Çarşamba, Ekim 31, 2007


NÖROTEOLOJİ (NEUROTHEOLOGY)

Batılı bilimadamları özellikle son 13 senedir “din” adı altında geçen “ibadet” adlı çalışmaların beyindeki yerini, yani beyinin nasıl etkilendiğini yoğun bir şeklide araştırmaktadılar. Öyle ki, bu konu son yıllarda yeni bir bilimdalı “NEUROTHEOLOGY (NÖROTEOLOJİ)” yani nöron (sinir hücresi) ile dinbiliminin birleşmesi olarak ortaya çıktı. Ancak batılı bilimadamlarınca oluşturulan bu yeni bilimdalı ve bu bilimdalı altındaki tüm araştırmalar, 1400 küsür yıl önce beyine yönelik önerilen “ibadet” adı altındaki çalışmaların bilimsel açıklamaları olarak gözükmektedir.

Şimdi isterseniz önce gelin batılı bilimadamlarının dinî konular sözkonusu olduğunda beyinin nasıl çalıştığına dair yaptıkları araştırmalara bir göz atalım…

Belki de batılı bilimadamlarınca bu araştırmaların en önemli adımı Ocak 1994 yılında Scientific American dergisinde John Horgan “Dağınık İşlevler- Beyinde entegrasyonu sağlayan beyin-üstü bir yapı mı var?” makalesinde bahsedilen deneyle başlamakta: Gönüllü deneklere bir isim listesi veriliyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle okuyup, her isme bir yüklem eklemeleri isteniyor. Bu deneyde pre-frontal ve cingulate kortex dahil olmak üzere beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron aktivitesinde artış gözlemleniyor. Aynı isimlerin sürekli olarak tekrarlanması ile nöron aktivitesi değişik bölgelere kayıyor. Bu deney, beynin bir bölgesinin sözcük türetmeyi gerektiren kısa süreli bellek görevi gördüğünü ancak iş otomatikleştikten sonra beynin başka bir bölümünün bu görevi devr aldığı ortaya çıkıyor.

14 Mayıs 2001 tarihli Newsweek dergisinde yayınlanan ‘’Religion and the Brain’’ isimli makaledeki Amerikalı nörolog Dr. James Austin’in kendi tecrübesine bir göz atalım. Austin, kalabalık bir yerde zihinsel meditasyonu deneyimlediğinde, kendi birimsel varlığının, zaman ve mekân kavramlarının yok olduğunu, ve sonsuzluğu hissedebildiğini belirtmiştir. Austin, bir nörolog olarak; gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz herşeyin beyin tarafından oluşturulup, yaratıldığını kabul etmiştir. Bu kabul edişle birlikte Austin, beynin hangi bölgesinde ne gibi aktivitler gerçekleştiğini araştırmaya başlar. Ona göre bu sonsuzuluk hissine ulaşılması için, öncelikle beyinde tehditleri ve kaydedilmiş korkuları yöneten “amygdala” ve benliğimizi farketmemizi ve zamanı tespit etmemizi sağlayan “frontal” ve “temporal lob” akımları engellenmeli ve dış dünya ile kendimiz arasındaki ince keskin ayrımı oluşturan “parietal lob” akımları sessiz kalmalıdır. Böylelikle, Austin’e göre bizim benliğimize ait yüksek fonksiyonlar olarak düşündüğümüz ne varsa şuurdan ayrılır, çözülür veya silinir.

Austin gibi nöroteolojide psikologlar ve nörologlar; zaman ve mekân sınırı olmayan tecrübeler sırasında beyinde hangi bölgelerin açılıp hangi bölgelerin kapandığını tesbit etmek isteyen Pennsylvania Üniversitesinden Dr.Andrew Newberg ve onun çalışma arkadaşı Eugene d’Aguili “Tanrı Neden Uzaklaşmayacaktır” adlı makalelerinde yaptıkları araştırmada beynin ruhsal elektrik akımını (devresini) belirleyebilmek için beyin görüntüleme (brain-imaging) tekniğini bir arkadaşlarının Tibet Budist meditasyonu sırasında kullanırlar. Bu deneyde, meditasyonun en yoğun devresinde dikkatin odağı olarak düşünülen “prefrontal korteks” aydınlanır ve beynin arka ve tepesine doğru olan kısmı (burası zaman-mekân ve vücudun uzayda/ boşlukta yön tayini ile ilgili bilgiler mevcuttur) karanlığa gömülür.

Newberg ve D’Aguili “Tanrı Niye Gitmeyecek (Why God Won’t Go Away)” adlı eserlerinde; eğer duyulardan sol orientasyon bölgesine (fiziksel vücudun sınırsızlığı ile ilgili duyu yaratır) hiç bir bilgi gelmezse, beynin kendisi ve dünya arasında koyduğu sınırlamalar engellenir ve bu durumda beynin sanki kendisini sonsuz ve en mahrem bir şekilde herkes ve herşey ile sanki kumaş dokumasında olduğu gibi birleşmiş görmekten başka seçeneği kalmamıştır derken, aynı şekilde şayet duyusal verilerden yoksun kalan sağ oryantasyon bölgesi (vücudun varolduğu ve fiziksel mekân duyusu yaratır) ise bu defa beyin mecburen sonsuz bir mekân olduğu hissine kapılacaktır diye de bir ekleme yaparlar.

Şimdi de gelin bu makaleden tam 6 sene sonra 2007 Ekim ayı Scientific American Mind dergisindeki “Searching for God in the Brain” makalesinden Türkçeye çevirdiğim bazı kısımları okuyalım…

1998 yılında, Kaliforniya Üniversitesi’nden Vilayanur S. Ramachandran epilepsi hastaları ile yaptığı çalışmaları “Phantoms in the Brain” adlı kitabında şöyle açıklamakta; Bir grup epilepsi hastalarına dini, cinsel ve sıradan kelimeler dinlettirilir ve temporal lop epilepsisi olan hastalarda en fazla duygusal reaksiyon “God-Tanrı” kelimesi söylendiğinde oluşmuştur.
Ramachandran, bunun sebebinin duyguları ve duygusal hafızayı yöneten beynin iç kısmındaki limbik sistemin; amygdala ve hipotalamusun anahtar bir rol oynayabileceğini ve temporal lop ile bu duygusal merkezin arasındaki bağı güçlendirerek, epileptik elektrik aktivitesinin dini duyguları canlandırabileceğini düşünmektedir.

Bu fikri daha somut bir hale Laurentian Universitesi’nden Michael Persinger, elektrik akımlarını beyindeki geniş bir nöron ağına yayarak sanal dinî duyguları yaratabilecek bir “God Helmet (Tanrı Miğferi-kaskı)” icât eder. Persinger ve ekibi, bu aleti yüzlerce kişinin temporal lopları üzerinde denerler. Bu denemeler sonucunda elde ettikleri bu kişilerin bu alet ile bir varlığın varolduğu hissine veya evrensel gerçekliği hissetiren kozmik bir mutluluğa kapıldıklarıdır…
Ayrıca bilimadamlarının rahibelerle birlikte gerçekleştirdikleri deneyler sonucunda; Tanrıyı düşündüklerinde ve hatırladıklarında beyinde 6 değişik bölgenin güçlendiğini yani aktive olduğunu görürler. Caudates çekirdeğinde çoğalan aktiviteler, aşık olma (koşulsuz sevgi-ilâhi aşk), öğrenme ve hafızada önemli bir role sahip olan beynin küçük merkezi kısmı, vücudun sezgi ve sosyal duyularını belirleyen beynin insula kısmı, bir tecrübenin hoşnutluğunu belirleyen medial orbitofrontal kortex, duygusal farkındalığı belirleyen medial prefrontal kortex ve orta temporal lop.

Rahibelerin, dinsel deneyimler sırasındaki beynin değişik sayıdaki bölgelerinin aktive olması, dinî olgunun karmaşıklığını göstermektedir. Bunun üzerine Beauregard şöyle bir ekleme yapar: “İnsan beyninin temporal lobunda lokalize olmuş tek bir Tanrı noktası olamaz. Bu durum, beyinde her yerde tüm nöron ağları vasıtası ile yaygındır.”

Yukarıda çeşitli tarihlerde gerçekleştirilen deneyleri ve varılan sonuçları topluca düşündüğümüzde, bu deneylerde ortak olan bazı noktalar göze batmaktadır. Bu da; yapılan her deneyin konusu “din” adı altındaki “ibadet” çalışmaları sırasında gerçekleştirildikleri, bu çalışmanın da beyinde pek çok farklı bölgede yoğun ve etkin bir aktivitenin gözlemlendiğidir. Ancak belki de bana göre en dikkat çekici olan ise Bilimadamı Beauregard’ın tüm bu deneyler sonucunda vardığı genel ama bir o kadar da kişiye çok özel verdiği mesajdır: Beynimizde tek bir tanrı(!) noktasının olamayacağı ve beynimizdeki 100 milyar nöron hücresinin beynin her kısmında dua ile gerçekleşen bioelektriksel beyinsel aktiviteden etkilenebileceği…

Bu açıklama ile aslında ortaya atılan bir gerçek de, gerçekten de “tanrı” kavramının böyle muazzam bir beyin ve işleyişinde yerinin olamayacağı. Yani, bu sonsuz gibi gözüken milyarlarca nöron ve nöron ağlarını düşünürsek, “tanrı” kelimesi ile sınırlanmak, sonsuz-sınırsız enerjinin hücreler arasındaki seyrinde “ironik” bir durum yaratmaktan öteye götürmez bizleri. Dolayısıyla, batı bilimi beyinlerdeki “tanrı” kavramını silerek, aslında sınırsız ve sonsuz TEK’e doğru adımlarını atmaktadırlar…

Üstad Ahmed Hulûsi’nin bilimadamlarının “beyin-din” ile ilgili önemli adımı atmalarından yaklaşık 8 sene önce 1984’de “İnsan ve Sırları” kitabında ilk defa detaylı bahsettiği ve daha sonra 1991 yılında ilk yayınlanan “Dua ve Zikir” adlı kitaplarındaki “beyin” ve “dua” bağlantısı sadece batılı bilimadamlarına değil tüm insanlığa bu önemli adımda ışık tutacak niteliktedir. Meselâ John Horgan’ın 1994 yılındaki yukarıda kısaca paylaştığım deneyin konusu tamamen “dua ve zikir” mekanizmasının işleyişine açıklık getirici niteliktedir. Bu da şöyle açıklanmıştır:

Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas itibariyle bioelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çeviren ve kendisinde oluşan manâları, bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.

Genelde, doğuştan alınan ilk tesirlerle yüzde beş, yüzde on kapasite ile çalışan beyin, aldığı çeşitli etkilerin de aracılığıyla, klâsik bir yaşam türü geçirir... Bildiğimiz herkes gibi...
Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!..
Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.
ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grupları arasında üretilen bioelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilâve ederek devreye sokar.
ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet gelişir.”

Bilimadamlarının yukarıda aktardığım deneylerde gözlemlemiş oldukları bir başka nokta da; yoğun meditasyon sırasındaki beyindeki dış dünya ve iç dünya ayrımı ya da zaman-mekân olgusunun oluştuğu beyindeki bölgenin karanlığa gömüldüğü yani oraya akımın gitmediği ve dolayısıyla da deneklerin kendilerini zaman-mekân kavramından, dış dünya olgusundan soyutlanmış ve sınırsızlığı ve sonsuzluğu hissetmeleri. Bu da yine 1400 küsür sene önce Hz. Muhammed (s.a.v)’nin “namaz mü’minin mirâcıdır” diyerek “namaz” adı altında anlatılmak istenen dua ve zikir çalışmasının, tamamen zihinsel ve şuursal bir yönelişin neticesinde sonsuz-sınırsız TEK’te kişinin izâfi benliğinin, bedenselliğinin “yok”luğunu hissetmesidir. Bu konuda Üstad Ahmed Hulûsi de 1986 yılında yazmış olduğu “İnsan ve Sırları” kitabının “Dünyada en önemli çalışma: Zikir” başlıklı kısmında bunu detaylı bir şeklide anlatmış ve şöyle ifade etmiştir:
Namazda okunan bütün âyetler, duâlar ve tesbihler hep zikir cümlesindendir.
Namaz ise mümkün olduğunca dış dünyadan soyutlanarak tam bir konsantrasyon içinde okunan manâları ruha yükleme yöntemidir.
Namazı bir jimnastik gibi anlamak, tümüyle cahillikten ve meselenin içyüzünü görememekten kaynaklanan ilkel bir görüştür!..
Namaz, esasen, tamamıyla öze; özünde mevcut olan Allah'a yönelme olayıdır!.. Bundan mahrum olanlar ise, bu çalışma neticesinde kendilerinde ortaya çıkabilecek o kadar değerli şeylerden
kendilerini yoksun bırakmaktadırlar ki bunun dille anlatılması asla yeterli olamaz!..”

Görünen o ki, bilimadamlarının sadece yaptıkları deneyler değil, ayrıca yazdıkları makalelerin başlıklarında (“Tanrı Neden Uzaklaşmayacaktır”, “Tanrı niye Gitmeyecektir”, “Beyinde Tanrı’yı Aramak”…) da hep O sınırsız-sonsuz TEK’e yönelişin izlerini görmek mümkün. Bilimadamlarınca bu yolda atılacak adımlar, tüm insanlığa 1400 küsür sene öncesinden bu zamana ve sonsuza kadar kalıcığını devam ettirecek Hz.Muhammed’in ilminin yaydığı ışığın yardımı ile olacaktır.

Çarşamba, Ekim 24, 2007


SOMUT-SOYUT

Ressam soyut bir resim yaptığında sınırsızlığı hissederek çizer. Somut olarak bir ağaç, bir kuş vs. çizmez. Beklediği de resmine bakanların o çizdiği resimdeki sonsuzluğu hissetmesi ve ona belirli bir anlam yüklememesidir. Ancak, biz o resmi incelemeye başladığımızda kendimize, kendi iç dünyamıza “göre” şekiller vermeye ya da o resimdeki renklerden ve renklerin akışından bir şekil, bir anlam çıkarmaya çalışırız. Elbette bu çıkarım bizim kendimizdeki duygu ve düşüncelerimiz doğrultusunda olacaktır. Öyle ki, 10 kişi bu soyut olarak çizilmiş resme baksa, muhtemelen 10 farklı somut benzetmeler ve yorumlar almak mümkün olacaktır. Ancak ressama dönüp sorsak, kendisi ne hiç birine “yanlış”, ne de hepsine “doğru” der. Yorum yapmaz. Sadece dinler ve seyreder yorumları, yorumcuları…

İşte bu soyut resme baktığımız gibi dünya yaşamı içerisinde bazen farkında olarak, bazen de farkında olmadan yaptığımız somutlaştırma çabaları bizleri ressamın sonsuzluk ve sınırsızlığa davet için çizdiği resme bir sınır koymaktan öteye geçirmez. Çünkü bizler, yaşantımızın her noktasını “anlamlı(!)” kılmak için sürekli bir somutlaştırma gayreti içerisindeyiz. “Soyut” mânâlardan oluşmuş ama bakanın bakış açısına göre “somut”laşan bir dünya yaratırız. Her bilgi bizde somutlaşma tezgâhına girer ve gerçek anlamından uzaklaşıp gider. Öyle ki, bize ulaşan her bilgiyi biz beynimizde canlandırma yani bir şekle sokmak için çalışırız. Ne kadar bir şekle bürünürse o bilginin o kadar anlamlı olacağını düşünürüz. Bu şekle sokma ise 5 duyu ile sınırlı olmamızdan dolayı görecelidir, genellemelere dayalıdır. Benzetme ve mecazlar ile pekiştirilmeye çalışılır ve mecaz ve benzetmeler esas alınarak orijinal bilgi somutlaşır, hakiki anlamından çok farklı anlamalara bürünür. Bir örnek vermek gerekirse, "cennet" ve "cehennem" kavramları hepimizin bilicinde somut bir yer, bir mekân olarak anlamlaşan iki kavram olmuştur. Biz “cehennem”i kaynar kazanlar içerisinde ateşler içerisinde bir mekân ve “cenneti” de insan için hoş gözüken başka bir mekân olarak somutlaştırıp, soyutluktan yani gerçek anlamından uzaklaşmışız. Hakikâtte ise bu iki isim, bilincimizin yaşamakta olduğu iki farklı deneyimi işaret etmektedir. Bir tanesi hakikâte yani sistemin gereğine göre yaşamanın ve diğeri ise yaşamamanın bilincimizde oluşturdukları anlamındadır.

