
Batılı bilimadamları özellikle son 13 senedir “din” adı altında geçen “ibadet” adlı çalışmaların beyindeki yerini, yani beyinin nasıl etkilendiğini yoğun bir şeklide araştırmaktadılar. Öyle ki, bu konu son yıllarda yeni bir bilimdalı “NEUROTHEOLOGY (NÖROTEOLOJİ)” yani nöron (sinir hücresi) ile dinbiliminin birleşmesi olarak ortaya çıktı. Ancak batılı bilimadamlarınca oluşturulan bu yeni bilimdalı ve bu bilimdalı altındaki tüm araştırmalar, 1400 küsür yıl önce beyine yönelik önerilen “ibadet” adı altındaki çalışmaların bilimsel açıklamaları olarak gözükmektedir.
Şimdi isterseniz önce gelin batılı bilimadamlarının dinî konular sözkonusu olduğunda beyinin nasıl çalıştığına dair yaptıkları araştırmalara bir göz atalım…
Belki de batılı bilimadamlarınca bu araştırmaların en önemli adımı Ocak 1994 yılında Scientific American dergisinde John Horgan “Dağınık İşlevler- Beyinde entegrasyonu sağlayan beyin-üstü bir yapı mı var?” makalesinde bahsedilen deneyle başlamakta: Gönüllü deneklere bir isim listesi veriliyor ve kendilerinden bu isimleri yüksek sesle okuyup, her isme bir yüklem eklemeleri isteniyor. Bu deneyde pre-frontal ve cingulate kortex dahil olmak üzere beynin pek çok farklı bölgesindeki nöron aktivitesinde artış gözlemleniyor. Aynı isimlerin sürekli olarak tekrarlanması ile nöron aktivitesi değişik bölgelere kayıyor. Bu deney, beynin bir bölgesinin sözcük türetmeyi gerektiren kısa süreli bellek görevi gördüğünü ancak iş otomatikleştikten sonra beynin başka bir bölümünün bu görevi devr aldığı ortaya çıkıyor.
14 Mayıs 2001 tarihli Newsweek dergisinde yayınlanan ‘’Religion and the Brain’’ isimli makaledeki Amerikalı nörolog Dr. James Austin’in kendi tecrübesine bir göz atalım. Austin, kalabalık bir yerde zihinsel meditasyonu deneyimlediğinde, kendi birimsel varlığının, zaman ve mekân kavramlarının yok olduğunu, ve sonsuzluğu hissedebildiğini belirtmiştir. Austin, bir nörolog olarak; gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz herşeyin beyin tarafından oluşturulup, yaratıldığını kabul etmiştir. Bu kabul edişle birlikte Austin, beynin hangi bölgesinde ne gibi aktivitler gerçekleştiğini araştırmaya başlar. Ona göre bu sonsuzuluk hissine ulaşılması için, öncelikle beyinde tehditleri ve kaydedilmiş korkuları yöneten “amygdala” ve benliğimizi farketmemizi ve zamanı tespit etmemizi sağlayan “frontal” ve “temporal lob” akımları engellenmeli ve dış dünya ile kendimiz arasındaki ince keskin ayrımı oluşturan “parietal lob” akımları sessiz kalmalıdır. Böylelikle, Austin’e göre bizim benliğimize ait yüksek fonksiyonlar olarak düşündüğümüz ne varsa şuurdan ayrılır, çözülür veya silinir.
Ramachandran, bunun sebebinin duyguları ve duygusal hafızayı yöneten beynin iç kısmındaki limbik sistemin; amygdala ve hipotalamusun anahtar bir rol oynayabileceğini ve temporal lop ile bu duygusal merkezin arasındaki bağı güçlendirerek, epileptik elektrik aktivitesinin dini duyguları canlandırabileceğini düşünmektedir.
Ayrıca bilimadamlarının rahibelerle birlikte gerçekleştirdikleri deneyler sonucunda; Tanrıyı düşündüklerinde ve hatırladıklarında beyinde 6 değişik bölgenin güçlendiğini yani aktive olduğunu görürler. Caudates çekirdeğinde çoğalan aktiviteler, aşık olma (koşulsuz sevgi-ilâhi aşk), öğrenme ve hafızada önemli bir role sahip olan beynin küçük merkezi kısmı, vücudun sezgi ve sosyal duyularını belirleyen beynin insula kısmı, bir tecrübenin hoşnutluğunu belirleyen medial orbitofrontal kortex, duygusal farkındalığı belirleyen medial prefrontal kortex ve orta temporal lop.
Oysa beyindeki bu kapasitenin arttırılması mümkündür!..
Normalde çok küçük bir yüzde ile çalışıp geri kalan miktarı kullanılmaz bir halde bekleyen beynin, bu boş duran kapasitesinin devreye sokulması yolu ZİKİR'den geçer.
ZİKİR ile beynin belli bir bölgesindeki hücre grupları arasında üretilen bioelektrik enerji, zikrin devamı halinde bu bölgeden taşarak, görevsiz bekleyen yan hücrelere yayılır ve onları da mevcut kapasiteye ilâve ederek devreye sokar.
ZİKİR, konusu ne ise, o anlamda bir frekans yayarak bu hücreleri devreye alan beyinde, elbette ki o istikâmette de faâliyet gelişir.”
Bilimadamlarının yukarıda aktardığım deneylerde gözlemlemiş oldukları bir başka nokta da; yoğun meditasyon sırasındaki beyindeki dış dünya ve iç dünya ayrımı ya da zaman-mekân olgusunun oluştuğu beyindeki bölgenin karanlığa gömüldüğü yani oraya akımın gitmediği ve dolayısıyla da deneklerin kendilerini zaman-mekân kavramından, dış dünya olgusundan soyutlanmış ve sınırsızlığı ve sonsuzluğu hissetmeleri. Bu da yine 1400 küsür sene önce Hz. Muhammed (s.a.v)’nin “namaz mü’minin mirâcıdır” diyerek “namaz” adı altında anlatılmak istenen dua ve zikir çalışmasının, tamamen zihinsel ve şuursal bir yönelişin neticesinde sonsuz-sınırsız TEK’te kişinin izâfi benliğinin, bedenselliğinin “yok”luğunu hissetmesidir. Bu konuda Üstad Ahmed Hulûsi de 1986 yılında yazmış olduğu “İnsan ve Sırları” kitabının “Dünyada en önemli çalışma: Zikir” başlıklı kısmında bunu detaylı bir şeklide anlatmış ve şöyle ifade etmiştir:
Namaz ise mümkün olduğunca dış dünyadan soyutlanarak tam bir konsantrasyon içinde okunan manâları ruha yükleme yöntemidir.
Namazı bir jimnastik gibi anlamak, tümüyle cahillikten ve meselenin içyüzünü görememekten kaynaklanan ilkel bir görüştür!..
Namaz, esasen, tamamıyla öze; özünde mevcut olan Allah'a yönelme olayıdır!.. Bundan mahrum olanlar ise, bu çalışma neticesinde kendilerinde ortaya çıkabilecek o kadar değerli şeylerden kendilerini yoksun bırakmaktadırlar ki bunun dille anlatılması asla yeterli olamaz!..”











