatlerce muhafaza edebilen 10 cmX10 cm boyutlarındaki bir küpte, üç boyutlu projeksiyon sistemi geliştirerek, gözlük yardımı olmadan bu 3 boyutlu hologramik görüntüyü beden gözüyle görmeyi sağladılar. Görünen hologramik imaj sadece kırmızı renkte görüntü verirken, bu üç araştırmacı amaçlarının büyük boyutlarda tam renkli 3 boyutlu hologramlar geliştirmek olduklarını ifade etmektedirler.
Bir düşünsenize belki de bu teknikle yakında marketlerde, alışveriş yerlerinde ya da hastanelerde her yerde insan görüntülü 3 boyutlu hologramların dolaştığını ve bizlerin gerçek-hayal arasında gidip geldiğimizi…. Aslına bakarsanız “gerçek” diye adlandırdığımız şu evren de bilimadamlarının son açıklamalarına göre dev bir hologram!!
O zaman belki de yaşadığımız sistemi ve evreni gözümüze taktığımız şartlanmışlık gözlüklerini çıkarıp, kendi sınırlı -boyutlu dünyamızdan sıyrılarak, farklı boyutlarda ama en azından 3 boyutlu “hologram”ı görme zamanı geldi ve geçiyor bile…
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=298567
http://uanews.org/node/18022
SEYR NO:3 06.02.2008
Japon araştırmacılar adına “optik kamuflaj” dedikleri bir yöntem geliştirmişler. Bu yönteme göre üretilen giysilerin sırtında yer alan bir mercek sayesinde arka plan algılanıyor ve kıyafetin ön tarafına aktarılıyor. Bu yolla giysiyi giyen kişi sanki şeffafmışçasına arka plana karışabiliyor.
“Bir cismi görebilmemiz için, onun üzerine gelen ışığı ya yansıtması, ya emmesi ya da kırması gerekir. Bunların üçünü de yapamazsa o cisme bakılınca görülemez.”
“Baktığı şeyi görmesi, görüntünün gözünün retinası üzerinde oluşabilmesi için ışığın göz tabakalarından kırılarak da olsa geçmesi, retinaya ulaşması gerekir.”
http://www.netpano.com/haber/2301/Görünmezlik/Teknolojisi/Mümkün/mü
“En çok ne istersin şu hayatta?” denildiğinde, istenilen şeyler arasında fantastik sayılan ortak hayal, dilek: “görünmez olmaktır!” Bu dilek, üretilen bu giysi ile bir bakıma gerçekleşebilir. Ancak, burada dikkate alınması gereken, bilimsel olarak açıklanan bu “görünmezlik” denilen olgunun bize vereceği mesajın ne olduğudur. Yukarıdaki bilimsel bilgiyi okuyunca, belki de düşünmemiz gereken nokta; görünmez olmak gibi bir çaba ve dilekle meşgul olurken, göremediklerimizin gördüklerimizden kat kat fazla olduğu ve hatta gördüklerimizin bile sorgulanabilir olduğudur . Öyle ki, bazen gözümüzün önünde duran bir eşyayı saatlerce ararız ama yine göremeyiz. Bir başka deyişle, gördüklerimiz sadece gözümüzün retinasına kırılarak geçen ışıktan çok öte bir olay olduğudur. “Görmek” sadece madde olarak ifade edilen biyolojik bedenin bir organı olan göze dayalı olsa da, hakiki “görmek” aklın, bilincin gözleriyle görmek olsa gerek.
SEYR NO:2 05.02.2008
Japonya’da gerçekleştirilen deneyde, farelerin hipokampusuna mikro boyutlarda bir kamera yerleştirirler ve daha sonra da beyin aktivitesini-anı depolama işlemini- izlemek üzere bir madde enjekte ederler. Bu madde, hipokampusta bir faaliyet oluştuğunda bir ışık, bir sinyal gönderir ve kamera bu ışığı tespit ederek, ekrana yansıtır.
http://www.haber10.com/haber/110688/
http://www.msnbc.msn.com/id/22933661/
Hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen bu deney, bilim insanları için oldukça tatminkâr olabilir ancak sıra “insan” adlı birime gelindiğinde, biyolojik beyne yerleştirilecek “kamera”nın aslında zaten orada var olduğunu belki de ilerleyen yıllarda keşfedeceklerdir. Çünkü, beynin ürettiği “ruh” adını verdiğimiz mikrodalga ve görüntü açısından da hologramik olan dalga beden, “hafıza” adlı beyinsel fonksiyonun tüm bilgilerini kendinden ortaya hologramik bir görüntü olarak yansıtan, bir bakıma tüm bilgilerin görüntüsüne de ev sahipliği yapan bir yapıdır.
SEYR No:1 04.02.2008
Aşağıda türkçesini videodan seyredebileceğiniz ve ingilizce olarak okuyabileceğiniz makalede geçen habere göre bilimadamları kanserli hücrelerin sağlıklı hücrelere göre farklı ses çıkartıklarını tespit etmişler. Sağlıklı hücrelere göre kanser olan hücrelerin yaydığı frekans farklılığı sayesinde belki de görsel olarak tespit edilemeyen kanser hücreleri, yaydıkları frekansların sese dönüşmesi neticesinde kendilerini ortaya koymaktadırlar...
Bilindik evrenin dalga okyanusundan ibaret olduğu düşünülen bu zamanda, makro evrenden mikro evrene hücresel yaşama indimizde de değişen pek bir şey olmayacaktır elbette ve her hücre kendindeki bilgileri, işlevlerine göre farklı notalarla, frekanslar yayarak ortaya koyacaktır.
http://www.ntvmsnbc.com/modules/habervideo/video.asp?CatID=0&cbVideo=2926&cbQuality=1
http://www.popsci.com/scitech/article/2008-01/do-cells-make-noise
1 yorum:
multiple evren hee bu gibi şeylere neden bu kadar kafa yorulduğunu anlayamadım bir türlü carl saganda(çok popüler bir ateisttir kendisi) yaşadığımız evrenini ateizm için sıkıntı verdiğini düşünüp eğer milyar kere milyar evrenler olsaydı o zmana doğal şartlar böyle bir evren oluşturabilirdi diyordu kendisi tabiki o sadece temenni ediyordu
bana bunu hatırlattınız herhangi birinin elinde bununla alakalı delil varmı? yani paralel evrenler için, aslında bu konuyu konuşmak yada bunu savunmak ortaçağda toplu iğnelerin başında dönerek yaşayan meleklerin sayısını tahmin etmeye benziyor eğlenceli belki yönlendirici vakitte geçirtebilir ama BİLİMSEL DEĞİL saygılar....
Yorum Gönder