Yazının başında verdiğim resim örneğinde de olduğu gibi her an somut bir şeyler oluşturma ve görme ve onu beynimize kaydetme çabasındayken nasıl soyutu algılayıp, değerlendirebiliriz ki?...

O zaman şimdi gelin “somut” ve “soyut”u felsefik ve bilimsel irdelemeye devam edelim ve bu inceleme sonucunda “somut” ve “soyut” ile ilgili farklı bir bakış açısı yakalamaya çalışıp, bunun yaşamımıza nasıl olumlu bir katkıda bulunabileceğini düşünelim...

Felsefik anlatımda, birşeyin “somut” denilmesi için dokunulması, görülmesi ve “soyut” olabilmesi için de dile gelmesi ya da yazılması gerekmektedir. Yani “somut” olan nesnenin kendisi olurken, bu nesneyi temsil eden söz ya da yazım “soyut”tur. Buna bir örnek vermek gerekirse; gördüğümüz “çiçek” yani çiçeğin kendisi somuttur. Ancak, “çiçek” ismini söylediğimiz ya da onun hakkında düşündüğümüz, yazdığımız anda soyutlaşır. “Çiçek” sözcüğünün kendisi soyuttur. “Çiçek” bir kavramdır yani "çiçek" kelimesi ile ifade edilmek istenen anlam önemlidir ve kavramların da nesnel olarak birebir karşılığı bulunmaz. Yani benim bildiğim ve dokunduğum, gördüğüm çiçek gibi bilemediğim pek çok “çiçek” olabilir. O zaman ben, bende mevcut olan bilgi çerçevesinde çiçeği algılayıp, değerlendirebilirim. Bu da çiçeğin gerçek, orjinal yapısını değerlendirebildiğim anlamına gelmez. İster çiçek olsun ister başka bir nesne, bir nesneye ait olan özellikleri saymak, o nesneyi tam olarak tarif etmek demek değildir. Çünkü her tarif, tarif edenin bakış açısına göre şekil alır ve somutlaşır. Felsefik açıklamadan da anlaşılacağı gibi kavramlarla somutluk arasında çok büyük bir fark vardır. Kavramlar ve o kavramların anlatmak istedikleri ile gördüğümüz ve deneyimlediğimiz nasıl aynı, birebir olabilir ki???...

Bilim ise, kuantum teorisine kadar hep maddeyi “somut” yönden incelemiş, hattâ her teorinin kabulu olabildiğince somut deneylerle gerçekleşmiştir. Taa ki kuantum mekaniği bilimin felsefeye yönelen bir kolu gibi doğmasına kadar. Kuantum teorisi ile bilim, “somut” dünyadan “soyut” dünyaya geçerek hakikâtin, gerçekliğin algılanmasında büyük adım atmıştır.

Kuantum teorisinde her parçacık aynı zamanda dalgadır. (Bu arada parçacık ve dalgacık isimlerini okuduğunuz anda beyninizdeki bilgiler doğrultusunda bir şekle sokmaya başladığınızı ve “somut”laştırma gayretinizi fark ediyor musunuz?...) Bu fizikçileri şaşırtan bir durumdur. Çünkü bu bakış açısına kadar ki bakış açıları onları maddeyi “somut” olarak incelemeye yöneltmekteydi. Ancak şimdi kuantum teorisiyle mikro evrende atomik boyutlarda, maddenin ve ışığın dual yani ikili karakteri kabul edilmektedir. Kuantum teorisi ile “somut!!” olarak bilinen madde bazen dalga karakterine bazen de tanecik karakterine bürünmektedir ve aynı ikili karakter ışık için de gözlemlenmiş ve ışık bazen tanecik yani foton gibi bazen de dalga gibi davrandığı anlaşılmıştır.

Fizikçi Nick Rubert, dünyayı sadece baktığımız zaman madde görüntüsü veren, aslında durmaksızın akan bir dalga çorbası olarak tanımlarken, Karl Pribram ise tüm duyu organlarının mercek sistemine göre çalıştığını belirtmiş ve bu mercek şeklindeki çalışma sisteminin ise "dalga çorbası" diye tanımlanan evreni o boyutu ile algılanmasının hayli güç olduğu bildirmiştir.
Yani Karl Pribram'ın ifade etmek istediği ve bizleri Rubert'in açıklamasına yönlendirdiği nokta şudur ki; bizim algılama sistemimiz 5 duyu ile kayıtlı olmasından dolayı algıladığımız evren bize somut madde görüntüsü vermekte ve biz de bunun ötesini algılayamamaktayız. Ancak bu kayıtlılıktan çıktığımız da göreceğiz ki, evren somut maddeden ibaret değil. Bu şekilde düşünmekle de bizler için “somut” olarak kabul edilen madde kavramı hükmünü yitirmeye başlayacaktır.

Kuantum teorisinin anlatmak istediğini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken beyinler, yeni bir teori ile tanıştılar. O da “string” yani “sicim” teorisidir. Sicim teorisi kuantum teorisini bir adım daha geliştirerek, bildiğimiz evrenin bir frekanstan yani bir titreşim okyanusundan oluştuğunu açılayıp, dalga-parçacık ikilemesinin ötesine geçer. Maddeyi hem dalga hem de parçaçık olarak açıklayan kuantum teorisi, sicim teorisine göre “somut” kalırken, sicim teorisi ile “soyut”a yani sonsuz anlam âlemine doğru emin adımlarla ilerlenmektedir.

Bu noktada da artık kafamızdaki “somut”tan bahsetmek ne kadar gerçekçi olur, onu da bilemem. Ancak ressamın çizdiği sınırsız ve sonsuz anlamları içeren bir resimde hiç şüphesiz sicim teorisi de yine bir şekilde “somut” bir anlamlandırma olarak kalacaktır. Yani “soyut” ve “somut” içinde olduğu boyuta göre isimlenir ve bilinçli olarak farkedilen “somut” olarak nitelendirilebilir. Bu bakışla “soyut” olan da bilincimizde anlamlandıramadığımız, farkedemediğimiz olacaktır.

Bu bilgiler doğrultusunda kendimizi ve karşımızdakilerini nasıl somutlaştırldığımıza bir bakalım şimdi…

Karşımızdaki kişileri madde beden olarak gördüğümüz sürece o kişiyi “somut” olarak algılarız. Ancak o kişiyi tasvir etmemiz de bilindik özelliklerden yola çıkarak olacağından yine “somut” bir gözlem olacaktır. Bizlerin o kişinin tüm özelliklerini bilmemize ve o kişiyi tam anlamı ile değerlendirmemize imkân yoktur. Ne kadar çok isimlerle ve o isimlerin anlamları ile değerlendirme yaparsak yapalım, isimlerin mânâlarını bilindik anlamlarla düşündüğümüz için yine belirli bir somutlaştırma sözkonusu olacaktır. Ne zaman ki karşımızdakini belirli özelliklerle sınırlamadan algılamaya çalışırız, o zaman “soyut” bakış açısına geçmiş oluruz.

Karşımızdaki kişileri ya da kendimizin beden olduğu kabulü, bizi tamamen “somut” bakış açısı içersinde hapseder. Ancak madde beden ötesinde bir “ruh” beden (mikrodalga hologramik yapı) de olduğumuzu düşünmek ve kabul etmek “soyut”a doğru bir seyirin başlangıcıdır. Aslında “ruh” bedenin de ötesinde bir “bilinç” varlık olduğumuzun kabulü ve bu yöndeki düşünce ve yaşayış, “soyut” dünyasındaki seyri daha da anlamlı kılmaktadır. Bu bilinç varlık bakışı ile bakıldığında da ruh beden bakış açısı “somut” hükmündedir. Yani, ruh beden kabulü bile bilinç beden kabulüne göre “somut” bir anlam içermektedir. Şimdi, “bilinç” varlığımızı biraz düşünelim ve hayâl etmeye çalışalım… Oldukça zorlandığımızı ve bir şekle sokamadığımızı görebiliriz. İşte, “soyut” denilen kavram için açıklayıcı en önemli unsur da “belirli bir şekli olmadığı”dır.

İşte bizim tüm yaşantımız boyunca yaptığımız somutlaştırma çabaları bilmeliyiz ki bizleri hakikâti anlamaya değil tam tersi hakikâtten uzaklaştırmaya iter. Eşyanın yani herşeyin hakikâtini anlamada en önemli adımlardan birisi “soyut bakış açısını” hayatımıza oturtmamızdır. Yani somut maddeden arınma ve bir “hiç” olduğumuzu anlama çabası içinde olmalıyız. 5 duyu ile kayıtlı olan beynimizi beş duyu ötesinde bir bakış açısına yönlendirmemiz yani “soyut” olarak adlandırılan bilinç fonksiyonunun önemini fark edip, “akıl” yönlü yaşamalıyız. Bir “beyin varlık” değil, “bilinç varlık” olarak bize ulaşan bilgileri bilinçli, koşulsuz, önyargısız, evrensel bir bakış açısı ile deşifre etmeliyiz.

Son olarak, yazımı bitirmeden önce sizlerle iki ayrı şiirin birer mısrasını paylaşmak istiyorum. Bu her iki şiirde de somut dünya ile soyut dünya ile ilgili bilgiler mevcut, ama tıpkı yazımın başındaki soyut bir resmi inceleyenlerin bakış açısına bırakıldığı gibi bu iki şiiri de somutluk ve soyutluk açısından sizin bakış açınıza ve değerlendirmenize bırakıyorum.

"Senin içine girdiğim zaman
Dışımda kalıyorsun
Senin dışından bakınca
İçime sığamıyorsun."
(Özdemir Asaf)

"Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpâre geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında."
(Ahmet Hamdi Tanpınar)

Pazar, Ekim 07, 2007


YAPAY KROMOZOM (ARTIFICIAL CHROMOSOME)

Yapay zekâ tartışmaları üzerine yapılan filmlerle de güncelliğini korumaya devam ederken, 7 Ekim 2007 tarihli hemen hemen tüm gazetelerde yeni bir yapay araştırma gündeme oturdu: “Yapay Kromozom”un elde edilmesi… Önce gelin bundan tam 10 yıl önce yapay kromozom çalışmaları ile ilgili fikirlerini paylaşan Craig Venter’a yapay kromozomu elde edişin başlangıç hikâyesini, Eylül/Ekim 1997 yılında Scientific Watch’a verdiği röportajdan Türkçeye çevirdiğim bazı önemli kısımları okuyalım:

J. Craig Venter DNA uzmanının başkanlığındaki Genom Araştırma Enstitüsü (TIGR), yapay kromozom elde ettiler. Bu konuda Venter’la yapılan Eylül/Ekim 1997 yılında Scientific Watch’a verdiği röportajdan Türkçeye çevirdiğim bazı kısımları sizlerle paylaşmak istiyorum:

Fikir esas olarak koromozomları sıralamaya çalışmada ve sıralamada ve daha sonra da datayı yorumlamada ortaya çıktı. Esas olarak, henüz bu sıralamayı yorumlayacak ya da çözebilecek yeterli bir software program veya bilgisayarlı bir yaklaşım yoktu. Çünkü koromozomlarımızda sadece DNA’nın %3’ü kadarı genleri çözümler….

…. Sadece basit olarak farkedilen şey: Vücudumuzdaki her hücre bilgiyi nasıl işleyeceğini bilmekte. Kalp geni, tüm genetik kodu gözden geçirip, sadece hangi genler değil hangi genlerin kesin olarak kalbe özgün olduklarını bilmekte; beyin hücrelerimiz, bunu beyin için nasıl gerçekleştireceklerini bilmekte. Belki de fizyoloji altyapısına sahip olduğumdandır, fikir bende çok net ortaya çıktı: “Neden hücreleri bir süperbilgisayar gibi kullanmayalım?”…

… Tüm genomu inceliyorduk ve resmin bütününden yaşam hakkında bir görüş, anlayış kazanmaya çalışıyorduk. Bunu anlayışı bütünü incelemekle değil bir de en küçük genomla(mikoplazma genitalyum) -sadece 470 gendir- ele aldık… ve gördük ki; eğer bu 470 genin yaşamı oluşturmada nasıl birlikte çalıştığını daha anlamayamıyorsak, insan genomundaki 60.000 geni nasıl anlayabileceğiz?..

Oluşturduğumuz takımla mikoplazma genitalyum (mycoplasma genitalium) genlerinden her biri üzerinde hangisinin yaşam için özellikle gerekli olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Belki bu genlerden 100 tanesini göz ardı ettik ve ulaştığımız şey halâ bir yaşayan organizmaya sahip olduğumuz. Bunu denemek için, geri kalan 370 genle yapay kromozom elde ederek gerçekten de yaşam oluşturup oluşturmadığımızı göreceğiz. Eğer bunu minimalist boyutta gerçekleştirebilirsek, daha da ilerleyip, meselâ 2.000 gene sahip olan Haemophilus gribini anlayabiliriz
….”

Tarih 7 Ekim 2007… Tam 10 yıl sonra Craig Venter, genetik şifrenin okumaktan yazılmaya doğru gidildiğini belirterek, yapay kromozomun kimyasal malzemelerle 580 bin çift genetik şifre içeren 381 geni birbirine ekleyerek elde ettiğini ilân eder. “Mycoplasma laboratorium” adı verilen sentetik kromozom daha sonra yaşayan bir bakteri hücresine yerleştirilmiş ve hücrenin kontrolüyle yeni yaşam biçiminin etkilerinin gözlenmesi sürecine geçirilmiştir.

Yapay kromozomu anlatırken Craig Venter’ın söylediği çok önemli bir cümle var; “genetik şifremizi okumaktan yazmaya doğru gidiyoruz.” Gelin şimdi bu cümlenin anlamını düşünelim…

Önce kromozom kelimesi bize ne ifade etmekte ona bir bakalım… Bir sitoplazma ve çekirdekten oluşan hücrelerden meydana geldiğimizi biliyoruz. Çekirdeğin içinde ise ipliksi parçalar “kromozom” adı almaktadır.Kromozomlar da DNA zinciri ile ‘‘histon’’ denilen protein zincirinden oluşur. DNA zincirleri de proteinleri sentezlemekle görevli ‘‘gen’’ adı verilen birimlerden oluşur.

Bedeni makro evren kabul edip, bir zumlama (zoom in) ile içsel bir seyre dalarsak, kromozonun yerini farkedebiliyor muyuz? Beden, bedeni meydan getiren hücre grupları ve hücreler, hücreyi meydan getiren sitoplazma ve bir çekirdek, çekirdeğin içindeki kromozom ve kromozomun oluşumundaki DNA zinciri ve protein zinciri…ve daha da ötesi…

İşte belki de bu seyri farkediş bizler için bir OKUmadır. OKU’nup, anlaşılarsa da özümsenerek yazılabilir. Venter ve ekibi belli ki kromozomları OKU’muş, yani hücre ve kromozomun yapısına vakıf olarak, “hayy” isminin anlamını yapay kromozomu gerçekleştirerek ortaya koymuş… Ancak başka bir açıdan da baktığımızda, bir hücredeki genlerin saysız bilgiler içerdiğini düşünürsek eğer, yazılanlar OKU’nulacakların yanında tıpkı bir kromozomun sonsuzluk seyrindeki noktalardan bir tanesi gibi gözükmektedir. OKU’nacak ve yazılacak sonsuz oluşumlar ve manâlar içinde önemli bir anlamı olan mikron boyutundaki kromozom hakkındaki bu çalışma, şüphesiz sistemi anlamada ve anlamlandırmada atılan dikkat çekici adımlardan bir tanesi.

Pazar, Eylül 30, 2007


SORGULAMA

Bir bilgeye sormuşlar:
“Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?
“Terzimi severim,”diye cevap vermiş.
Soruyu soranlar şaşırmışlar:
“Aman efendim, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor?
O da nereden çıktı? Neden terzi?”
Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:
“Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü, ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler.”

Yukarıdaki durumda da bahsedildiği üzere kişi herhangi bir konu hakkında fikir sahibi olduğunu düşündüğü zaman, o noktada bırakır “sorgulamayı”!!.. Karar verilmiştir ve beyinde o konudaki çalışma belki geçici bir süre ama büyük bir ihtimalle tamamen devre dışı bırakılmıştır. Artık beyindeki o bilgiye ait kısım, kapısı açılmayacak bir odadır…

Biz, aslında sorgulamayı belki de çok küçük yaşlarda bıraktık farkında değiliz. Küçük yaşlarda sorgulamaya başlayan çocuğa, sorguladığı kavramlar yakın çevresi tarafından, sorguladığı herşeyin kendi dışında olduğu düşündürülerek, şartlandırılarak anlatılmaktıdır. Bu yakın çevrenin de aynı şekilde edindiği bilgiden kaynaklanmaktadır. Böylece bir nesil diğer nesile göreceli ve şartlanmalar ışığı altında bilgi aktarımı yapar durur. Sanki “sorgulama geni” diye bir şey var ise o, aktarılamaz olmuştur… Ta ki bir düşünen beyin çıkıp da edinilen bilginin sorgulamasını yapana kadar da bu durum devam eder gider…

“Sorgulama” düşünüldüğü kadar kolay bir beyin işlevi değildir. Kişide gerekli düşünce becerisi ortaya konmadan sorgulama yapması çok zordur. Hele hele dışa dönük, yani dışarıya göre yaşayan bir toplumda doğmuş ve yaşayamaktaysak bu daha da zorlaşacaktır. Çünkü, dışa dönük toplumlar (burada dışa dönük derken popüler anlamında değil, dışarı merkezli demek istiyorum) sorgulamaz. Dışında varlık algılayan, dışındakiyle ilgilenen bir toplum içinde yaşayan kişi de, kolay kolay dışındakileri bırakıp da özüne yönelmeye, hakikâtini sorgulamaya ve ulaşmaya çalışmaz, çalışamaz…

Bu dışarı odaklı toplumlarda yazıldığı üzere “sorgulaMA!!” yani olumsuz bir anlam olarak ortaya çıkmıştır. Hattâ sorgulayanlar toplumda kabul görmeyen, rahatsızlık verenlerdir. Çünkü, sorgulanan herşey, sorgulayıcı tarafından tatmin olunana kadar devam eder. Yani işin hakikâti öğrenilene kadar. Bu aşamada, çoğunluk hiç düşünmedikleri, hattâ düşenemediklerinin sorgulanmasından doğal olarak rahatsız olurlar. Aslında bu sorgulama, onların da özünde mevcut olan bir bilişsel özelliktir. Ama hatırlatılması hoşlarına gitmez. Çünkü, onlar sorgulamayıp ve onun neticesi ortaya çıkacakları bilmeden yaşamanın daha kolay ve huzurlu bir yaşam olduğunu, “sorgulama”nın da iç huzuru bozduğunu düşünerek, hakikâtlerinden uzaklaşırlar. Bu tarz yaşamı seçenlerin bilinç boyutu, tasavvufta “nefs-i emmare” diye anlatılır.Yani, madde dünyası içinde sınırlanan ve beden arzu ve istekleri için yaşayan ve hakikâtlerini sorgulamaktan uzak beyinler, “sorgulama” ile özlerine doğru yapacakları yolculuğu reddederek, hakikî, mutlak huzuru kaçırırılar.

“Sorgulama” becerisi yani mekanizması hepimizde mevcuttur. Zaten sorgulama, derinine düşünme olmasaydı, kişi kendi özüne ve hakikâtine nasıl ulaşabilirdi ki?!... “Beceri” dediğimiz özellik de bu bilişsel mekanizmayı çalıştırmak, yani ortaya çıkarmaktır. Bu çalıştırma yollarını kullananlar da, tıpkı bir bilgisayar programı olan “google” arama motoru gibi, beyindeki o arama motorunu (sorgulama,düşünme mekanizması) kullanarak kaynağa ulaşma imkânı bulabilmektedirler.Bu sorgulama kullanma kılavuzu herkesin elindedir. Yeter ki kullanmasını bilelim...

Bir şeyi sorgulamak için ilk gerekli adım, “düşünmeye” başlamaktır. Düşünme işlemi bilişsel bir işlem yani “bilinçli” yapılan bir durumdur. Düşünme olmadan sorgulama olamaz. Düşünme işleminde konuya odaklanma vardır. Meselâ, size “hangi rengi seversiniz?” diye sorulduğunda hemen cevap verebilirsiniz… Peki o rengi neden sevdiğiniz sorulduğunda? Hemen cevap verebiliyor musunuz?... İster hemen cevap verin, isterseniz biraz düşünün… aslında hep düşünme işlemi üzerindedir beyin… Tabii, burada önemli olan verdiğiniz cevabın hızından çok buna bir cevap verip, verememeniz…Yani bunu bilinçli olarak düşünebiliyor musunuz, yoksa “aman canım bu ne biçim soru, ne bileyim ben, ya da bilmem seviyorum işte…” gibi mi cevapları mı tercih edersiniz?

O zaman, farkına varabiliyoruz ki, hayattaki belki de en basit hatta saçma diye adlandırdığımız sorular aslında bizler için önemlidir. Çünkü, düşünmemize, sorgulamamıza yardımcı olurlar. Düşünmeye başladığımız anda da, beyin o kelime ya da o konu hakkında ne kadar veri varsa tıpkı google arama motoruna yazdığınız bir konu gibi, bioelektrik sinyaller ile sizde mevcut bulunan tüm bilgileri tarar ve size cevapları yollar… Siz de, bilgi birikiminize (veri tabanı) göre bu TÜM bilgiyi kendinize göre değerlendirirsiniz ya da değerlendirmezsiniz. O da sizin kapasiteniz kadarı ile mümkündür.

Burada dikkat çekici olan bir başka nokta da “bilgi”dir. Yani düşünmenin başlangıç noktası olan “bilgi”. Aslında belki de sorgulamanın basit açıklaması da “bilgi”ye dayalı olmasıdır. Yani sorgulama, sizdeki bilgi birikimine göre anlamlandırdığınız dünyanızdan tatmin olmayıp, sonsuz anlamlar içeren salt bilgi kaynağına (DATA) ulaşma çabasıdır. Sorgulama, bir bakıma da sınırlı kaldığımız dünyamızdan sonsuz anlamlar içeren hakikâte yolculuktur. Bu, Kurân-ı Kerîm Kıyamet Suresi 2’de de şöyle ifade edilmiş:

“Ve la uksimu BinNefsiLevvameh.
Ve (Bi-) nefs-i Levvameye (sonsuz –sınısızlığa, evrenseliğe, hakikâte yönelmek ve kendini tanımak için ilk başlangıç bilinç hali; kendini levm eden sorgulayan nefs’e) kasem (yemin) ederim.”

Sorgulamak dolayısıyla düşünmek konusunda Kurân-ı Kerîmde pek çok ayet vardır ve hepsi de “düşünmeye, idrâk etmeye, anlamaya” yöneltmektedir bilinçleri…

Düşünüp, sorgulamak ve bunun neticesinde ulaşılan bilgiyi sentez yapmak ve idrâk etmek beyinde bilincimizde yepyeni açılımlara yani manalara açılmamıza, ulaşmamıza vesile olan çok etkili bilişsel bir faaliyet olduğuna göre, acaba sonsuz manalar okyanusunda Esmâ-ül Hüsnâ diye adlandırdığımız isimlerin işaret ettiği manalardan hangileri bilincimizde daha aktif hale gelmektedir?

Gelin, şimdi bazı isimleri ve manaları, “sorgulama” sürecini başlattığımızda, bilincimizde nasıl anlamlarla ortaya çıktıklarına bir göz atalım:

Sorgulama edinilmiş bilginin düşünülmeden kabul edilmeyişine işarettir, yani bir nokta koymamaktır. Kişi düşünerek, araştırarak hakikâtine ulaşmaya çalışır. Hakikâtine dair ulaştığı her nokta onda bir idrâk oluşturur. İşte bilinçli olarak idrâk etmek ve kabul etmek “sorgulama”dan geçer. Mümin (Gaybın sonsuz sırlarına açık idrâkı oluşturan)

Sonsuz manaların düşünce dünyamızda anlam kazanılır olması, bir şeklide şekillenmesi için bizde açığa çıkmış her bilginin sorgulanıp üzerinde düşünülmesi, tasavvur edilmesi gerekmektedir. Tabii bu düşünülüp,sorgulanılan bilgi ve bizde oluşmuş manâsı ile sonsuz manâlar karşısında asla kayıtlıyamayız kendimizi. Musavvir (manaları şeklillendiren)

Her derinine düşünme ve dolayısıyla sorgulama bilinçteki anlamların, daha farklı boyutlarda manalar olarak ortaya çıkmasına da vesiledir. Yani tetikleme (trigger) görevi yapar. Siz bir şeyi sorgularken ve düşünürken o düşündüğünüzden başka noktalara, anlamlara da geçişler olacaktır. Bir anlam sizde başka bir manayı besleyip, geliştirecektir. Rezzak (Sonsuz manaları besleyen)

Sorgulama, derinine düşünme ile gerçekleştirdiğimiz bu beyin çalışması sayesinde beynimizin kısıtlı kullanım kapasitesi artacaktır. Bu sorgulama ve düşünme neticesinde, öğrendiğimiz ve algıladığımız hakikâte ait her yeni bilgi, bizdeki bir kısım değer yargısı ve şartlanmaları da ortadan kaldıracaktır. Fettah (sürekli aşama kapılarını açan tüm kapanıklıkları geçirten) Kısıtlı manâ dünyamız sınırsız manâlara doğru genişleyen bir şekilde açılmaya başlayacaktır. Basît (açan yayan genişlik veren)

Sorgulama, analiz ve sentezi de içinde barındırır. Sorguladıkça, ulaşılan bilgi ile içinde bulunduğumuz ortam ve getirdikleri, yani sistem daha farklı değerlendirilebilinir. Bir başka değişle sorgulama ile ulaştığımız her bilginin sahip olduğu manâların hakikâti (yani edinilmiş bilgi-knowledge- ötesini görme) anlaşılıp, algılanıp, değerlendirme imkânı bulabiliriz. Semî (yarattıklarının her halini algılayan) ve Basîr (yarattıklarının her halini değerlendiren)

Sorgulamak, derinine araştırmayı gerektirir. Araştırdıkça sorgularsın ve düşünürsün. Bu süreç içerisinde ulaşılan bilgi ve içerdiği anlamlar, bize “göre” pek çok farklı boyutlarda, yine bize “göre” farklı kompozisyonlar şeklinde karşımıza da çıkarlar. Ancak Kaynağa doğru ilerledikçe, farkederiz ki,TEK ve SALT bilgi yani hakikât bilgisi bize “göre” boyutsal anlamları olan ama aslında TEK KARE RESİM’dir. Alîm (manaların oluşturduğu tüm kompozisyonların her halini bilen)

Sorgulama ve derinine düşünme ile beynimizde açığa çıkan bir bilişsel enerji akışı mevcuttur.Bu bioelektrik enerji akışının oluşması ve diğer hücre gruplarına geçiş yapaması bir düşüncenin belki de sorgulanarak cevap olarak anlamlanması ile daha da etkili olacak ve diğer hücre gruplarına bu enerji akışı sağlanacak ve diğer hücre gruplarının aktive olması neticesinde de hangi konu üzerinde derinine düşünülüp, sorgulanılmışsa o yönde bambaşka bir idrâk oluşacabilecektir. Nûr (açığa çıkartan idrâk ettiren, kendisiyle irşad olunan)

Sorgulamamak ve bize ulaşan bilgileri düşünmeden kabul etmek ya da reddetmek bizi hiç şüphesiz ki gerçeğe yönelmekten alıkoyacaktır. Bunun tersi yani sorgulayıp, derinine düşünmek ise, bize hakikâti anlamada yardımcı olacak anahtarlardan sadece bir tanesidir. Hâdi (Gerçeğe yönlendiren, gerçeği görmeyi sağlayan)

Sürekli sorgulamak ve derinine düşünmek, bizi bir önceki halimizden daha ileri bir noktaya getirebilecek ve eğer yaratılış programımızda da yazılmış ise bizi hedefe götürmeye yardımcı olacaktır. Reşîd (varlıkları var ediş gayesine göre hedefine ulaştıran, olgunlaştıran)
Sorgulama yaptığımızda hakikâti anlamaya, idrâka doğru bir yönelim vardır. Eğer sorgulamamız özümüze yönelik samimi ve devam eden bir sorgulama ise mutlaka bir cevaba ulaşacağızdır. Mucîb (Tüm yönelenlerin dileklerine cevap veren)

Son olarak, “Allah’a ermek isteyen beyin sorgular” demiş, Üstad Ahmed Hulûsi. O’nun bu sözünden yola çıkarak, sonsuz manâlar içerisinde 99 ismin manâlarının da içerisindeki bazı isimleri ve işaret ettikleri manâları “sorgulama ve derinine düşünme” çerçevesinde düşünüp, bu noktada anlamlandırdıklarımı paylaşmak istedim. Bu yazıyı okuyan sizler de sorgulayıp, düşündüğünüz anlam dünyanızı “yorumlar” kısmında paylaşırsanız, sorgulama ve derinine düşünme sürecini noktalamayıp (.), virgül (,) ile devam etmiş oluruz.

Pazartesi, Eylül 24, 2007


KARA MADDE (DARK MATTER)

Yakamozlu bir gecede denize hiç girdiniz mi? Karanlık suda elinizi her atışınızda etrafa parlak simler saçarak yüzmenin keyfini hiç tattınız mı? Tüm vücudunuzu saran karanlığın içinde “yok” gözüken ama sizin bir el hareketinizle bir anda beliren ışıl ışıl simler… İşte “yakamoz” ve onu keşfetmenin keyfi… Peki, nedir bu sim gibi, florasan ışığı gibi parlayan ve “yakamoz” adını alan karanlıkta “giz”li; ama bir el hareketi ile açığa çıkan?

Yaygın olarak bilinen yanlış bilginin (Ay ışığının suya, denize vuran yansıması) aksine, “yakamoz” bir biçimde ateş böceğinin denizde yaşayan versiyonu şeklindeki bir canlıdır. “Luminisens” maddesini vücudunda barındıran bu canlıya, dokunulduğunda bir ışık saçar (phosphorescence in the sea). Bu canlı bir planktondur, milimetrik boyutlarda bir canlıdır. İşte bu milimetrik canlı kendisinde bulunan bir madde sayesinde karanlıkta “yok”!! gözükmekle birlikte aslında “var” ve hattâ bu ışık saçma özelliğini de sadece ve sadece karanlığa borçludurlar.

Biraz daha geniş (makro) anlamda baktığımızda, bizim evrenimizdeki karanlık!! maddeler (dark matter) ve karanlık!!enerjilerin varlığı neden bizi çok şaşırtmakta???Belki de karanlık sudaki seyrimizi yeryüzüde yapabildiğimiz ve gökyüzüne dokunamadığımız içindir!!!.... Gelin şimdi çıplak elle dokunamadığımız ama bilincimizin ulaşabileceği bir seyahate çıkıp kara madde ile tanışalım…

Kara madde (Dark matter), evrenin bilinmeyen yönü yani karanlıkta kalan tarafı diye adlandırılmakta, ama aslında varolup, bizler tarafından algılanamayan taraf olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimadamlarına göre, bildiğimiz bu evren, %70’i kara enerji (dark energy) ve %25’i kara madde (dark matter) ve %5’i adlandırabildiğimiz maddelerden oluşmaktadır. Kara madde, evrendeki tüm boş!!luğu kaplayan, gözle görülmeyen ve atomlar arasından geçecek kadar inanılmaz küçüklükteki zerreciklere sahip olan bir toz bulutu olduğu tahmin edilirken, hem ışığı vurgulayan, hem de nerede olduğunu bilinememekten dolayı gizemli bir hâl almıştır.

O zaman, elle dokunamadığımız, gözümüzün algılayamadığı frekansları yok saymak ne kadar gerçekçi? Şimdi biz yakomozu, dokunmadan ışık saçmadığı için “yok” mu saymamız lâzım?!,ya da bildiğimiz maddeler dışında bilmediğimiz, henüz algılayamadığımız tüm evreni belki de bir zar??? gibi kaplayan maddeyi sırf algılayamamaktan dolayı önce “yok” sayıp sonra da sanki “yok”u sembolize etsin diye de “kara” adını verip, “gizemli” etiketiyle bir tarafa mı bırakacağız??
Bakın Üstad Ahmed Hulûsi, konuyu daha da ileriye götürerek sadece “kara” olmasını değil, “madde” diye adlandırılmasını nasıl bir dille sorgulamış:

Beş duyu ile önünü görmeye çalışan insanlık, sanki, yerden göğe uzanan metrelerce uzunlukta bir çelik duvarın önünde durmakta; jilet kalınlığı kadar bir alandan, duvarın arkasını görmeye çalışmaktadır!.
Bilimin algı kaynağı gözün görme sınırları, santimetrenin on binde dördü ile yedisi arasıdır. Santimetrenin üssü -35’lerden başlayan dalga boylarından kilometrelerce uzunluktaki dalga okyanusu içinde gözden beyne giden dalga boyları okyanustan bir zerre bile değildir.

İnsanlığın evrenden algıladıklarının tamamı yüzde 4’tür günümüz bilimine göre… Geri kalan yüzde 96 bize karanlıktır. Hesaplamalara göre bunun yüzde 60 küsuru dark (karanlık) enerji ve 30 küsuru da dark (karanlık) madde… Uyarayım; burada kullanılan “madde” kelimesini, beş duyu ile algıladığınız “madde” ile karıştırmayın… İsim benzerliği olaydaki… Gerçekte, sizin algıladığınızı sandığınız gibi bir “madde”, hiçbir zaman varolmadı!
Evet, tüm bilimsel tespitler, bu göz kökenli algılanan verilere göredir…”
http://www.ahmedhulusi.org/yazi/kuranveyenicag.htm

Bilim “kara madde”nin varlığından bahsederken, yukarıda okuduğumuz üzere algıladığımız şekilde bir maddenin “kara madde" olarak adlandırılan yapıyı anlatmadığını duymakla düşünce sınırlarımız zorlanmaktadır. Sınırsız, şartlanmasız düşünme becerisine sahip olamadan da bu gibi bilgileri anlayabilmek oldukça zor gözükmektedir. Biz şimdilik makro incelemeyi bir tarafa bırakıp, mikro bir incelemeye dönelim. Yani bir başka deyişle, makro evrenden mikro evrene yani beyine dönelim ve biraz da bizdeki “kara madde” ne olabilir? Bunu inceleyelim…

Size bir kağıt alın ve kendinizi tanımlayın desem, ne kadar özelliklerinizin farkında olarak kendinizi tanımlayabilirsiniz? Ya da sizin dışınızda bir kişi ne kadarını tanımlayabilir? Hattâ bu iki sorudan daha da varyasyonlu sorular oluşabilir; sizin bildiğiniz ama başkalarının bilmedikleri özellikleriniz, ya da sizin bilmediğiniz ve diğerlerinin bildikleri özellikleriniz… Bu dörtlü varyasyon, insan ilişkilerinde kendimizi ve diğerlerini tanımaya yardım olması açısından kullanılan “Johari Penceresi Tekniği” diye bilinen bir tekniğin de adıdır.

Şimdi soruların ortak noktasına bakalım; Bilmek, tanımlamak ya da bilmemek, tanımlayamamak… Bildiklerimizi şimdilik bir tarafa bırakırsak, bilmediklerimizi “Johari Penceresi Tekniği”, “Karanlık Bölge (Kişinin ilişkiye yansımayan, durum ve şartlara göre ortaya çıkardığı özellikleri)” ve “Yarıkaranlık Bölge (Sadece kişinin kendisinin bildiği ve başkalarının bilmediği)” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu arada dikkat çekici olan makrodaki yani evrendeki karanlık maddeyi sorgularken, kendimizin “karanlık” özelliklerine ulaşmış olmamız…

Evrende keşfedilmeyi bekleyen binlerce durum mevcutken kendimizi keşfetmenin ve “kara” olarak bilinmeyeni keşfedip ve bilinmeyeni "kara" olarak nitelendirmemenin zamanı geldi de geçiyor. Öncellikle, “kara,karanlık” gibi kelimelerin bizde oluşturduğu anlamın değişmesi yönünde çalışmamız lazım. Çünkü, her bilinmeyene takılan bu “kara, karanlık” sıfatı bizi daha çok bilinmeyene doğru sürüklemektedir. Eğer, amacımız kendimizi tanımak, sınırsızlığa doğru yolculuksa, o zaman ilk önce günlük hayatta bizi bilinmeze doğru sürüklemesi muhtemel kavramları beynimize verdiğimiz yeni bakış açısı komutlarıyla değiştirmeliyiz ve çok daha farklı bakış açıları oluşturarak, anlam dünyamızı geliştirmeliyiz. Yoksa bakın aşağıdaki gibi komik durumlara düşmek kaçınılmaz olur!!:

“İki kör” oturmuşlar sofraya; artık “üzüm” mü, “dolma” mı, yoksa “köfte” mi yerlerken, biri diğerine; “Utanmıyor musun ikişer ikişer yemeye?” demiş...
Diğeri, “Allah’tan kork be adam” demiş; “Sen kör ben kör!.. Nereden çıkardın ikişer ikişer yediğimi?
Cevap vermiş birincisi:“Ben, hep ikişer ikişer yiyorum da!”

Dolayısıyla, bakış açısının değişmesi için, içinde bulunduğumuz önyargı, şartlanmaların ve değer yargıların sınırlamasından kendimizi kurtarmamız gerekmektedir. Çünkü her şartlanma ve değer yargısı bizi sınırsız bakıştan alıkoymakta ve hattâ sizi gözünüzün önündekini bile “gör”mekten uzaklaştırmaktadır. Eğer şartlanma ve değer yargılarımızdan kendimizi biraz olsun sıyırırsak, aslında bizim için “karanlık” diye adlandırılan, sonsuz özellikleri de keşfetmeye başlayacağız. Sonra da göreceğiz ki, evrendeki %5 bilindik madde olduğu gibi, biz de sadece %5 bilindik (algılanabilir) özelliklerden mevcud değil, sonsuz özelliklerle mevcuduz. Üstad Ahmed Hulûsi de, “Kurân-ı Neden Anlamıyoruz” adlı yazısında bu özellikler hakkında çok net şu açıklamayı yapmıştır:

“…Esmâ mertebesi” olarak tanımlanan ve “Allah’ın isimlerinin işaret ettiği özellikler olarak belirtilenler, insana hitap etmesi itibariyle, insan algılama boyutuna hitap eden isimlerdir.!
İnsan ötesi, “nokta” içi projeksiyonda yer alan karanlık (mahiyeti netleşmemiş) enerji, “karanlık madde” (dark matter) olarak varlığını düşündüğümüz ama algılayamadığımız yüzde doksan altılık bölümdeki sayısız varlığı oluşturan nîce sayısız isimlerin işaret ettiği özellikler vardır ki, insan türü bu Allah isimlerini bilmez!...”
http://ahmedhulusi.org/yazi/kuranianlamiyoruz.htm

Sonuçta, kâh “yakamoz”, kâh “kara madde”, kâh da “alt bilinç” olmuş… Algılayanın sınırlı bakışına göre kolay kolay algılanamayan, ama hep aşikâr, hep “var”!..

Son olarak, belki şunu hatırlamak lâzım:“Kör”lük beyinde görme bölgesine ulaşan frekansların çözümlenememesinden doğan bir durumdur. Ancak “algılayamamak” bambaşka bir durum. Meselâ, seyredenler hatırlayacakladır… “Matrix” filminde Neo yeşil akan kodlardan tüm sanal alemi görebiliyor, çözebiliyordu ve “Matrix 3”de de gözleri kör olsa da ana bilgisayara doğru ilerlerken etrafındaki herşeyi algılayabiliyor yani gerçek manâda görebiliyordu.

Bu sonsuz özellikleri ile sonsuz sayıda frekans okyanusunu Neo gibi acaba kaçımız, ne kadarını değerlendirip görebiliyoruz?

Neo kendindeki sınırsız özellikleri keşfettiği anda görmenin ötesine geçti ve sistemi algılaması bambaşka oldu.Dolayısıyla, biz de kendimizi keşfetttikçe yani kendimizdeki sonsuz özelliklerin farkına vardıkça asıl “körlük” o zaman kalkacak ve “basit” anlamda görmek değil, “BASÎR” ismi ile işaret edilen yaşanır hale gelecek, yani gerçek anlamda maddenin ötesindeki hakikât algılanıp, değerlendirilecek ve tüm “karanlık” ve “kara” diye bahsedilen hükmünü yitirecektir.

Salı, Eylül 18, 2007


BİR DOST'UN SOHBETİNDEN...


Bugün burada bir dost ile yaptığım sohbeti Sizlerle paylaşmak istiyorum ve aşağıdaki metin orijinal olarak O'nun kaleminden yansıyanlardır...:


"NAMAZIN KAZASI OLMAZ!..

Sanki bu cümle, suça karşı verilen iyi olmayan bir ceza imiş gibi algılanılıyor.
Yani sen bunu yapmadın, artık bir daha da yapamazsın...
Bir sonlandırma,bir moralsizlik, bir yıkım gibi algılanılıyor..

Medine’ye gidiyorsunuz, adam elinde bir kağıda hesaplamış, 15-16 yaşından beri namaz kılmadığı kaç gün geçirmiş, onları 5’le çarpmış ve sayısını bulmuş...
O sayıyı belli sikluslarla rekatlara bölmüş ve her fırsatta bunu tamamlamak için azimli bir şekilde namaz kılıyor...

OYSA, DİN olan İSLÂM’da, SÜNNETULLAH gereği geçmişin TELÂFİSİ yoktur, realitesinden perdelenmiş...

Bu düşüncesinin altında yatan ise yukarıdaki TANRININ kendisini bu rekatları tamamlarken göreceği ve “AFERİN yaHU!” diyebileceği.

Neden kazası yoktur namazın!...
Aslında soru şu, AN’ı geldiğinde yapılması gerekeni bir AN! sonrasına bırakınca acaba o geçmiş AN! daki değerlendirmeye hiç bir zaman aynı ile vakıf olabilecek misiniz?

Nehir-Irmak akar köprünün altından, her bir debisi bir diğer debisi ile aynı değildir ,benzerse de .... AN!. larda öyledir, birbirlerine benzerler ancak AYNI değildirler...

Namazın kazası var sananlar, geçMİŞlerine yananlardır.
GeçMİŞiNe yanan ise, bırakın gelecekten şimdiden bile perdelenmiş demektir.
“Şeytan onlara arkalarından yaklaşır...”

Bu kazası yoktur sözü intikam amaçlı değil, size yepyeni bir başlangıç kazandırmak içindir.Duymadın mı “DİNE girenin” , tüm geçmiş günahları silinir, anadan doğmuş gibi olur...İşte kazası ile geçmişini önüne getirme, gir DİNE de yepyeni taze bir başlangıç ile algılar olayları demektir, “kazası” yoktur sözü..

Din de NİTELİK önemlidir, NİCELİK değil...
NİCELİK; beynin çalışma sistemi, nöron aktivitesi ile ilgili iken, NİTELİK; ÇOK BOYUTLU TEK KARE RESİM’deki yerini, projeksiyonunu tesbit etmektir.

Unutmayın, H.Z. Ömer, “TÜM rekâtlarımı, EBU BEKİR’in iki rekâtına değişirdim” demiştir... Sayılar, beynin çalışma sistemi –decode etme sistemi ile ilgilidir, MANA ise beynin varlığını aldığı ESMA MERTEBESİ ile ilgili...

Lütfen “namazın kazası olmaz” cümlesini bir de böyle düşünmeye çalışın, ALLAH Kaza değil “nafile-yararlı” ibadetlerimizi arttırmada bizlere yardımcı olsun.."

Pazar, Eylül 16, 2007

İÇSELLİK-DIŞSALLIK

“Bir ben var benden içre” denmiş. Ne denmek istenmiş? Bu derin anlam içeren cümleyi incelemeye “ben” kelimesi ile başlayalım…

“Ben” demekle neyi kasdediyoruz? Kendi “zat”ımızı mı? Peki nedir bu “zat”? Neleri içeriyor?... Hani, “bu işi bizatihi ben yaptım” deriz. Buradaki “bizatihi” nedir? Yani o işi “salt” kendimizin yaptığını, bizden başkasının olmadığını, yapanın sadece ve sadece kendimiz olduğundan bahsediriz. Peki, o zaman bu bizim “zat”ımız neyi kapsamakta?
Kişiliğimizi yani bizi biz yapan, yani “ben”i “ben” yapanı… Bu da bazı sıfatlarla olmaktadır. Peki bu sıfatları kim belirliyor?!? Bu sıfatları dışardan bakan gözler mi yoksa biz yani ben mi belirliyor? İçsel bir anlaşma mı yoksa dışsal toplumsal bir antlaşma???...

Gelin fantastik gelebilecek bir yolculuğa çıkalım… İnsanlığın hizmetine sunulan nanoteknolojiden de yararlanalım. Yani mikro olarak ya da bir atom boyutu kadar küçülüp, bir kapsüle konup, bir vücuda enjekte edilelim… Bu fantastik seyahat daha önceki “DNA” yazımda da belirttiğim gibi birebir bir filmin (Innerspace, 1987) konusu olmuştur.

Bir vücudun içinde seyahatimiz başladı…. Etrafımıza baktığımızda neler görürüz? Kan damarları, hücre grupları, hücre gruplarının bulunduğu mekanlar (organlar) sonra bir mekandan başka fonkisyonu olan diğer mekanlara akış… Burada duralım ve bir soru soralım kendimize? Şimdi bu görüntülediğimiz, seyrettiğimiz oluşumlar nerede? Dışımızda mı? Yoksa içimizde mi? Biz nerdeyiz? Bir vücudun içinde mi? O vücud nerede acaba? O da nano olarak bakıldığında macro bir vücutta mı? Aslında burada sorulan sorunun cevabı hep dışarda!! gibi gözükmekte. Devamlı merkez aldığımız bir noktadan dışarı doğru açılma eğilimi ile baktığımızda, tabii ki beynimizden bize “dışarı” onaylaması yansıyacak.
Meselâ, bir hücrenin dillendiğini hayâl edelim!! Ona soralım; “sen neredesin” diye? Hücre herhalde önce “nerede” kelimesine takılır ve bize garip garip bakar? Çünkü, onun için mekan kavramı yoktur. O sadece kendindeki kodlu bilgiyi işlemektedir. Yani kendisindeki bilgiler dolayısıyla vücuttaki görevini yerine getirmektedir ve kendinde herhangi bir mekân kavramı olmadan bu işleme devam eder. Dolayısıyla da hücre için “dışsallık” diye bir kavram mevcud değildir. Hatta o, hücre grupları ile oluşmuş bir organı bile algılamamaktadır. Algıladığı anda ve bir organın parçası olduğunu kabul ettiği anda, kendini “dışarda” bulacaktır!! Aslında onu dışarı atan yoktur. O, kendi kendine “dışarı oyunu”nu oynar.

Mikro hücreden makro hücreye yani bize döndüğümüzde de aynı durum geçerli. Dışımızda bir kişiye baktığımızda onu bizim dışımızda algılıyoruz ve o kişiyi kendimizdeki bilgiler kapsamında değerlendiriyoruz ve hatta karşımızdakini kendimizde buluyoruz. Bu buluşu da içsel bir durum olarak kabul ediyoruz. Halbuki bu buluş dahi bir dışşallıktır!!! Karşımızdaki kişi, ne bizim dışımızda ne de içimizde!! Bir düşünün bir hücre, bir hücreye bakıp: “Sen bensin ben de sen” ya da “aslında ben sende kendimi buldum” der mi?!?...

Belki de yaşantımız içinde!! (burada “içinde” diyorum ama içinde demek dışında bir yaşantımızın olduğunu kabul etmek değil aslında) kendimizi bir hücre gibi hissetmek ve tıpkı o hücrenin sorgulamadan kendisindekini açığa çıkararak yaşaması gibi, biz de yaşantımızdaki tüm oluşumları sorgulamadan, kendimizdeki potansiyeli ortaya çıkararak yaşamalı ve dışımızda bir dünya yanılsamasına kapılmadan, dışsallığı bir tarafa bırakıp aslında “içsel” kelimesinin bile hükmünü yitirdiği bir noktada seyrimize devam etmeliyiz.

Cuma, Eylül 14, 2007


İSİMLER VE VÜCUD

Gelin bugün sizlerle tasavvufta adı geçen bazı isimlerin (esma) vücudumuzda nasıl anlam kazandığına ya da bu isimlerin anlamlarının vücudumuza nasıl anlamlar yüklediğine bir bakalım…

Bir insan vücudunu ele alalım. Ele aldığımız anda düşünce başladı. Bilgi akmaya başladı. Yani bir an ve noktanın açılımı başladı. Bu vücud sonsuz boyutta olsun… Ne başı ne sonu olsun… O zaman boyut kelimesi de hükmünü yitiriyor. (Ezel, Ebed).

Bu vücuttaki bir hücreyi ele alalım… Bu hücreyi düşündüğümüzde ona bir hayat vermiş olduk (Hayy)şimdi burada hayâl etmeye yani oluşturmaya (Musavvir) başlıyoruz. O hücreye ait tüm bilgi yani data hücrede mevcuttur. Bu her hücredeki bilgi ona bir hayat verir, bir canlılık (Muhyi) Tıpkı sonsuz vücuttaki diğer hücrelerde olduğu gibi. Aynı bilgi tüm hücrelerde…

Her hücrenin fonksiyonu ve bu fonksiyonu ortaya çıkarma süresi bellidir daha sonra ölecek ve yerine başka hücreler oluşucaktır(Mumit ve Bâis). Ama bunların hiç birinin birbirinden farkı yoktur. Bu her hücrenin ortaya koyduğu fonkisyon isimlendirildiğinde bir vasıf, özellik ortaya çıkmaktadır.(Rahman).

Hücreler çoğalma özelliğine de sahiptirler bu sonsuz vücud içerisinde (Rahiym) ve bu oluşum her an devam etmektedir. Bu hücreler fonksiyonları gereği isim alırlar ve bu isimlerin özelliği de tek olan vücudu işaret eder(Vahid).

Her hücrenin ve toplu olarak hücre grubunun kendine özel bir görevi vardır ve benzeri olmayan şeklide fonksiyonlarını ortaya koyarlar.(Bedîi)

Her hücrenin kendine göre bir fonksiyonu olması (Fâtır) yani bir fıtratı dolayısıyladır ve farklı farklı fonsiyonlar ile farklı organlar oluşur.(Bâri)

Aslında hepsinin özü aynıdır,aynı DNA.. aynı data… Hücreler kendi işlevlerini yerine getirmektedir ve diğer organları algılamamaktadır. Organlar çoğul gözükmekle birlikte aslında Tek bir vücuda aittirler ve bu sonsuz vücud, tek bir datadır. Her organın kendisindeki bilgiyi ortaya çıkararak farklı bir fonksiyon özelliği göstermesi kendisindeki datanın açığa çıkması kadardır. Ancak bir organ başka bir datadan varlığını almıyordur. Her ne kadar farklı bir açılımı ya da fonksiyonu olsa da ve hiçbir organ diğer organı algılamaz, ancak hepsi birbirine bağlı olarak o sonsuz vücutta görevlerini sürdürürler… Bu bir oluşumdur yani iradedir.(Mürîd)

Çarşamba, Eylül 12, 2007


HOLOGRAM

Rüyâlarımızda gördüklerimiz, hafızamızda kayıtlı olan tüm bilgiler ve hattâ izlediğimiz filmler aslında yaşanılan hayatların birebir yansımaları yani hologramları değil midir?

Aslının “aynı” görüntüsünü veren,TÜM özellikleri aynen yansıtan, 3 boyutlu olmadığı halde var gözüken yani hayâl olan hologram, suda ya da aynadaki aksinizde ortaya çıkıverir... 3 boyutlu kendi yansımamızı seyrederken, kendimizi bir “bütün” olarak görmez miyiz?...
Şimdi, gelin hologram ile ilgili yapılan açıklamalardan bir tanesini okuyalım:

Hologram 2 boyutlu bir objedir ancak doğru yansıtma durumunda tam bir 3 boyutlu imaj yani görüntü üretir. 3 boyutlu objeyi tanımlamadaki tüm bilgiler, 2 boyutlu hologramın hakikâtinde, özünde kodludur yani bulunmaktadır. Keza, yeni fizik teorilerine göre de Tüm evren bir çeşit hologram olabilir.”(Scientific American, Kasım 05, 2005)

Yukarıdaki hologram tanımı bize neyi anlatmakta?
Eğer 3 boyutlu hologram objenin tüm bilgileri iki boyutlu hologramda mevcutsa, iki boyutlu hologramın bilgileri TEK’de (burada boyut kelimesi otomatikman düşmektedir) yani 0 (sıfır) noktasında yani NOKTA’da mevcuttur. Yani bize göre hangi boyuttan bakarsak bakalım Tüm bilgiler holografik olarak TEK NOKTA'da toplanmıştır. Bir TEK yansıtıcı, projektör olması NOKTA’sından bakarsak, O’ndan yansımalar bizdeki kodlanmış(encoded) bilgiye “göre” çözüme ulaşacak ve bizim kısıtlı algılama araçlarımız (5 duyu) yüzünden çoklu holografik görüntüler,imajlar olarak beynimizde yerlerini alacaktır.

Buradaki holografik görüntünün tek ilginç gelen yanı tabii ki 3 boyutlu olmasından kaynaklanmıyor. Herhangi bir imajı holografik bir film gibi kaydedip sonra da bu filmi parçalara ayırdığımızda (kaç parçaya ayırırsak ayıralım), o imaj aslının tüm özellikleri ile görüntü vermeye devam edecektir. Bundan da anlayabileceğimiz gibi, holografik bir film parçası BÜTÜN üzerinde kaydedilmiş tüm özelliklere sahip gözükmektedir.

Bu şekilde günümüz teknolojisinde “hologram” pek çok alanda yerini almıştır. Hologram, datanın depolanması için en uygun tekniktir. İki kesişen lazer diski, milyonlarca bilgiyi bir diskte depolayabilir. Bu iki keşişen ışın holografik datayı kaydeder ve daha sonra da kullanır. http://www.sciencedaily.com/videos/2006-08-10/

Holografik olarak datanın kaydedilmesi, başta film endüstrisi olmak üzere pek çok alanda gerçekleşmektedir; Meselâ, binlerce film çok küçük bir hologram diskine kaydedilmek suretiyle tek bir disk üzerinden seyredilebilmektedir. Bilgisayar dünyasında ise, holografik kayıt teknikleri ile hologram disklere (hologram tabakalara) kaydedilen data, isletim sisteminin kapasitesi ölçüsünde mevcut datayı desifre edip okuyabilmektedir.Tıpkı bir bilgisayar gibi beynimizde TÜM bilgi-DATA- holografik olarak kayıtlı olmasına rağmen, işletim sistemimiz kapasitesi kadar yani bizden ortaya çıkan özellikler kadarıyla o bilgiyi okuyup, deşifre etmektedir. Bu deşifre olunan bilgiler de 3 boyutlu holografik imajlar olarak, mekânsızlığı mekân, zamansızlığı zaman, yerçekimsizliği yerçekimi halinde bir illüzyona dökmektedir.

Eğer, hologramın TEK bir BÜTÜN’ün TÜM özelliklerinin her bir noktasında orijinalini yansıtması olduğunu aklımızdan çıkartmazsak, bence bu bizi başka bir noktaya yöneltebilir:

Kuantum fizikçilerinin sorguladığı evrenin hakikâti ve dolayısıyla bizim hakikâtimiz noktasına… Kuantum teorileri, objelerin belirli bir pozisyonu ve hızının olmadığı ve onun yerine olasılık dalgalarının olduğundan bahsetmektedirler. Yani kuantum noktasından bakıldığında herşey sabit bir akışı olan sanal parçalardan ibârettir ve bu sanal parçaların bir mekânı olmadığı için de algılayana göre her an var olup ve yok olmaktadır.

Ancak, 5 duyu algılama araçları ile koşullanmış ve sınırlanmış olan bizler, tabii ki beynimizdeki eşsiz ve sınırsız kapasiteden bihaber, sınırlı bir alanı "Tüm" kabul edip, o çerçevede algıladığımız ve bize göre gerçek, hakikâtte sanal olanı deşifre etmeye çalışıyoruz ve bunu yaparken de TEK’in bizde yansımasının bizim dışımızda yani beynimizin dışında 3 boyutlu holografik imajlar şeklinde olduğunu düşünüyoruz!!!. Hakikâtte ise, tek DATA ve o DATA’nın kendisinden kendisine seyrettiği bir TEK FİLM vardır ve hattâ bu DATA gibi sayısız DATA’lar, sayısız filmlerle her bir karede her an kendini yansıtmasıdır.




Cumartesi, Eylül 08, 2007




ANLAM

İngiliz Dilbilimi bölümünden mezun olduktan sonra hayatımın bir nokta!sında dili bilimsel olarak inceleyeceğimi söyleselerdi (her ne kadar bu konuda eğitim görsem de) herhalde gülüp geçerdim ama bilinen herşeyin başka bir deyişle her noktanın istisnasız TEK’e hizmet ettiğinden o zamanlar haberim yoktu!…

Dili bir sistem olarak gören ve niteliğini, yapısını, birimlerini ve dönüşümlerini inceleyen bilim dalı olan Dilbilimi (Linguistics) ve dildeki anlamları inceleyen Anlambilimi (Semantics) bakın bizleri nasıl bir “anlam” yolculuğuna götürecek…

Anlambilim, hem felsefe hem de dilbilim alanlarında bir dilin göstergeleri ile bunların anlamları arasındaki bağlantıları inceler. Her iki alan (felsefe ve dilbilim) da insanların dilsel anlatımlardan nasıl anlam çıkardıklarını açıklamaya çalışmıştır. Zaten yaşantımız her an bir “anlam çıkarmak” değil midir? Beynimizin içinde ya da dışında!!! konuşalım, her bir an bir anlam yüküne sahiptir. Peki, bizler için bir şeyin anlamı nasıl oluşur? Tabii ki, bizdeki bilgi birikimi yani bu birikime vesile olan kelimeleri kullanarak. Şimdi siz diyebilirsiniz ki “dili kullanmadan da herhangi birşeyden anlam çıkarabilirim yani hissedebilirim”. O zaman belki de düşünmemiz gereken konu, dilin sözlü dışa vurumundan başka içsel konuşmaları da kapsadığıdır. Yani beynimiz aslında her an konuşmaktadır!! İster bunu dışsal! yapalım yani kelimelere sesli dökelim, ister sadece düşünce bazında içsel hissedelim.

Hayat denilen sesli ya da sessiz sinemadaki (sanal dünyanın) değişik rollere bürünerek, bizleri sanal aleme gerçekmiş gibi çeken başrol oyuncuları olan “kelimeler”!...
Bizler, bu kısıtlı kalmış kelime ve onun işaret ettiği anlam ya da anlamlar doğrultusunda tüm hayatımız boyunca şartlanmışız ve bu şartlanmalara göre de anlamlar çıkararak hayatımızı sürdürmekteyiz. Hatta tek hedefimizin hayatımıza bir anlam katmak olduğunu düşünerek yaşarız. Aslında bu durum bir ironiden öteye gitmemektedir! Hayatın bir anlamı olmadan yaşamanın anlamsızlığından bahsederken hakiki ANLAM’ın verdiği mesajlardan bi haber kendi sınırlı anlam dünyamızda yaşamaya devam etmekteyiz….

Şimdi gelin bir kelime ile oynayalım; Örneğin, ben “özdek” dersem, sizde nasıl bir anlam oluşur?

“Özdek” kelimesini yalnız başına söylediğimde, siz eğer daha önce duymamışsanız, o kelimeye muhtemelen hiç bir anlam yükleyemeyeceksiniz.Kelimenin içindeki kısımları ayrıştırarak belki bir sonuca varmaya çalışabilirsiniz. Bu da gene kelimenin içindeki diğer sözcük öğelerinin bazılarının siz de bilgi olarak mevcut olması ile gerçekleşebilir, yani bilinen kelimelerden yola çıkarak bilinmeyenden bir anlam çıkarmak…

Peki, bu çıkarabildiğimiz (tabii herhangi bir anlam çıkarabildiysek!!) anlam ne kadar “anlamlı” olur? Yani bir başka deyişle, “orijinal” anlamına ne kadar yaklaşabiliriz?!... Bizler somuttan soyuta bir yolculuk içersindeyiz. J.Krishnamurti’nin David Bohm ile yaptığı bir sohbette de dediği üzere “düşünce beyindeki “özdeksel” bir süreçtir ve bu özdeksel süreçten kaynaklanan herhangi bir başka devinim yine özdeksel olacaktır.!”

Bu bizi çok ilginç bir noktaya getirmektedir; kelimelerin çokluğu bizlere yaşadığımız sistemi anlamlandırmada kolaylık sağlasa gibi gözükmekle birlikte orijinal anlamları yakalamanın kelime bilgisi ile uzaktan yakından bir bağlantısı olamadığı düşüncesindeyim. Düşünün bir kere hayattaki en zor şey soyut olan kavramlara anlam yüklemek ve onları çoklu sistemde yani etrafınızla paylaşmaya çalışmak!! Ne kadar uğraşırsanız uğraşın sizin kendinizdeki orijinal bir anlam dışardan!! asla ve asla sizdeki orijini gibi algılanamaz ve anlamlandırılamaz…

Dönelim şu “özdek” kelimesine… “özdek” kelimesinin bir diğer anlamı (yukardaki açıklamalarımdan belki bazılarınız çoktan anladılar) “madde” yani ingilizcedeki anlamı ile “physical matter”dır. Biz, şimdi maddeyi nasıl anlamlandırırız onu bir düşünelim…
“Madde” şimdiye kadar öğretilmiş bilgilerin ışığında bizde bir anlam oluşturmaktadır. Ancak bu tamamen öğretilen ve öğrenilmiş bir bilgi karşılığı oluşan bir durumdur. Yani bizi sınırlamaktadır. Nasıl mı? Mesela özdek dediğimde eğer kelimeyi bilmiyorsanız henüz bir anlam yüklemezsiniz, bu da sizi başka bir bilgiye götürmez. Ancak “özdek” kelimesinin anlamını öğrendiğinizde yani onu anlatan diğer bir kelime olan “madde”, sizde otomatik olarak mevcut olan yani yüklü duran genel bir anlamını ortaya çıkarır; “duyularla algılanabilen ve mekanik bir kütlesi olan”. Ancak, ilerleyen bilim sayesinde biliyoruz ki, madde ile ilgili pek çok teori bilinen anlamının yerine başka anlamlara sahip olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin, 20.yüzyılın başlarında “Elektronda maddi olan hiçbir şey yoktur. Elektron, hareket halindeki elektrik yükünden fazla bir şey değildir. Peki, negatif yükte madde yoksa, pozitif çekirdekte neden olsun? Madde yokolmuştur. Yalnızca enerji vardır!" denmiştir.

Şimdi bu bilgi ışığında bizlerde kalıplaşmış olan “madde” anlamını yitirmektedir. Düşünsenize sadece “madde”yi incelemek, deneyler yapmak yerine sadece bir kelime değişikliği bile bizdeki mevcut anlamların değişmesine neden olabilmektedir. Tıpkı “madde” yerine “özdek” denmesi gibi.

“Özdek” kelimesini incelersek de göreceğiz ki; ön ek olan “öz-” ve daha sonraki ek “–de” bizleri “ÖZDE”ye yani O TEK, ÖZ’e götürmektedir. Sondaki “k” harfi de, O Tek'in NOKTA'dan açılımı! O da “madde”yi oluştursun!!!... Bu arada “madde” neredeydi???

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

RÜYÂ


Aynalı Baba, ney üflemeye başladı. Kulaklarım çok zayıflamıştı. Sesi sanki çok uzaklardan geliyor gibiydi. Yavaş yavaş duyumlarımdan, daha doğrusu dış görünüşümden sıyrılmaya başladım. Bir şey görmüyor, bir şey işitmiyordum. Bir süre uykuyu andırır bir halde kaldım. Bu durum çok sürmedi. Zihnim çalışmaya başladı. Fiziksel olarak bir şey hissetmezken kendimi garip bir âlemde görmeye başladım. Derin hayallere dalmıştım. Ne tuhaf! Gözlerim kapalı olduğu halde görüyordum…”
(Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi, A’mâk-ı Hayâl)

Bu nasıl bir olay? Dış görünüşten sıyrılmak, sonra birşeyler işitip, görememek, fiziksel olarak bir şey hissedememek... Buna bazılarınız meditasyon diyebilirsiniz, bazılarınız rüya, bazılarınız ölüm deneyimi yani NDE(Near Death Experience)… ama ortak olan bir nokta var o da “bilincimiz” ve ne deneyimlersek deneyimleyelim, yaşanılan her deneyim dışarı değil içeride yani beynimizin içinde gerçekleşmektedir.

Rüyâ görmek de diğer zihinsel aktiviteler gibi zihinsel bir işlemdir. Elimizin, kolumuzun kalkmaması, göremememiz, işitemememiz tamamen beynin rüya halindeyken kaslara sinyal göndererek onları aktif olmasını engellemesinden başka bir şey değildir. Eğer bilimadamları, laboratuvar ortamında bilgisayarı kullanarak beyinde elektrik sinyali oluşturup, insanlara bu sinyallerle istenilen görüntüyü yaşattırabiliyorlarsa ve yapılan üç boyutlu ve gerçeğinden farkı olmayan bilgisayar simülasyonları yoluyla aslının aynı özelliklerine sahip görüntüler elde edilebiliyorlarsa ve dolayısıyla bu görüntüleri deneyimleyen insanlar, gerçeğinde olduğu gibi tepkiler verebiliyorlarsa, rüyâda gördüğümüz sanal bedenler,bizlerin hologram tekniğinden kaynaklanan yansımalarımız neden olmasın? Beyin kendi gerçeğini!! yarattığı gibi sanalını da yaratabilmektedir. Ancak buradaki soru; gerçek ve sanalın nasıl birbirinden ayrıldığıdır. Neye göre gerçek, neye göre sanal? …

Pek çoğumuz Arnold Swarzeneger’in başrolünü oynadığı “Total Recall”(Gerçeğe Çağrı) ve başrolünü Tom Cruise’un oynadığı “Vanilla Sky”(Vanilya Gökyüzü) filmlerini seyretmişizdir. İşte, her iki filmin dayandığı nokta da budur: Yaşadığımız bu âlem, sanalsa ve bir rüyâ ise?!?….
Bazen sabah kalktığımızda rüyâlarımızı paylaşmak isteriz. Bu rüyâlardan özellikle bazıları için şöyle demez miyiz?:“… aslında rüyâmda bunun bir rüyâ olduğunu biliyordum; kendime bu bir rüyâ dedim..”

İşte “lucid dreaming” yani duru, saf, açık rüyalar için yapılan tanımlama da tam budur: “Halâ uykuda olduğumuz halde uyanık hissetmek. Beyniniz “uyku” durumunda ama siz halâ rüyâ gördüğünüzün bilincindesinizdir. Gerçek anlamda rüyâ içinde uyanıksınızdır!!! Bu açık rüyâ hali genellikle uykunun REM(Rapid Eye Movement) döneminde gerçekleşir. Rüyâdaki bu devrede (REM) gözleriniz çok hızlı hareket ederken, vücudunuzdaki kol, bacak, vs gibi kaslar hareketsizdir.

Lucid dreaming’in (açık rüya) astral seyahatten farkı var mıdır? Pek çok kişi farkının olduğunu düşünmekte ve bu farkın; açık rüyâda bilincinizin vücudunuzu terk etmediği ve rüyâda olduğunuz, fakat astral seyahatte ise bilincinizin serbest halde vücudunuzdan ayrılarak dolaşması!!!

Sizce son teknolojik gelişmelere göre bu nasıl olabilir? Yaşadığımız her tecrübe, her an aslında beynimiz içindeki nöron aktivitelerinden başka bir şey değil mi?, beynimizin içinde oluşan görüntüler bize dışında oluşmuş gibi gelmekteyse o zaman vücudumuzun dışına çıkmak bildiğimiz yalın manada ne kadar geçerli?

Bu fikri destekler nitelikte geçen günlerde bilimadamlarının, sanal ortamda yani laboratuvar ortamında gerçekleştirdikleri deney sonucunda, astral seyahat için beyindeki dokunma ve görme merkezleri arasındaki bağlantı kopukluğunun fiziki bedenin dışına çıkıldığı hissi yaratabileceği açıklamışlardır.
İngilizce: http://news.yahoo.com/s/afp/20070823/ts_alt_afp/usscienceparanormal
Türkçe: http://www.milliyet.com.tr/2007/08/24/son/sonyas20.asp
videosu:http://www.youtube.com/watch?v=4PQAc_Z2OfQ&sdig=1
Videonun türkçeye çevirdiğim tam metni:
Sanal Beden-dışı Deneyim (Virtual out-of body Experience)

"Beden dışı deneyim sadece bedenin dışına çıkmayı -ki bu ilk unsurdur- hissetmek değil, iki başka unsuru da içermektedir; “sen sadece bedenin dışında değil ayrıca vücudundan 2-3 metre uzakta normalde odanın tavanının altında bir yükseliştesin” bakış açısına sahip yükselmiş görsel durum ve bu açıdan bedene bakıştan dolayı oluşan duygular. Biz bu sanal gerçeği deneğin kendi vücudunu direkt görmesini bloke etmek ya da kandırmak için kullanabiliriz…

Deneğimizin arkasına dokunduk. Kamerayı deneğin önüne değil, 2 metre arkasına kurarak dokunmayı filme aldık ve aynı zamanda bunu deneğin önüne projekte ettik. Deneğin tüm gördüğü dokunma ve kendisini kendi önünde görme; sanki kendi arkalarına dokunuyor ve aynı anda 2 metre uzaklıkta bulunan kendi vücuduna dokunduğunu da görüyor gibi çok güçlü bir his oluştururlar. Bazı denekler, gerçekten kendi sırtlarına değil, dokundukları yani sanal sırtlarına dokunmayı çok kuvvetli hissettiklerini bildirmişlerdir ki bu deneyin birinci ölçümüdür. İkinci ölçüm ise, 1 dakikalık dokunmadan sonra denekler gözleri kapalı odanın başka bir yerine yerleştirildiler ve onlara gözleri kapalı olarak tekrar eski yerlerine gitmelerini söyledik. Denekler normalde durdukları yer yerine vücudlarını gördükleri yere yakın bir bölgeye gittiler.

Vücut-dışı deneyler vücud illüzyonuna bir örnektir. Ancak siz bir gün hayali bir uzva ya da başkasının koluna yanlışlıkla sahip olduğunuz izlenimine kapılırsanız işte bu tam bir akıl oynatıcı durum halidir!! Eğer bir de bu devam eden bir hal alırsa bu durumu düzeltmeden normal hayati fonksiyonlarınıza devam edemezsiniz. Bence bu tarz durumları iki şekilde ele alabiliriz; bilim beyni aldatmada bir yol olabilir ama normal şartlar altında beynin dünyayı algılayış şekli de bilimin önemli soruları sorgulamasına yardımcı olabilecek bir çok illüzyona yol açabilir."


Son olarak, araştırmacı-yazar Sayın Ahmed Hulûsi’nin aşağıdaki çok değerli bilgilerini sizlerle paylaşmak istiyorum:

“…Rüyanın sistemdeki yeri ne?Rüya konusunda görülenler nasıl oluşuyor… Ruh bedenden çıkıp bir yerlere mi gidiyor?Genelde, astral seyahat denen şeyin aslı, beynin yaymış olduğu bir tür radar dalgalarının beyinde görüntü oluşturmasıdır.Genelde, "ruh bedenden çıktı, bir yerleri dolaşıp gördükten sonra, tekrar bedene girdi" deniyor. Hayır!. Ruh bedenden çıkmadı ve bir yerlere gitmedi!. Bazı, kalp gözü açık dediğimiz, keşif sahibi insanlar, beyinde mevcut radar dalgalarını bir mahalle yönelterek, orayı algılıyor; ve bu arada beyinde bir görüntü oluşuyor.Bu işin tekniğini bilmeyenler, "ruhum bedenden çıktı, gördü, geldi" diyorlar... Ruh`un bedenden ayrılıp gitmesi, diye bir olay yok aslında bu tür algılamalarda!..Ruh`un bedenden ayrılması iki yoldan mümkündür;
1- Mutlak ölüm ile;
2- “Fetih” hâli ile.
Beyindeki veri levhaları, frekanslardır.. Beyne ulaşan frekansa en yakın frekans, beyinde hangi anlam olarak tasavvur edilmişse önceden, ona uygun suret olarak, o dalgalar beyinde açığa çıkar ve böylece rüyalar, semboller şeklinde görülmüş olur!.Bunun, bir basamak ötesi var..Hazreti Muhammed Aleyhisselâm diyor ki:
"İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!."
İnsanlar, dünya yaşamında iken uykudadır, ölünce uyanırlar!... Peki, uykuda görülen şey, rüya değil midir?. Bu durumda, demektir ki, bu dünyada gördüğümüz her şey, gideceğimiz ölüm ötesi yaşam boyutuna göre rüya hükmünde olacak, rüya olacak!..
Bu dünyada iken yaşadıklarımız, gördüklerimiz, ciddiye aldıklarımız, bir bakacağız ki, rüyadan ibaretmiş!.. Peki, gerçekte bir rüya olduğu açıklanan Dünya yaşamı görüntüleri nasıl oluşuyor?..Bu da, demin açıkladığım, melekî yapının beyindeki deşifresi ile aynı tarzda bir olay!. Aslında ben, burada beynin çalışma sistemini anlatıyorum...
Bu anlattıklarım, dünyanın bir numaralı nörofizyoloğu, Stanford Üniversitesi profesörlerinden Karl Pribram ve, ünlü fizikçi David Bohm`un, "Beyin ve Evren" konusundaki görüşleri ile aynı.. Dünyanın bu iki ünlü bilim adamı ile, bu konulardaki görüşlerimiz tamamen çakışıyor.
Bu iki hâl dışında, ruhun bedenden ayrılıp gitmesi diye bir olay yok!...”
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/oku/ (Sisteme Dair bir Açıklama)

Bir gün, her günkü gibi kalkıp ve o günün diğerlerinden farklı olduğunu nasıl anlayacağız acaba? Gerçek!hayat ne zaman bitiyor ya da ne zaman başlıyor??? Bilincimizin oyunları labiretinde bunu bulmak ancak akıl sahiplerinin işi!...

Cuma, Ağustos 24, 2007


MINISCULE (ÇOK KÜÇÜK)

Yaşadığımız sistem içerisinde halâ “göre”lere göre!!yaşadığımız düşünülürse, “miniscule” yani “çok küçük” olan, “makro” yani “büyük” olan kadar bizi hep cezbetmiştir. O çok küçüğü incelemek ve o mikrodaki dünyayı sanki çok başka âlemlerde, boyutlardaymışız gibi seyretmek her zaman bizlere keyif vermiştir. Peki, acaba bu seyrettiğimiz âlem bizim dışımızda mıdır?...

Şimdi sizlere bu miniscule dünya ile ilgili bir demet video sunuyorum. Bu videolar http://www.miniscule.tv/ yetişkinler için hazırldığı 3boyutlu hayvanlar âlemi hikayeleri. Türkiye’de de Sinek Tv (http://www.snek.com.tr/?programminuscule)
tarafından da yayınlanan bu serinin bizlere yaşamdan, yaşadığımız boyuttan pek çok mesaj verdiğine kuşku yok!

Gelin hep birlikte keyifli seyirlere dalalım…

1. Sümüklü Böceğin Hayâli
http://www.youtube.com/watch?v=KXAI1FJujH4

2. Böcek Yarışı
http://www.youtube.com/watch?v=9iTorvHiQJw&mode=related&search=

3. Bayan Böcek
http://www.youtube.com/watch?v=MXbF49crDt0&mode=related&search=

4. Aşk Hikâyesi
http://www.youtube.com/watch?v=4fHUVz8up30&mode=related&search=
7. Karıncalar İşte
8.Yusufçuklar
9.Piknik
10. Az kabuk

Perşembe, Ağustos 23, 2007


ÇOKLU EVRENLER (MULTIPLE DIMENSIONS)

Nerede bu çoklu evrenler? Ek boyutlar nerede? Nasıl birşey? Bunu nasıl hayal edebiliriz? Gelin aşağıda adresini verdiğim videoyu hem seyredip, hem de türkçeye çevirdiğim metnini okuyalım... Bir sonu olmayan, virgülle devam eden boyut konusuna "ek boyutları" ek'leyelim...

ÇOKLU EVRENLER (Multiple dimensions)
İlginç, garip bir fikre sahip insanlardan olan bir kişi ile görüşmeye gidiyorum. Onunla saat 4’de 5.Bulvar 93.sokak’taki 2.kattaki dairesinde görüşüceğim. Oraya ulaşmam için 4 adet bilgiye ihtiyacım var: üç boyutlu alan içinde olan her bir bilgi yani cadde, bulvar ve kat numarası (en, boy, derinlik) ve bir de 4. boyut olan “zaman". Ortak deneyimlerinizden dolayı siz bu 4 boyutu çok rahat düşünebilirsiniz; sol-sağ, arka-ön, yukarı-aşağı ve zaman.

İlginç ve garip gibi gözüken “ Ek boyutların olduğu” fikri neredeyse 100 yıl öncesine kadar uzanmakta… İçinde yaşadığımız evrenimizin 3 boyutlu bir alan olduğu düşüncesi sorgulanamazdı. Ancak 1919 yılında çok da ünlü olmayan Alman matematikçi Theodore Culuso, bilinene (evrenin 3 boyuttan meydana geldiği) meydan okumak gibi bir cesaret gösterdi. O, evrenimizin bir boyuta daha sahip olduğunu ve bir sebepten dolayı o boyutu algılayamadığımızı söyledi…

Theodore: “Bak” diyor burada: “ Fikrini beğendim.” Peki o zaman neden geciktiriyor?

Gördüğünüz üzere Culuso ek boyut fikrini Albert Einstein’a göndermiştir. Einstein, önceleri çok heyecanlanmış, ancak bu heyecanı zamanla azalmış ve Culuso’nun ek boyut hakkındaki yazılarının yayınlanmasını iki sene boyunca bekletmiştir. Daha sonra Culuso’nun fikirleri, Einstein’ın bir gün kahve kabındaki kahveyi karıştırırken, hareketliliğe dikkat ettiğinde bazı şeyleri fark edip, ek boyutların olabileceğini kabul ettikten sonra yayınlanmıştır. İşte Einstein’ın 1916 yılındaki fikri şunu göstermektedir; yerçekimi bilindik 4 boyutlu alan ve zaman içindeki kıvrımlar, bükülmeler ve dalgalanmalardan başka bir şey değildir. Bundan 3 sene sonra, Culuso elektromanyetizmin de yerçekimi gibi dalgalanma yapabileceğini, giderek yayılabileceğini ve bu dalgalanma, yayılma için bir alana ihtiyacı olduğunu ve dolayısıyla bunun için gizli bir ek boyut olabileceğini ortaya koymuştur.

Eğer Culuso haklıysa, o zaman nerede bu ek boyut? Bu ek boyutlar nasıl bir şey ve biz bunu hayal edebilir miyiz?

Culuso’nun fikrine ek olarak, İsveçli Fizikçi Auster Klein alışılmadık bir cevapla karşımıza çıkar:Klein: “Şuradaki trafik ışıklarını destekleyen kablolara bir göz atın. Buradan oradaki kablolara baktığımda herhangi bir kalınlık gözlemleyemiyorum. Bu mesafeden baktığımda her bir kablo sadece bir boyutu olan bir çizgi olarak gözükmekte. Ancak bir düşünün… Eğer kabloya çok yakından bir karıncanın gözünden baksaydık, o zaman uzaktan tek bir çizgi gibi algıladığımız kablo, ikinci bir boyuta bürünmüş olarak gözükcekti bizlere. O bakış açısı ile de karınca öne- geriye ve saat yönüne-saatin ters yönüne hareket edebilecektir.”

Dolayısıyla, boyutlar iki şekilde çeşitlilik gösterebilir; bir kablonun boyu gibi uzun ve açılmış yayılmış olabilir ya da çok küçük ve dairesel bir yönde kıvrılmış ve sarılmış olabilir. Culuso ve Klein, evrenimizin yapısının bir kablonun yüzeyi gibi olabileceğini ve bildiğimiz 3 boyutun dışında büyük ve genişlemiş, ek boyutların olabileceğini, ya da bu boyutların milyarlarca defa katlanarak bir atomdan daha da küçük bir boyutta olabileceğini ve bundan dolayı gözle görüp, algılamanın çok zor olabileceği gibi çok önemli bir fikir ortaya attılar. Yani, evrenimizin 3boyuttan oluştuğu algısı doğru olmayabilir ve bizler çoklu boyutlu bir evrende yaşıyor olabiliriz.

Peki bu ekstra boyutlar neye benziyorlar?

Culuso ve Klein şöyle bir fikir ortaya attılar:Eğer milyarlarca defa küçültürsek, sonuda çok küçük kıvrılmış tek bir boyut elde ederiz ki bu boyut uzayın ya da tüm evrenin her noktasında mevcuttur. Tıpkı karıncanın trafik ışığı kablosundaki dairsel boyutu keşfetmesi gibi… Teoride, milyarlarca küçük olan karınca bile bu çok küçük kıvrılmış, katlanmış dairesel boyutu keşfedebilir. "Ek boyutların olduğu" fikri sicim teorisinin de merkezini oluşturur. Hatta sicim teorisi matematiğine göre kompleks yani karmaşık küçük şekillerde kıvrılıp, katlanan sadece bir değil 6 ek boyut mevcuttur.

"Eğer sicim teorsi doğruysa o zaman çok daha fazla boyutlar olduğunu kabul etmeliyiz ki bu da çok heyecan verici bir şey…”

“Eğer teorileri bir bir ele alırsak, ortaya ekstra boyutların olduğu çıkıyor ve bu da doğanın bir parçası…”

“Ekstra boyutlar hakkında konuştuğumuzda gerçekten de etrafımızda gördüğümüz boyutların aynısı olan uzayın ekstra boyutlarından bahsediyoruz ve tek fark şekilleri…”

Ancak, bu çok küçük kıvrılmış, bükülmüş özel şekildeki ekstra boyutlar, günlük hayatımıza nasıl bir etkiye sahipler?

Sicim teorisine göre “şekil” herşey demek… Mesela, şekline göre bir fransız kornosu binlerce değişik nota yaratabilir. Tuşlardan bir tanesine bastığınızda, notayı değiştiriyorsunuz çünkü kornonun içindeki havanın çınladığı alanın şeklini değiştiriyorsunuz ve sicim teorisindeki kıvrılmış, bükülmüş alansal boyutların da benzer yöntemle çalıştığını düşünüyoruz. Eğer sicim teorisinin ortaya koyduğu bu 6 boyutlu şekillerden birisinin içine girebilecek kadar küçülürsek, birbiri ardına kıvrılan ve bükülen bu ekstra boyutların sicimleri (evrenin hareket eden ve titreşen temel parçası) nasıl etkilediğini göreceğiz. Bu da doğanın gizemlerinden birini çözmede bir anahtar olabilir!!

Salı, Ağustos 21, 2007

BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT BOYUT

Yukarıdaki başlık size ne hissettirdi bilmek çok isterdim… Çok ilginç cevaplar geleceğini tahmin ediyorum… Yazımın sonundaki yorum kısmına bu yazıyı okumadan ne hissettiğinizi yazarsanız ben ve diğer okuyanlar öğrenme imkânına kavuşuruz.“Boyut” konusunun çok “boyutsal” olduğunun farkında olarak bu konuyu ele alıyorum. Dolayısıyla yazacak ve inceleyecek çok fazla şey var ve bu sebepten "boyut" ile ilgili yazıların devamının geleceğini şimdiden hissediyorum….

Peki, o zaman “boyut” kelimesinin bizlere neler ifade ettiği ile başlayalım mı? “Boyut” nedir?” desem nasıl cevap verirdiniz? Hiç hayatımızda “boyut” kelimesini ne denli kullandığımızı fark ettik mi? Mesela; “bu işin boyutları çok büyük”, “bu boyutta hiç düşünmemiştim”, “kendimi bambaşka bir boyutta hissettim”vs… liste uzar gider…Hani küçükken çoğumuz arkadaşlarımıza çizerek sormuşuzdur: “düz bir çizgi ve o çizginin tam ortasına çizilmiş yarım daire. Bu nedir?”diye. Cevap basittir: “yukardan bakıldığında büyük şapkası olan bir meksikalı bir duvara oturmuş!!”… Sadece bir çizgi ve yarım daire olarak gördüğümüz başka bir açıdan-boyuttan bakıldığında daha farklı bir anlam almaktadır ya da bir zamanlar epey yaygın olan "Stereogram" (Şaşı Bak Şaşır); resimlere şaşı!! bakarak arka plandaki imgeleri 3 boyutlu görmek http://www.lazland.com/sasibak/... Buna benzer çok bilmece ve illüzyon mevcud… Nedir bunları farklı anlamlara sokan? Bir açıdan yani boyuttan bakıldığında noktalar ve çizgiler, daireler ama başka bir boyuttan- açıdan bakıldığında bambaşka durumlar, imgeler…

Son zamanlarda bilimadamları “boyut” konusu üzerinde çok fazla durmakta ve boyutu-çoklu boyutları (multiple dimensions) açıklamaya çalışırken belki de bizlere kendimizle ve sistemle ilgili çok önemli ipuçları vermektedirler…

Şimdi sizlerle “boyut”la ilgili yazılmış makaleden bir açıklamayı paylaşmak istiyorum: Bu makale sadece boyut değil 11 boyuttan bahsediyor… Malum günümüzde artık bildiğimiz ve içinde yaşadığımız 3 ve zamanı da eklersek dört boyuttan daha öte boyutlar olduğu sıkça tartışılmakta ve kabul edilmektedir… Bu yazıda en ilginç olan cümle bana göre şu: “… Biz sadece 3 boyut ve bir de zamanı gözlemleyebiliyoruz çünkü diğer 6 boyut kıvrılmış, katlanmış, sıkıştırılmış…”
http://searchsmb.techtarget.com/sDefinition/0,,sid44_gci878923,00.html

İşte burası çok ilginç… 4 boyutu gözlemlerken gözümüzün ve algılamamızın ötesinde duran boyutlar var ve biz bu boyutları bu 4 boyutun içinde oldukları halde algılayamıyoruz!! Nasıl algılayabiliriz ki … Herhangi bir canlının, bu ister bir bitki ya da havyan ya da bir insanın herhangi bir parçası olsun, onu ele alıp, mikro düzeyde incelemeye başlasak neler görürüz hepimiz biliyoruz…3 boyutu belki de aşan bir durum… Bu konuda pek çok video mevcut. Yani makro düzeyde de incelesek aynı sonuç…çok katmanlı- boyutlu bir durum… Bu bizi nereye götürüyor; ne kadar katman olursa olsun ne kadar algılama araçlarımızla algılayabilirsek algılayalım, “TEK” bir bütünden öteye gitmemiş oluyoruz. Mesela, elimizi ele alalım ve başlayalım onu mikro düzeyde “zoom in” yani zoomlama yaparak incelemeye…hücre, atom ve bilinen son nokta string yani sicim boyutu…ya da “zoom out” yani uzaklaşırsak (aslında terim olarak kullanıyoruz dikkat edersek uzaklaştığımız bir şey yok aynı noktadayız) sicim noktasından ele ve elden de “TEK”e ulaşmış oluyoruz. Peki biz hareket halinde miydik? “Hayır” ama nasıl bu kadar boyutu yaşadık? Nerede yaşadık? Tabii ki “bilincimiz”de ve bilimcimize ulaşan datadan yani salt saf bilgiden deşifre edebildiklerimiz doğrultusunda bu incelemeyi yaptık ve her noktasını kendimizce yani bilincimizin idrakına “göre” adlandırdık… O zaman “boyut” ne oluyor? Katmanlar, pek çok alem… hepsi de algılamamıza göre varolmakta… Bir noktadan başlayarak oluşan bir sınırı olmayan TEK’ten açılan sonsuz noktalar…!!!

“… tüm mertebeler kişinin özünde mevcuttur!. Tıpkı bedende hücreler boyutunun, hücrelerin içinde genler boyutunun, onun özünde proteinlerin, onun özünde moleküllerin, onun özünde atomların, onun özünde dalgaların, stringlerin olması gibi... Ve dahi her boyutun kendi özelliğine göre şuuru olması gibi... Algılayanın kapasitesine göre tespit ettiği mertebeler veya âlemler veya boyutlar diyebileceğimiz şekilde...”Daha detaylı bilgi için “Boyutlar hakkında” adlı yazıyı okumanızı öneririm.
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/oku/oku20.htm

Son olarak -" boyut" söz konusu olduğunda bir sona ulaşmak biraz zor ama- sizlerle çok ilginç bir videoyu paylaşmak istiyorum.Aşağıda yine ingilizce bilmeyenler için çevirdiğim türkçe metni yayınlıyorum:
10. Boyut (10th dimension)
http://video.google.com/videoplay?docid=4280922161474483340&q=string+theory

Bir nokta ile başlıyoruz. Geometriden bildiğimiz gibi ölçüsü ve boyutu olmayan, sadece sistemde bir yeri olan hayali bir fikir. İkinci bir nokta da başka bir pozisyonu anlatmak için kullanabilinir. Ama ikisi bir arada belirli bir ölçü olabilir; birinci boyutu oluşturmamız için tek yapmamız gereken tek şey iki nokta arasına bir çizgi çekmektir. Böylelikle, derinliği ve eni olmayan sadece boyu olan ilk boyutsal objemiz oluşur.
1.Bir çizgi

İlk boyutsal çizgimizi alıp, bir başka çizgi ile çapraz bir şekilde birleştirirsek 2.boyutu elde etmiş oluruz.Elde ettiğimiz bu objenin eni ve boyu olmakla birlikte derinliğe sahip değildir. Daha üst boyutları hayal edebilmek için şimdi ikinci çizgiyi birinci çizgiden ayıralım.Şimdi 2 boyuttan oluşmuş bir nesil düşünün “yassı-düz” olan… Acaba nasıl bir şey olurdu “yassı-düz” olarak 2 boyutlu bir dünyada yaşamak? Sadece eni ve boyu olan iki boyutlu canlı sanki oyun kartındaki papaz gibi…Şuna bir gözatın…Yassı-düz şekilde olan bu canlının sindirim sistemi olamaz. Çünkü sindirim borusu olduğu takdirde onu yukardan aşağıya iki parçaya ayırır! Yassı olan canlılar bizim üç boyutlu dünyamızı şeklillerle ve 2 boyutlu kesitsel algı araçları ile algılarlar. Mesela başlangıçta küçük bir nokta olan balon, içi boş bir daire oluyor ve açıklanamaz derecede belli bir boyuta ulaşıyor ve sonra da büzüşerek başlangıç noktası olan noktaya dönüyor. Bizler, insanoğlu “yassı-düz” olan yani 2 boyutlu canlılara garip gelebiliriz.
2. Ayrım

3.boyutu hayal etmek, bizim için en kolayı. Çünkü, bizler yaşantımızın her anında bu boyut içerisindeyiz. Üç boyutlu bir objenin eni, boyu ve derinliği vardır. İşte size 3.boyutu tarif etmenin başka bir yolu… Masanın üzerinde duran gazetenin üzerinde dolaşan bir karıncayı ele alalım ve gazetenin üzerinde 2 boyutlu dünyada yürüyen “2 boyutlu” olarak farzedelim. Gazete ortadan ikiye katlandığında, “2 boyutlu” karıncamız için bir yol oluşturmuş olacağız ve onu 2 boyutlu dünyasını sihirli bir şeklide yok edip, aniden başka bir boyuta aktarmış olacağız. Bunu 2 boyutlu objeyi alıp, katlayıp 3 boyutlu hale getirerek gerçekleştirmekteyiz. Bizim için diğer boyutları anlamak 3.boyutu bir kez daha inceleyerek daha kolay olacaktır. 3.boyutu şu şekilde düşünebiliz: 3.boyut, bir noktadan diğerine katlamak suretiyle geçtiğiniz boyuttur.
3. Kat / Kıvrım

Tamam… İlk 3 boyut şu sözcüklerle tanımlanabilir; uzunluk, genişlik ve derinlik.Hangi sözcük 4.boyutu tanımlamada kullanılabilir? 4.boyutu tanımlamak için “süreç” kelimesini kullanmak bir cevap olabilir. Kendimizi bir dakika önceki halimizi ve şu anki halimizi düşünelim ve bir dakika önceki hal ile şu anki hal arasına çekilen çizgi, 4.boyuttaki bir çizgi olabilir. Eğer, vücudunuzu 4.boyutta görmek isterseniz, kendinizi uzun ve kıvrılan bir yılana benzetin; bir uçta embiriyotik hücre içinde olan ve öbür uçta kaybolan... An ve an 3.boyutta yaşadığımız için sanki 2 boyutlu “yassı-düz” bir şekilde yaşamaktaymışız gibi gelmektedir. Nasıl ki, 2 boyutlu canlılar bir üst boyuttaki objeleri 2 boyutlu kesitsel algılama araçları ile algılıyorlarsa, 3 boyutlu olan bizler de kendimizdeki 4.boyutu 3 boyutlu kesitsel algılama araçları ile 3 boyutlu olarak algılamaktayız.
4. Çizgi

Çeldirici olan durumlardan bir tanesi de, bir boyutun diğer boyut içerisinde sıkışıp kalması; burada aşağıda yani içinde bulunduğumuz boyutta bir üst boyuttaki hareketlerimizden haberdar olamayabiliriz!! İşte sizlere basit bir örnek… Uzun bir şerit halinde bir kağıt alın ve kıvırarak iki ucundan katlayarak bir çizgi çizin aşağıya doğru. Çizgimiz arkaya doğru çizildiğinde doğal olarak kağıdın her iki tarafında da olacaktır. Ilginç olan ise, şeridin sadece bir tarafı olduğudur. Dolayısıyla, bu 2 boyutlu bir objenin temsili örneği olmalıdır. Bunu şöyle de açıklayabiliriz;2 boyutlu “yassı-düz” canlılar da aynı biraz önce çizdiğimiz gibi çizgi boyunca seyahat ettiklerinde ve arkaya doğru ilerlediklerinde 2.boyuttan 3.boyuta geçmiş gibi hissedeceklerdir. Ancak gerçekte dönüp, kıvrılıp durmalarına rağmen onlar sadece düz bir çizgi üzerinde seyahat etmektedirler!!! 4.boyut “zaman” bize geçmişten geleceğe sanki üzerinde hareket ettiğimiz düz bir çizgi gibi gelmektedir. Ancak, 4.boyuttaki bu düz çizgi, hareket eden ip gibi bir üst boyutta dönüp, kıvrılmaktadır. Böylece, uzun kıvrılan bir yılan içerisinde gibi olan bizler kendimizi bir yandan 4.boyutta düz bir çizgi üzerinde hareket edermiş gibi hissederken, diğer yandan 5.boyutta olmaktayız. Bu boyut, bir anı dallara ayırabileceğimiz çoklu seçenekler, yollardan oluşmaktadır. Bu seçenekler ya da yollar bizlerin tercihleri, şansı ve başkalarının etkilemeleri ile meydana gelmektedir. Kuantum fizik, bize dünyamızı oluşturan atomaltı parçacıkların olasılık dalgaları tarafından çarpıştırıldığını aktif bir gözlemle anlatmaktadır. Resimde kendimizi şuraya çizdiğimizde, 4.boyutun sonundaki çizgide, “zaman” olarak tecrübe ettiğimiz 5. boyuttaki olası geleceğe nasıl kararlı, net bir biçimde çarpıştığımızı görmeye başlayabiliriz.
5. Bölünme

Neden çocukluğumuza geri dönüp, kendimizi ziyaret etmiyoruz?!... Belki de oraya 4. boyutu 5. boyuta katlayıp, geçmişe doğru zaman ve mekan sıçraması yaparak ulaşabiliriz. Mesela, çocukluğunuzda bir şey icat etmiş olun ve bu icat sayesinde şimdi ünlü ve zenginsiniz. 4.boyutlu kendimizi şu anda 5.boyuta geçirelim…ama ne kadar buradan oraya geçsekte büyük bir icat gerçekleştirdiğimiz o zamana dönmek şu andaki zaman versiyonunda uygun bir opsiyon yani seçenek olmayacaktır. Ne kadar seçenek, şans ve aksiyon olursa olsun bulunduğunuz yerden o zamana dönemezsiniz… O dünyaya tekrar ulaşmak için iki yol var. Bir tanesi, zamanda geri yolculuk; bir şekilde icatı gerçekleştirmenize sebep veren olayları tekrar yaşamanız ve olayı tetiklemek ve gerçekleşip gerçekleşmediğini görmek için 4.ve 5.boyutlarda seyahat etmek…bu olabilir ancak yanlış yolda yani bambaşka bir yolda devam edebilirsiniz… Kat edebileceğiniz kısa yol ise, 5.boyutu 6.boyuta doğru katlamak ya da bükmek… Bu, bize bulunduğumuz andan başka bir boyuta atlama imkânı verir.
6. Katlama/Bükme

4.boyutu anlatırken, bir alt boyutu tek bir nokta olarak kabul ettiğimizi varsaydık. 4.boyut bir dakika önceki evreni bir sonrakine birleştiren bir çizgi ya da en büyük resim olabilir… 7.boyuta doğru ilerlerken, bir çizgi düşünelim ve bu çizgi ile tüm 6 boyutu tek bir nokta olarak farzedelim. Bunu yapabilmek için, büyük patlamadan bu yana tüm olası zaman çizgilerini evrenimiz için tüm olası sonları -biz buna sonsuzluk diyoruz çoğu kere- birleştirmemiz ve hepsini tek bir nokta olarak kabul etmemiz gerekmektedir. Bu nokta içindeki tüm olmuş ya da olası zaman dilimleri 7.boyutta bir nokta ve bu nokta da sonsuzluktur.
7. boyutta bir nokta

Biz sonsuzluğu 7.boyutta bir nokta olarak tarif ettik. Ancak biz sadece resmin bir kısmını hayal edebildik. Eğer 7.boyutsal bir çizgi çizersek o zaman 7. boyuttaki noktanın ne olacağı konusunda düşünmemiz gerekmektedir.Çünkü, çizeceğimiz bu çizgi bu nokta ile birleşecektir. Peki o zaman sonsuzluktan daha fazla bir şey olabilir mi??? Cevap şu olabilir ve tamamen başlangıç durumları bizim büyük patlamadan farklı bambaşka sonsuzluklar olabilir. Değişik başlangıçlar değişik evrenler oluşturabilir yani temel fizik kuralları; yerçekimi ya da ışık hızı gibi aynı olmayabilir ve o evrenlerdeki başlangıcı ve tüm sonlarıyla bundan kaynaklanan zaman birimleri ya da çizgileri bizim evrenimizdeki gibi olmayıp tamamen farklı olabilir. Dolayısıyla 7.boyutta çizdiğimiz çizgi sonsuzluklardan birine eklenebilir. Bu da bizi 7.boyuttan uzattığımız bir dalın yani çizginin başka bir sonsuzluğa götürmesi olacaktır. Böylelikle 8.boyuta geçmiş oluruz.
8. Ayrım/ Bölünme

Eğer bizim iki boyutlu düzlem içinde yaşayan karıncamız iki boyutlu gazete üzerindeki iki boyutlu dünyasını katlayarak 3. boyuta geçmesi ve sihirli bir şekilde bir lokasyondan kaybolması ve başka bir lokasyonda belirmesi olası ise, biz de bir noktadan herhangi bir boyuta sadece herhangi bir üst boyutu katlayarak geçebiliriz. 9.boyutu hayal ederken aynı kurallar uygulanabilir. Eğer 8.boyutsal çizgiden başka bir çizgiye atlarsak aynı şey olabilir. Çünkü 8.boyutu 9.boyuta katlamış oluruz.
9. Kat/Kıvrım

1.boyutu tartışmadan önce, noktanın geometrik kavramı olan 0.boyutla başladığımızı söyleyebiliriz. Bir nokta sistemde bir lokasyon yani yeri göstermektedir. 1.boyut noktalardan iki tanesini alıp bir çizgi ile birbirlerine birleştirir. 4.boyutu hayal ettiğimizde, sanki 3 boyutsal alan ve bir tek nokta olarak görmekte ve 4.boyutsal çizgiyi sanki değişik bir durumu temsil eden başka bir noktaya doğru çizmekteydik. Çoğunlukla bu çizgiye “zaman” adını veririz.7. boyutta ise, büyük patlamadan oluşmuş ve olabilecek tüm olası zaman çizgilerini tek bir nokta gibi ele aldık ve tamamen değişik bir evren için, olası tüm zaman çizgilerini temsil eden tek bir noktaya zaman çizgisi çizdik. Şimdi 10.boyuta geçerken, tüm olası evrenlerin tüm olası zaman çizgileri için tüm olası dalları düşünmemiz gerekmektedir. Şu ana kadar iyi gittik… Ancak, burası bizim de tıkandığımız yer… 10.boyutu devam eden bir daire ve bir çizgi gibi düşüneceğiz. Daha sonra başka o çizgiyi çizebileceğimiz bir nokta hayal edeceğiz. Fakat gidecek de fazla bir yer kalmadı. Ancak tüm olası evrenler için tüm olası zaman çizgilerini 10.boyutta tek bir nokta olarak düşündüğümüzde yolculuğumuzun bitmiş olduğu ortaya çıkmaktadır. Sicim teorisinde fizikçiler, 10.boyutta titreşen süper sicimlerin evrenimizi ve diğer olası evrenleri meydan getiren atomaltı parçacıklar olduğunu bizlere söylemektedir. Bir başka deyişle,10.boyutun dahilinde olan tüm olasılıklar,10 boyutu birbiri ardına inşa edererek kendimiz için oluşturduğumuz bir kavram olarak ortaya çıkacaktır.
10. Nokta

Not: Bu animasyon, “10.boyutu hayal etme” adlı yeni bir kitabın ilk kısmınından alınmış fikirlerden oluşmuştur. Bu şekildeki düşünme, string yani sicim teorisinin kabul edilebilir bir açıklaması olmadığı halde, pek çok insanı “bizlerin gerçeği nasıl oluşmuştur” diye düşündürmeye teşvik edicidir. Daha fazla bilgi ve tartışma için aşağıdaki adrese başvurabilirsiniz.www.tenth dimension.com

Son olarak, bu konuyu "nokta(.)" değil "virgül(,)" koyarak "şimdilik" kapatmak istiyorum,:

" ..."K" misalinde olduğu üzere, çizgideki bir noktadan açının oluşması benzeri tüm evrenler yalnızca bir açı içindekilerdir. Uzun çizgide ise bunun gibi sayısız "nokta"lar vardır. Ötesi ise tefekkür dışıdır!...
" http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insanvedin/insanvedin19.htm

"...Noktadan oluşan sonsuz sayıda koni... koni içre koniler!..."
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insanvedin/insanvedin38.htm

"...Tasavvuf erenleri, tasavvuftaki yolculuğu "başladığı noktaya gelen daireyi tamamlamaktır" diye tarif etmişlerdir..."
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insanvedin/insanvedin19.htm

Görünen o ki, boyutlar konusunu anlamak için başlangıç "nokta"sı ismi üzerinde "nokta"dan geçmekte galiba.. O da öyle bir "nokta" ki sonu olmayan, sonsuz... Siz ne dersiniz?